15 KASIM, PERŞEMBE, 2018

“Neredeyse Yaşayacaklarımız, Yaşamakta Olduklarımız Kadar Önemlidir”

En travmatik tecrübelerinizin zihninizde yarattığı etkileri sadece 3 basit adımda onarabiliriz! İnsanlığı, içinde devindiği acılardan arındıracak projemizin öncülerinden olmaya ne dersiniz? Lütfen bekleyin, sıranız geldiğinde isminizi anons edeceğiz…

 “Neredeyse Yaşayacaklarımız, Yaşamakta Olduklarımız Kadar Önemlidir”

MANIAC, izledikten sonra uzun süre aklınızda dolanıp duracak afallatıcı bir bilimkurgu eseri. Bağ kurma ve birlikteliğin, kurtuluşumuzun yegâne yolu olduğunu bize iç içe 100 rüya gördürerek anlatıyor. Jonah Hill, Emma Stone, Justin Theroux, Sally Field ve Sonoya Mizuno’nun ana karakterlerine hayat verdiği Netflix’in 10 bölümlük yeni mini-dizisi MANIAC’ı, True Detective’in ilk sezonundaki çalışmasından hayranı olduğumuz Cary Joji Fukunaga yönetiyor.

MANIAC, günümüze çok benzeyen, bazı açılardan daha fütüristik, bazı açılardan daha retro, “neredeyse” yaşayacağımız bir evrende geçiyor. Bölümden bölüme hatta aynı bölüm içerisinde dahi sürekli janr değiştirerek izleyicisinin dikkatini alışık olduğu tekdüzelikten çıkaran MANIAC, çeşit çeşit senaryo ile bizlere aslında 10 bölümden çok daha fazlasını yaşatıyor.

Parlayan ve patlayan renklerle dolu, şık, özenle kurgulanmış, hipnotize edici sahneler, “Ekstra Özgürlük” Heykeli, size sayfalarca reklam okuyan AD Buddy görevlisi, ulaşımınızın ödemesini karşılama seçenekleri, “sahte arkadaş” kiralayarak yalnızlığını “gideren” insanlar, New York sokaklarında gezinerek kaldırımlardan köpek kakası toplayan minik kibar robotçuklar, 80’ler Machintosh’ları ile bezeli 70’lerin sonlarını andıran ofisler, oldukça riskli ve tartışmaya açık bir şekilde insan psikolojisini yapay zeka kontrolüne bırakarak gerçekleştirilen kimyasal bazlı deneylere izin veren dev firmalar, A-Void (avoid: kaçınma/a void: bir boşluk) isimli sibernetik kutularda yaşayarak kendini dış dünyadan soyutlayan insanlar ve belki de hepsinden daha çarpıcısı, selfie çubuğunun hiç icat edilmemiş olması! Rubik Küp-vari kurgusu bunlar ve çok daha fazlalarıyla beslenen MANIAC’ın keyfini doyasıya çıkarabilmek için muhtemelen seriyi tekrar tekrar izlememiz gerekecek.

“Benim için dış dünya ile yüzleştin, teşekkür ederim.”

Bu dramatik, epik ve karmaşık öykünün bizlere verdiği mesaj, derinliği sebebiyle tek bir cümleye indirgenmesi doğru olmasa da oldukça yalın ve dokunaklı: İçlerinde onları tüketen canavarlarla yaşayan yalnız insanların kırılgan ruhları, birliktelikle kurdukları bağın verdiği cesaret ile umut dolarak iyileşmeye başlayabilir.

MANIAC, zihinsel rahatsızlıklar, şiddetli travmalar, karakter bozuklukları ve bunlarla yaşamayı çok içten, incelikli, hassas ve gerçekçi biçimde işliyor. İzleyicilerinin bir kısmına anlamsız hatta rahatsız edici gelmiş olabilecek özgün tarzının dev bir izleyici kitlesini ise tamamıyla hayranlık içinde bırakmasını, bu konuların gerçekte de kimileri için sadece birer kelime ve konsept olarak havada asılı kalması, bazıları içinse gerçekliğin ve hayatın ta kendisi olması ile açıklayabiliriz. MANIAC, normallik ve normal olmanın şartlandırılmış algı nosyonundan ibaret olduğunu zekice gözler önüne seriyor.

Sınırda kişilik bozukluğunun yarattığı dengesizliği aksiyonları ile sürekli göz önüne getiren sabırsız ve kızgın Annie… Yerinde duramamasının, herkese köpürüp patlamasının, tükenmeyen huzursuzluğunun sebebinin, kız kardeşinin ani ve trajik ölümünün yasını bastırıyor olması ve ölümünden hemen önce ona oldukça zalimce davrandığı için kendini affedememesi, dolayısıyla bu öfkeyi etrafındakilere yönelterek kendini yalnızlıkla cezalandırması olduğunu görüyoruz. Üstelik bu acı kayıp, küçüklüğünden beri bastırdığı ailevi travmalarının açık yaralarını derinleştirdiğinden, Annie aslında göründüğünden çok daha fazla acı içinde ve yansıttığından daha öfkeli. Çünkü kızgın olmak, üzgün olmaktan çok daha kolay gelir çoğu zaman ve farkında bile olmadan bu şekilde kaçışa geçeriz, yaşantımızdaki her şeye öfke yönelterek meşgul ve inkâr içerisinde kalırız. Ancak, kaybımızla yüzleşmeyi ve acımızı hissetmeyi erteledikçe, üzüntümüz uzaklaşamaz, bizi hemen orada beklerken beslenip büyür, güçlenir, her gün üzerimizde daha fazla kontrol sahibi olur ve davranışlarımıza o kadar yön verir ki kendimizi tanıyamayacak hâle gelebiliriz.

Owen... Kendisine konulmuş paranoyak şizofreni teşhisi ve bunun ağırlığını bir gün bile daha az hissetmesine izin vermeyen, kontrol altına alamadığı, sürekli deneyimlediği sanrıları sebebiyle kendine saygı duymayı bırakmış yalnız, sessiz, silikleşerek yok olmayı deneyen tatlı Owen. Tek kelimeyle korkunç insanlar olan aile bireylerinin onu, düşüncelerini, duygularını küçüklüğünden beri tamamıyla yok sayıp dışlaması ve işlerine geldiğinde hiç çekinmeden onu kullanmaları da Owen’ın kendisini kendisine dahi bir yük olarak görmesini kaçınılmaz hâle getirmiş. Öyle ki Owen, benliğinden ne kadar uzaklaşırsa o kadar az acı çekeceğine inanmış, yaşantısının amacı da “mümkün olduğunca daha az var olmak” ve “başkalarına daha az sorun yaratmak” olmuş.

​İşte bu durumda olan iki ana karakterimiz, biri takılıp kaldığı noktanın saplantısıyla, diğeri kendisini bilinmeze teslim etmenin dürtüsüyle kendilerini NPB firmasının yönettiği ULP deneyinin içine atıyor.

ULP deneyi, bırakın içeriği ve uygulanış biçimini, daha yazılımı ve yaratıcıları itibari ile bile kafada çeşitli sorular doğuruyor. Çocukluğunda annesi tarafından maruz bırakıldığı sağlıksız durumlar sebebiyle ciddi bir sevgi-nefret devinimi içerisinde Oedipus kompleksi geliştirmiş olan (“annemin zehirli sevgisi gözlerimi kör etti!” göndermesi dahi var) Dr. James Mantleray, “çığır açacak, tüm insanlığı kurtaracak”, hayatının amacı olan projeyi yürütecek yapay zekâ bilgisayarı GRTA’yı, annesi Greta Mantleray’in karakteri ile kuruyor. Üstelik gerçek hayatta annesi ile görüşmemeyi seçmek zorunda kalmış ve mesleğine (medyatik bir kişisel gelişim gurusu) hiç saygı duymadığını dile getiriyorken. Dr. Mantleray’in ekip arkadaşları da oldukça renkli ve en az kendisi kadar tutarsız. Agorafobik ve işkolik Dr. Azumi Fujita, çocuğunu kaybetmenin travması yüzünden deneyde kullandıkları tek kullanımlık olması gereken ilacı gizlice düzenli olarak alıp bağımlı olmuş Dr. Robert Muramoto ve kişilik çatışması ile varoluş sancısını derinden deneyimleyen nevrotik ve dengesiz bilgisayarımız GRTA! Müthiş güven uyandıran bir ekip, değil mi?

ULP deneyi, üç aşamadan oluşuyor: A-B-C. İlgili fazlarda alınan hapların adını verdiği aşamalarla ilgili hastalara önceden pek de açıklayıcı bir bilgilendirme yapılmazken, bu deneyin hiçbir risk teşkil etmediği sürekli tekrarlanıyor ve neredeyse hiçbir hastanın şimdiye kadar katatonik hâle gelmediği ifadesi ağızdan kaçıyor. Herkesin aynı çerçevede de olsa bireysel olarak çok çok farklı deneyimlediği bu deneyin B ve C evreleri, deneklerin zihinlerinde tamamen yaşanmış bir hayat kadar hatırladıkları ve hissettikleri çeşitli alternatif gerçeklikler yaratarak varlık ve akıl sınırlarını zorluyor.

Dr. Mantleray’in iddia ettiğinin aksine hiç de başarı ile sonuçlanmayan hatta neredeyse GRTA’nın tüm katılımcılarını öldürmesi ile bitecek olan bu deney, Annie ve Owen’a olduğu kadar izleyicilerine de şunları göstererek ve aslında planlandığı rotanın dışına çıkarak çok önemli bir işe yarıyor:

Benliğimizi baskılamadan parçalarımızı toparlamak ve yaralarımızla yola devam etmek mümkün mü? Kontrolümüz dışında kalan zorluklarla yaşantımızı nasıl sürdürebiliriz?

​(A aşaması) Bunlarla yüzleşmeliyiz.

(B aşaması) Karakterimizi ve aldığımız kararları nasıl etkilediklerini analiz etmeliyiz.

(C aşaması) Bu gerçekçilik dâhilinde yaşantımıza nasıl yön vermek istediğimizi düşünmeliyiz.

Ve tabii “patlamış mısır problemleri” yaşarken veya “o günlerden birini” geçirirken bizimle olmayı içtenlikle isteyen bir arkadaşımızın birlikteliği en en en güzeli olur!

0
5515
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage