18 EKİM, SALI, 2016

Jarmusch’un İnsanları

Bu yıl Filmekimi’nin en iyi filmlerinden biri Jim Jarmusch’un Paterson’uydu. A.B.D.’nin kalbine girip, bireylerinin hikâyelerini anlatmayı seven yönetmen, eski filmlerinin tadını taşıyan Paterson’da sıradan insanların âlemini yansıtıyor.

Jarmusch’un İnsanları

Jim Jarmusch otuz yılı aşkın süredir bize çok sıradan ama aynı zamanda sıra dışı karakterlerin hikâyelerini anlatır. Gerçi dört yıl aradan sonra sinemaya nefis bir vampir aşkı filmiyle dönen birinden söz ediyoruz ama, Only Lovers Left Alive / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ın baş karakterleri Adam ve Eve (yani, Adem ile Havva) de olağan vampirlerdi sadece. Jarmusch 2013 yapımı unutulmaz filminin ardından, bu sefer sıradan insanların âlemini yansıtan bir film yapmaya karar vermiş. Paterson’da onun eski filmlerinin tadı var.

Bir hikmeti yokmuş gibi görünen ama belki de bu sayede dikkatimizi çeken konuşmalar, uzun suskunluklar Jarmusch’un özellikleri arasında sayılır. Ama Paterson’da onun diğer filmlerinde pek rastlanmayan bir sıcaklık, aynı zamanda da bir hüzün var. Broken Flowers’tan bu yana en ilgi çekici karakter çalışması belki de. Hep onun en iyi filmleri arasına dahil edilen Broken Flowers’ta (2005) geçmişi hayli heyecanlı geçmiş yalnız bir adam, Don Johnston, kimliği meçhul eski bir sevgiliden, varlığından haberdar olmadığı oğlunun onu arıyor olacağı yolunda bir haber alır ve kendisi oğlunu aramaya koyulur. Johnston’ı sinemanın en iyi aktörlerinden Bill Murray’in oynadığı düşünülürse, benzer bir karakter çalışması olan Paterson’da oynamayı sırf Jarmusch’a hayran olduğu için kabul eden Adam Driver’ın ne zor bir işe giriştiğini de anlarız. Neyse ki, alnının akıyla altından kalkmış.

Paterson’ın alt metni, hem filmin hem de Paterson’ın bir anlamda omurgasını teşkil eden şey; William Carlos Williams’ın şiirleri. Williams’ın kendisi de, filme adını veren karakter gibi New Jersey’in Paterson kasabasındanmış. Çeşitli vesilelerle ortaya atılan başka Paterson sakini isimleri de var. Bizim baş karakterimiz, otobüs şoförü, her gün aynı yolları dolaşırken, yolcularının konuşmalarını belli etmeden dinleyip (yüzünde ifade barınmıyor zaten), dudak ucuyla gülümsüyor. Karısı Laura’nın (Golshifteh Farahani) ideali country müzik yıldızı olmak, bir de çok güzel küçük kekler yapıyor. Paterson’un ise aşırı hayalleri yok ama öğle tatilinde birkaç dize çiziktirmeden duramıyor. Filmin en ilgi çekici karakterlerinden biri ve komedi unsuru ise, çiftin dişi köpekleri Marvin. Paterson’ın köpeği gezdirmeye çıktığı her akşam Marvin’i kapısına bağlayıp uğradığı barın sahibi Doc’u (Barry Shabaka Henley) da unutmayalım.

Paterson, genel hatlarıyla, Jarmusch’a uyan bir film, karakteri de öyle. Sadece on iki filmle hayatımızı bu kadar zenginleştirmiş olması ne güzel! Onu ilk kez 1984 yapımı siyah/beyaz filmi Stranger Than Paradise ile tanımıştık. “Sinema Günleri” dönemiydi sanırım. İlk filmi olduğu söyleniyordu, nitekim Cannes Film Festivali’nde ilk filmlere verilen Altın Kamera ödülünü almıştı. Sonradan, film okulundan çıktıktan sonra çektiği 16 mm’lik, Mannheim’da ödül alan Permanent Vacation’ın varlığından haberdar olduk. 1980’de, yönetmeni henüz yirmi yedi yaşındayken çekilmişti ve onun tarzının bütün işaretlerini taşıyordu.

On iki bin dolar bütçesi olan bu filmin en büyük sürprizi ise, daha sonra Stranger Than Paradise ile Down By Law’da da oynayan müzisyen John Lurie’nin varlığıydı. (Doğrusu Adam Driver da Lounge Lizards grubunun lideri müzisyen Laurie’yi fiziksel olarak biraz andırıyor.) Down by Law’da Laurie’ye, Tom Waits ile genç bir Roberto Benigni eşlik ediyordu. New Orleans hapishanesinden kaçan üç hücre kuşu... Hemen arkasından da Jarmusch’un ilk renkli filmi Mystery Train (1989) geldi. Japon finansmanıyla çekilen ve Memphis’te bir otelle, bir de Elvis’in ruhuyla birbirine bağlanan üç hikâye anlatan Mystery Train, Elvis’in bir şarkısıyla başlar. Bir milyon doları aşan bütçesi ise yönetmeni için bir ‘ilk’tir.

Geç saatlerde Elvis’in hayaletinin musallat olduğu Memphis’in ardından Jarmusch Night on Earth’te (1991) aynı kış gecesinde beş şehirdeki taksi yolculuklarını anlatır: Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki. Los Angeles’ta lafını esirgemez şoförümüz Corky (Winona Ryder), yolcusu ise bir Hollywood kasting ajanıdır (Gena Rowlands). Paris’te şoför (Jarmusch’un gözdelerinden Isaach De Bankolé) Afrikalı diplomatlarla uğraşır. Roma’da ise tuhaf Gino (Roberto Benigni) hasta bir rahibe günah çıkartmaktadır. Helsinki’de şoför ile müşterinin adlarının Mika ile Aki olması da bir tesadüf değildir. Göndermenin hedefi, o dönemin adı çokça geçen yönetmenlerinden Fin Kaurismaki kardeşlerdir.

Eski Batı üzerine alaycı bir kâbus denebilecek, Johnny Depp’li Dead Man (1995), Jarmusch hayranları dışındaki izleyicilere pek yaranamadı. Yönetmeninin “psikedelik Western” diye tanımladığı film, kimine göre ise, ilk post-modern Western olarak tanımlanmakta.  Billy Bob Thornton, Iggy Pop, John Hurt’ü de içeren müthiş oyuncu kadrosunda altın dönemin bir oyuncusu da yer alıyor: Dead Man, Robert Mitchum’ın son filmi.

Ondan dört yıl sonra gösterime giren Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999) ise, çoğu Jarmusch hayranının ve çoğu eleştirmenin gözünde yönetmenin en iyi filmiydi. Only Lovers Left Alive ile Paterson bu sıralamayı değiştirmiş olabilir elbette. Ghost Dog’un Jean-Peierre Melville esiniyle yaratılan kahramanı (Forest Whitaker), eski moda bir kahraman. Hagakure’yi rehber bellemiş, terasında güvercin yetiştiren bir tetikçi. O da Paterson gibi fazla konuşmayan bir karakter. 

On yedi yılda gerçekleştirilen ve bir kısa hikâyeden oluşan Coffee and Cigarettes (2003) ise Tom Waits’in Jarmusch arazisine dönüşünü müjdelemişti. Beraberinde Iggy Popp ve Bill Murray’le üstelik. Coffee and Cigarettes özel hayranları olan bir filmdir. Yönetmenin genellikle en sevilen filmlerinden Broken Flowers (2005) ise Murray’ın dönüşünü kutluyordu. Bir oğlu olduğunu öğrenen ve onun kimliğini saptamaya çalışan yaşlı hovardanın hikâyesi, yolda olmayı ve yoldaki insanları kendine yakın bulan Jim Jarmusch’a göre bir tür gezi günlüğü. Paterson’ın da hep aynı güzergâhta tekrarlanan ve bitmeyen bir yolculuk hali var.

Daha önce Night on Earth, Ghost Dog ve Coffee and Cigarettes’te oynayan Isaach de Bankhole’nin ilk Jarmusch başrolü olan The Limits of Control (2009) ise sürrealist ama çok etkileyici bir suikastçi filmiydi. Doğrusu, çok beğenene rastlamadım. Ama, belki biraz da Bankhole’e de hayran olduğum için, heyecanla izlemiştim. Bu sefer Tilda Swinton, John Hurt ve Bill Murray’in de dahil olduğu nefis bir oyuncu kadrosu vardı. Jim Jarmusch, oyuncularını özenle ve daha çok arkadaşları, önceden çalıştığı kişiler arasından seçer.

Only Lovers Left Alive’a gelince, kahramanlarımız Adem ile Havva, yani Adam ve Eve. Yüzyıllardır aşkları devam eden bir çift; biri terk edilmişe benzeyen Detroit’te yaşıyor, biri hâlâ rüyalı olan Tanca’da. Münzevi müzisyen Adam (Tom Hiddleston), başta hayranları olmak üzere bütün insanlardan kaçıyor. Eve ise (Tilda Swinton), bambaşka bir dünyanın, farklı bir kültürün merkezi olan Tanca’da hayatını sürdürüyor. Taktıkları kafatasları onları birbirine bağlıyor. Adam’ın kolye olarak taktığı minicik bir kafatası var, Eve’inki ise bilezik. Biri siyah, biri beyaz. Ezelden ebede uzanan bir aşkın iki simgesi... 

Ama Adam Driver bir ilk. Aktör, yönetmene hayranlığından, senaryoyu okumadan bile teklifini kabul edebileceğini söylüyor. Kaderin gerçekleştirdiği bir randevu sanki. Filme adını veren karakterini de, senaryoyu da çok beğenmiş çünkü. Driver’ı Girls dizisinden tanıyanlar bu çok farklı performansa hazır mıydı acaba? Jarmusch’un dram, çelişki ya da aksiyona gerek duymadığı bir filmde sadece düşüncenin gücüyle unutulmaz bir karakter yaratmış. Paterson’un filmdeki en büyük aksiyonu, dinlemek. “Filmde en sevdiğim şey bu: sadece dinlersin, diyaloğun yoktur. Hele Golshifteh Farahani ve Barry Shabaka Henley gibi iyi oyuncularla çevriliysen tadına doyum olmuyor. Gün boyu onları dinleyebilirim.”

Gene de rolü için hazırlandı, tabii. Queens ve Manhattan’da hakiki otobüs şoförlerine eğitim veren şirket ile iki ay çalışıp otobüs ehliyeti aldı. “Karakterin öyle önemli bir yanıydı ki, bu işi yaparken rahat olmak istedim,” diyor Driver. “Bana, birisi aşina olmayan bir alandaysa, bunu hemen anlarsınız gibi geliyor çünkü.”

Jim Jarmusch 1980’den beri kameranın arkasında. Toplam film sayısı ise 12. Kolay şeyleri sevmeyen adamdır. Ona göre film yapmak, daha sonra kurgu odasında film haline getireceğin malzemeyi toplamak demek. Zekâ, içgüdü ve duyguların katkısıyla... Bir de oyuncuların, elbette.

0
9702
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle