11 EYLÜL, CUMA, 2026

Geri Dönüş Yolunu Aramanın Hikâyesi: Moonspell İstanbul’da

Moonspell’in vokalisti Fernando Ribeiro grubun yeni albümü Far From God’ı yaratıcı krizden yeniden doğuşa, “düşme özgürlüğü”nden gotik ruhun ölümlülükle hesaplaşmasına uzanan bir perspektifle anlatıyor. Ribeiro ile Moonspell’in İstanbul konseri öncesi bir araya geldik.  

Geri Dönüş Yolunu Aramanın Hikâyesi: Moonspell İstanbul’da

Modern dünya bizi sahte bir “iyi hissetme” dogmasına zorlarken, yeni albümümüz Far From God iyileşme reçeteleri sunmuyor; aksine dinleyiciyi kendi gölgesiyle yüzleşmeye çağırıyor. Çünkü karanlık, gözlerin farklı görmeyi öğrendiği yerdir.” Bu sözler, 19-20 Eylül’de, 5. Bosphorus Open Air Metal Fest için İstanbul Maximum UNIQ Açıkhava’yı şereflendirecek olan edebi derinliği gotik tınılarla buluşturan Moonspell’e ait.

Karanlığın içinde yalnızca kaybolmak değil, başka türlü görmeyi öğrenmek de mümkün. Belki de Moonspell’in otuz yılı aşkın müzikal yolculuğunu özetleyen en güçlü cümlelerden biri bu. 1990’ların başında Portekiz’den yola çıkan ve zaman içinde gotik metalin karanlık sesini kendi mitolojisiyle buluşturan grup, bugün geçmişinin gölgesinde yaşamaktansa onunla hesaplaşmayı, dönüşmeyi ve yeniden başlamayı sürdürüyor. Grubun yeni albümü Far From God da tam bu eşikte duruyor: Tanrı’dan, kendimizden, doğadan ve birbirimizden uzaklaşmanın hikâyesini anlatırken karanlığı bir umutsuzluk alanı değil, hakikatin başka türlü görünür olduğu bir yer olarak kuruyor.

​Pessoa’dan Milton’a, Thomas Mann’dan Portekiz’in o köklü saudade duygusuna uzanan bu söyleşide Fernando Ribeiro, Moonspell’in geçmişiyle bugününü birbirine bağlayan damarları anlatırken, grubun yaratıcı krizlerden yeniden doğuşa uzanan yolculuğuna ve İstanbul’la kurduğu özel bağa da dönüyor. Çünkü bazı şehirler yalnızca birer konser durağı değildir, hafızada zamansız birer eşik olarak kalırlar. Moonspell’in İstanbul’a dönüşü de biraz böyle: 2019’da yarım kalan bir anının, yıllar sonra başka bir albümün karanlığından geçerek tamamlanma ihtimali.

İzninizle sondan başlamak isterim. Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda özgürlüğü şöyle tanımlıyor: “Özgürlük, yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür, bunların hepsi sadece yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir. Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir.” Bu cümleler bugün hâlâ ve belki de hiç olmadığı kadar güncel. Üstadın bu çarpıcı tespitinden yola çıkarak ve bugünün dünyasına bakarak; sizin kadrajınızdan “2026 Z raporu” okumak istesek karşımıza nasıl bir tablo çıkar? Dünyanın, müziğin ve sanatın yakın geleceğinde hangi dönüşümlerin bizi beklediğini düşünüyorsunuz?

Pessoa’nın tanımı acımasız, çünkü yalnızlık ile terk edilme arasındaki farkı ortaya koyuyor. Yalnızlık bir bağımsızlık biçimi olabilir; işiniz insanlarla çevrili olmak ve buna bağımlı olmaksa, bu hoş bir düşünce; terk edilme ise kontrol etmeye çalıştığımız ancak başaramadığımız faktörlerin bize dayattığı bir şey. 2026 yılında, sözde her zamankinden daha bağlantılıyız, ancak silinmiş hissetmeden yalnız kalmaktan giderek daha fazla aciz hâle geliyoruz. Kimliklerimiz, dikkatle ölçülen performanslara dönüşmüş. Bu, Descartes’ın ontolojik ilkesinin bir sapmasıdır; oysa düşünce, bu veba yıllarında hayatta kalabilmenizi sağlayacak bir varoluşa imkân verecek kadar ayrıntılı olmalıydı. Bu nedenle yıl sonu raporum çelişkili olacaktır. Teknoloji hızlanmaya devam edecek, insan ruhu ise buna ayak uydurmakta zorlanacak gibi. Yapay zekâ ikna edici müzik, görüntüler ve edebiyat üretecek, ancak bu aynı zamanda kusurlara olan açlığımızı da tazeleyebilir, titreyen ele, çatlayan sese, bir insanı ortaya çıkaran hataya duyduğumuz özlemi. Sanatın geleceği, makinelerin bizi taklit edip edemeyeceğine bağlı olmayacak. Hâlâ söyleyecek bir şeyimiz olup olmadığına ya da sadece pes edip etmediğimize bağlı olacak.

Sekiz şarkıdan oluşan Far From God, ilk bakışta Tanrı’yla kurulan ilişkiye dair teolojik bir anlatı vadediyor. Oysa ben albümü dinledikçe bunun, modern insanın kendisinden, doğadan ve birbirinden giderek uzaklaşmasını anlatan daha geniş bir varoluş metaforuna dönüştüğünü hissettim. Albümün karanlığı da bana göre umutsuzluktan çok, hakikatin ve anlamın peşindeki sancılı bir arayışı temsil ediyor. Bu bağlamda albüm, çok güçlü varoluşsal bir beyan sunuyor. Sizce Far From God neyin hikâyesini anlatıyor?

Far From God, mesafenin hikâyesini anlatıyor. Elbette ilahiyattan uzaklık ama aynı zamanda kendimizden, doğadan, birbirimizden ve belki de bir zamanlar olacağımıza ya da birlikte olacağımıza inandığımız kişiden uzaklık. Bu ne ateist bir manifesto ne de teolojik bir argüman. Tanrı burada anlam, birlik, koruma ve aşkınlığın bir metaforu olarak işlev görüyor. “Tanrı’dan uzak olmak”, Nietzsche’nin bir an önce geri kazanmamızı öğütlediği insani potansiyelimizden ve asıl yönümüzden saptığımızı keşfetmektir; bu, sırf kötülük olsun diye o zor kategoriye teslim olmaktır. Albümün karanlığı umutsuzluk değil. Karanlık, gözlerin farklı görmeyi öğrendiği yerdir. Karanlık yoldaki farlar, çevresini ve sırlarını ortaya çıkarır. Bu albüm, kurtuluşun yukarıdan gelmeyebileceğini kabul etmek ve ölümlü durumumuzdan bir anlam ve ahlak yaratıp yaratamayacağımızı sorgulamakla ilgili.

Bir röportajınızda, “Hermitage sonrasında ilhamımı tamamen kaybettim. Moonspell’i bırakmayı bile düşündüm” demiştiniz. Bu yüzden Far From God bana yalnızca yeni bir albüm değil; yaratıcı sessizlikten yeniden doğan bir sanatçının iç dünyasına açılan en kişisel kayıtlarınızdan biri gibi geliyor. Bugün geriye baktığınızda bu albümü en çok hangi duygu tanımlıyor?

Albümü en güçlü şekilde tanımlayan duygu, geri dönüş yolunu aramak. Hermitage’den sonra, gerçek bir ilham krizi yaşadım. Yıllarca müzik yaptıktan sonra, ahlaki olarak kendinize şunu sormalısınız: Dünya neden bir Moonspell albümüne daha ihtiyaç duydu ve daha da önemlisi, bizim neden bir albüm yapmamız gerekiyordu? Far From God, müzik sayesinde arzunun geri dönmesiyle ortaya çıktı. Bu ani bir aydınlanma değildi; doğru müzik ortaya çıkana kadar denemeler, şüpheler, bir kenara atılan şarkı sözleri, sayısız terk edilmiş başlık ve başarısız olan müzikler yoluyla gerçekleşti. Acıdan yoksun olmayan zorlu bir süreçti ama aynı zamanda kesinlikle çok güzeldi.

Sizin de sevdiğinizi bildiğim John Milton’ın Kayıp Cennet’inden bu yana “düşüş”, yalnızca insanlığın trajedisi değil; aynı zamanda özgür iradesinin de en güçlü manifestolarından biri. Albümdeki Our Freedom to Fall ve For The Love of Mortals şarkıları bana, kusursuz ama erişilmez bir tanrısallıktan ziyade; hataları, acıları ve faniliğiyle insan olmayı bilinçli bir seçim olarak sahiplenen bir dünya görüşünü düşündürüyor. Bu açıdan bakıldığında, Far From God’ın felsefi omurgasını Tanrı’dan uzaklaşmaktan çok, ölümlülüğü ve “düşme özgürlüğü”nü kabullenmek olarak okumak sizce ne kadar isabetli olur?

Bu çok isabetli bir yorum. Düşüş trajiktir, ancak aynı zamanda insanın özgürlüğü hakkındaki bilincinin de başlangıcıdır. Düşemeyen bir varlık, gerçek anlamda seçim yapamaz. İlahiyat mükemmelliği vaat eder, ancak ölümlülük her şeye yoğunluk katar. Zaman sınırlı olduğu için severiz. Her şeyin yok olacağını bildiğimiz için yaratırız. Her şey kaybolabileceği için hatırlarız. Bu nedenle Our Freedom to Fall, başarısızlığın kutlanması değil. Bu, eksik doğamızı kabullenmektir; ancak bu kabullenme, trajik ve “yanlış” olanı seçmemize izin verir. Belki de Tanrı’dan uzaklaşmak, mutlaka Tanrı’yı reddetmek anlamına gelmez; belki de bu, insanlığın kendi seçimlerinin, hatta kötü olanların bile sorumluluğunu üstlendiği andır. Düştüğümüzde kendimiz oluruz ve o zaman tek yol yukarıya doğru uzanır.

Son yıllarda “iyi hissetme” kültürü adeta çağın yeni dogmasına dönüştü; acı, öfke ve karanlık ise hızla tüketilip görünmez kılınması gereken “kusurlu duygular” gibi sunuluyor. Oysa Far From God, bu duyguları bastırmak yerine onlarla yüzleşmeyi öneriyor. Bu yönüyle albüm, Thomas Mann’ın Doktor Faustus’unu hatırlatıyor: Romanda şeytanla yapılan sözleşme, aslında insanın kendi içindeki yaratıcı ve yıkıcı güçlerle hesaplaşmasının bir metaforuydu. Sizce Far From God da benzer şekilde, dinleyiciyi teselli etmekten ziyade, rahatsız etmeyi ve onu kendi “gölgesiyle” yüzleştirmeyi mi amaçlıyor?

O kitabı çok seviyorum; okuyucuya yazarlık sürecinin ne kadar zayıf hâle gelebileceğini gösteriyor. Evet, sanatın bazen rahatsız etme görevi olduğuna inanıyorum. Bugün metal ve gotik türlerde çoğunlukla tam tersi yapılıyor: Kitleleri memnun etmeye yönelik işler. Beni yanlış anlamayın ama eğlenmek isteyenler seyirciler. Birçok grup ilerleme yerine güvenliği tercih ediyor ve bir kez formül bulunca bu büyüyor; bu da organizatörler, hayranlar, grup üyeleri ve menajerler için bir kazan-kazan durumu yaratıyor. Bunda bir sorun yok ama bu Thomas Mann değil. Sağlıklı, dengeli, üretken ve minnettar görünmek konusunda neredeyse ahlaki bir yükümlülük altında yaşıyoruz. Ve buna uygun şekilde yalan söylüyoruz. Acı çekmenin bile bir içeriğe dönüşmesi bekleniyor, düzgün bir ders, bir iyileşme öyküsü, ilham verici bir cümle. Ama bazı yaralar bilgelik doğurmaz. Leonard Cohen’in romanlarından birinde de belirttiği gibi, “Bir sivilceden ziyade bir yara izi göstermek daha kolaydır.” Far From God, iyileşme için bir reçete sunmuyor. Bu albüm, sevgi, keder, arzu, korku ve çelişkilerin hemen düzeltilmeden var olmalarına izin verilen bir alan yaratıyor. Gölge, ortadan kaldırılması gereken bir hastalık değil; psikolojik ve yaratıcı yapımızın bir parçasıdır. Bir teşhisle tanımlanamaz; bu, bizim lanet olası insanlar olmamız ve işleri elimizden kaçırmamızdır. Dinleyiciler kendilerini tedirgin hissediyorsa, belki de albüm, genellikle kapalı tuttukları bir kapıyı açmıştır. Bu rahatsızlık, sahte tesellilerden daha dürüst olabilir.

The Great Wolf in The Sky ve Our Freedom To Fall, yalnızca düşüşü değil, karanlığın içinden geçerek dönüşmenin de hikâyesini anlatıyor. Moonspell, otuz yılı aşkın kariyeri boyunca yaratıcı dürtüsünü canlı tutabilmek için hangi iç çatışmalarla, fedakârlıklarla ve bilinçli reddedişlerle yüzleşti? Far From God bu uzun yaratıcı mücadelenin hangi aşamasını temsil ediyor?

Moonspell’i ayakta tutmak için, birkaç kolay kimlik tanımını reddetmek zorunda kaldık. Sonsuza dek Wolfheart’ın genç kurtları olarak kalamazdık, bu çok fazla bir istek olurdu. Bizi şekillendiren mitolojiyi asla terk etmedik, ancak yolumuz denemeler yapmaktı; bu süreçte bazı dinleyicileri hayal kırıklığına uğrattık, kendimizle çelişti ve zaman zaman kendi müziğimize bile yabancılaştık. En büyük fedakârlık, turneye çıkmak ya da yorgunluktan ibaret değil; sevdiğiniz müziğin, başkalarının sizden beklediği müzik olmayabileceği gerçeğiyle barışmaktır. Uzun bir kariyer sadakat gerektirir, ama sadakat itaat değildir. Hayranlarımız özgür; bazen bu özgürlüğü bizi aşağılamak için kötüye kullanmış olsalar bile. Ara sıra kendimize karşı çok sert davrandım. Far From God bir uzlaşmayı temsil ediyor olabilir ama emin olamıyorum ve dürüst olmak gerekirse, bazen umurumda da değil. Hiçbir şeyi hafife almıyorum. Hesapçı biri değilim ama aynı zamanda kimsenin kapı bekçisi ya da terapisti de değilim. Dinleyin, bir albüme kanlı kalbimi ve ruhumu döktüğümde, kimi kıracağım diye düşünmüyorum -tabii bu mümkünse- ya da müzik dışında birini hayal kırıklığına uğratacağım diye. FFG geçmişimizi taklit etmiyor, ancak bizi tanımlamaya yardımcı olan gotik metal diline uyum sağladık. Umarım insanlar beğenir ama tek yapabileceğim şey içtenlikle dua etmek.

Gotik edebiyatta “ışık” her zaman mutlak iyiliği temsil etmez; bazen gerçeği örten kör edici bir illüzyondur. Your Promise of Light’ta yüzleştiğiniz ve/ya yıktığınız o illüzyon “ışık” tam olarak nedir? Bugün bize sürekli vaat edilen mutluluk, başarı ve kusursuzluk anlatıları karşısında, Moonspell’in davet ettiği karanlık nasıl bir hakikati görünür kılıyor?

Your Promise of Light, her şeyin çözülebileceği, açıklanabileceği, iyileştirilebileceği ya da sergilenebileceği hâlde, kişinin asla emin olamayacağı fikridir. Kapılar açık olsa bile tereddüttün gerçeğidir. Bizler alışkanlıkların yaratıklarıyız ve Platon’un mağarasının rahatlığını terk etmeden önce iki kez düşünürüz. Your Promise of Light’ta yüzleşilen yanılsama, umudun kendisi aslında. Umut, sabah uyanmak için bile kaçınılmaz olarak tehlikeli kalır. Bütün sayılmak için acıyı inkâr etmemiz gerektiği iddiası, bizi hayal edebileceğimizden çok daha fazla parçaya ayırıyor ve her birimiz bir tür kurtarıcıyla karşılaşmayı bekleriz. Ancak zaman yaklaştığında, tıpkı dini kitaplarda olduğu gibi, o anın içine atlamayız; vaat sona erer ve güven duygusu yok olur. Bu gerçek rahatsız edici olabilir ve güzellik bir yara taşıyabilir, ancak bu, ikisinin de değerini azaltmaz.

Birkaç yıl önce Portekiz’de pek çok şehri gezme fırsatı buldum. İlk bakışta bu coğrafya, metal müziği çağrıştıran bir yer gibi görünmüyor. Metal sahnesiyle anılmayan bir ülkeden çıkıp bugün dünyanın en saygın gotik metal gruplarından biri olmak nasıl bir mücadeleydi? Moonspell’in otuz yılı aşkın süredir canlı kalmasını sağlayan şey sizce tam olarak ne?

Portekiz dışarıdan parlak görünebilir, ama kültürü her zaman gölge barındırmıştır: Okyanus, ayrılık, imparatorluk, kayıp, inanç, batıl inanç, diktatörlük, devrim ve hepimizi birer korkak sürüsüne dönüştüren lanet olası saudade. Metal bize yabancı gelmedi. Zaten var olan güçler için başka bir kelime dağarcığı gibi hissettirdi. Zorluk pratik nitelikteydi. Portekiz, coğrafi ve kültürel olarak Orta Avrupa metal endüstrisinden uzaktaydı. Daha az yapı, daha az fırsat vardı ve uluslararası sahnenin ülkemizden önemli bir metal grubu beklemesi için pek bir neden yoktu. Varlığımızı ısrarla ortaya koymak zorundaydık. “Kara at”la, “pistten çıkma sendromu”yla mücadele etmeliydik; dışarı çıkmak, akranlarımızla bağları koparmak, yol boyunca bazı dostları ve yoldaşları kaybetmek ve ev yemekleri, garantili maaşlar ve barda bir içkiden ibaret olan Portekiz yaşam tarzını reddetmek anlamına geliyordu. Moonspell’i ayakta tutan şey inatçılık, dostluk, çatışma, merak ve gelişmemize izin veren bir dinleyici kitlesiydi. Muazzam bir bağımsızlığımız var, beklentilerimizi doğru yönetiyoruz, fırsatları fark edip değerlendiriyoruz ve gözümüzü kırpmadan hayır da diyebiliyoruz. Kesinlikle mücadele eden bir grubuz.

Eleştirmenler ve ilk yorumlar “The Great Wolf in The Sky şarkısını şimdiden albümün zirve noktalarından biri olarak gösteriyor. Wolfheart albümünün üzerinden tam otuz yıl geçmişken sormak isterim: Gökyüzündeki o “Büyük Kurt” kim? Otuz yıl önce yollara düşen o genç, öfkeli Portekizli kurtlar ile bugün gökyüzünden aşağıya bakan o bilge kurt arasında nasıl bir bağ var? Bu şarkıyı, Moonspell’in kendi mitolojisine ve Wolfheart mirasıyla kurduğu bilinçli bir diyalog olarak okuyabilir miyiz?

Büyük Kurt, hafıza, içgüdü, atalar ve ölümdür. O, günlük hayatımızın ötesinden bizi izleyen yaratıktır. Wolfheart’taki kurtlar aç, romantik, kibirli ve Portekiz’in varlığından bile haberi olmayan bir dünyayı fethetmeye hazırdı. Gökyüzündeki kurt, zamanın bizden neyi aldığını görür. Her sürünün değiştiğini ve hiçbir zaferin ölümlülüğü yenemeyeceğini bilir. Bu şarkı bilinçli olarak mitolojimizle bağlantılı, ancak nostalji değil. Nostalji geçmişi yeniden canlandırmaya çalışır; mitoloji ise geçmişin bugüne seslenmesine izin verir. Otuz yıl sonra, kurt artık sadece yanımızda koşmuyor. Aynı zamanda kat ettiğimiz yolu da gözetliyor. Ve o huzur içindeyse, biz de öyleyiz. Unutmayın ki bu aynı zamanda, yeni şarkılarımızı dinlemeden vefat eden bir dost ve hayranımıza, Pedro Silva’ya yazılmış bir anma yazısıdır. Dolayısıyla kurt, yükselen kayıp bir dost, bizi gözeten bir tanrı ya da sadece moraliniz bozukken size değer veren biri olabilir.

Albümün kapanışını Reconquista ile yapıyorsunuz. Tarihsel olarak bu kavram yalnızca bir toprağın yeniden fethini değil; kimlik, hafıza ve aidiyetin yeniden kurulmasını da çağrıştırıyor. Bu parçada sözünü ettiğiniz “yeniden fetih” tam olarak neyi temsil ediyor? İnsanın kendi iç dünyasını yeniden sahiplenme çabası mı, ya da Moonspell’in yıllar içinde değişirken kendi yaratıcı özünü yeniden keşfetmesi mi?

Reconquista, tarihsel kelimeler asla masum olmadığından kasıtlı olarak belirsiz. Bazıları için zafer, diğerleri için şiddet barındırırlar. Albümde “yeniden fetih”, öncelikle içsel bir süreç. Yorgunluğa, şüpheye, rutine ve korkuya teslim edilmiş toprakların geri kazanılması. Birey için bu, iç dünyasını işgal etmeye çalışan her şeyden geri almak anlamına gelir. Moonspell için ise, Wolfheart ile bugün arasındaki yılların hiç yaşanmamış gibi davranmadan yaratıcı kimliğimizi yeniden keşfetmek demek. Eskiden olduğumuz kişiye dönmek için geri dönmüyoruz. Şu anda olduğumuz kişi olma hakkımızı geri kazanıyoruz.

Bir vakitler, şarkı sözlerinizin müzik için bir “film senaryosu” gibi olduğunu, Moonspell’de sözlerin ve müziğin kronolojik değil, odada aynı anda doğduğunu söylemiştiniz. “Cross Your Heart” şarkısındaki o yol kenarı anıtları, genç yaşta kaybedilen hayatların çiçekleri gibi trajik ve gerçeğe dayalı imgeler, o karanlık müzikal dokuyla nasıl birleşti? Bu albümün senaryosunu kaleme alırken, yaratım sürecinde sizi stüdyoda en çok zorlayan ya da en çok sarsan sahne hangisiydi?

Yol kenarındaki anıtlar, gündelik yaşamdaki en sessiz ve yıkıcı görüntülerden bazıları. Çiçeklerin, fotoğrafların, mumların ve haçların yanından hızla geçersiniz, ancak her biri, bütün bir geleceğin ortadan kaybolduğu tam noktayı işaret eder. Bunlar, isimsiz bir yolu kutsal bir alana dönüştürür. “Cross Your Heart”ta müziğin bu zıtlığı koruması gerekiyordu: Hareket ve kesinti, baştan çıkarma ve ölüm, samimiyet ve kamusal trajedi. Sözler sadece bestenin üzerine konmadı; müziğin duygusal anlamını değiştirdiler. En zor “sahne” mutlaka en gürültülü olan değildi. Her sembolik görüntünün arkasında gerçek bir yokluğun olduğu farkındalığıydı -eve dönmeyen biri ve beklemeye devam eden bir başkası.

Gotik kültür uzun yıllar yanlış anlaşıldı; karamsarlıkla ya da gerçeklikten kaçışla özdeşleştirildi. Oysa birçok sanatçı ve edebiyatçı için gotik estetik, insanın ölümlülüğüyle yüzleşebilme cesareti. Siz bugün “gotik ruhu” nasıl tanımlıyorsunuz? Bugünün sosyal medyası herkesi sürekli mutlu, üretken ve görünür olmaya zorlarken sizce gotik estetiği hâlâ bu kadar güncel ve hayati kılan şey, modern dünyanın bu yapay dayatmalarına karşı bir sığınak olması mı?

Gotik ruh, ölüme duyulan bir sevgi değil. Ölümü yaşamdan gizlemeyi reddetmek. Gotik kültür, güzelliğin çürümeye, sevginin musallat olmaya, mimarinin şiddeti hatırlamaya ve arzunun korkuyla bir arada var olabileceğini anlar. Bu, gerçeklikten bir kaçış değil, modern kültürün gizlemeyi tercih ettiği gerçekliklere bakış biçimi. Günümüzde bunun önemi belki de daha da artmıştır. Sosyal medya, sürekli görünür olmayı ve duygusal basitleştirmeyi teşvik ediyor. Gotik, gizlilik, melankoli, duygusallık, sessizlik ve çelişkiler için bir sığınak sunar. Bize, haysiyete sahip olmak için sürekli üretken ya da ışıl ışıl olmamız gerekmediğini hatırlatır. Bazen gölgeler, benliğin nefes alabileceği yerlerdir.

Albümü dinleyen birçok kişi, albümün 1990’lardaki gotik atmosferinizi birebir yansıttığını ama prodüksiyon olarak çok modern, taze ve cesur tınladığını söylüyor. Geçmişin o puslu, organik, “tehlikeli” gotik ruhunu kaybetmeden, 2026’nın modern stüdyo imkânlarıyla kaydetmek nasıl bir denge gerektirdi?

Buradaki zorluk, modern teknolojiyi müziği sterilize etmesine izin vermeden kullanmaktı. Çağdaş stüdyolar neredeyse her şeyi düzeltebiliyor -ancak tehlike genellikle tam da düzeltilmemiş olan şeylerde yatar. Netlik, ağırlık ve boyut istiyorduk, ama aynı zamanda atmosfer ve bedensellik de. Performanslar, bir araya getirilmiş değil, içinde yaşamın olduğu hissi vermeli. Gotik bir albümün mimarisinin etrafında sis olması gerekir; her köşe aydınlatılırsa gizem ortadan kalkar. 1990’larla olan bağlantı, eski sesleri kopyalamaktan gelmiyor. O zamanlar sahip olduğumuz niyeti yeniden kazanmaktan geliyor: Romantik, gecenin ortasında, ağır ve duygusal açıdan aşırı bir müzik yapmak. Modern prodüksiyon, bu niyete farklı bir beden kazandırdı.

Dünya giderek daha fazla sınırlar, savaşlar ve kimlik çatışmaları üzerinden konuşuluyor. Teknoloji dünyasında ise yapay zekâ artık müzik de üretiyor, resim de yapıyor, hatta insan seslerini bile kusursuz biçimde taklit ediyor. Müziğinde tarihi ve mitolojiyi yaşatan bir sanatçı olarak sormak isterim: Modern dünyanın bunca parçalanmışlığı içinde sanat, insanlığı ortak bir paydada ve duyguda buluşturma gücünü hâlâ elinde tutuyor mu?

Sanat, tek başına bir savaşı durduramaz ya da bir sınırı ortadan kaldıramaz. Ona sahip olmadığı güçleri yüklememeye dikkat etmeliyiz. Ancak sanat, siyasetin aşamadığı sınırları aşabilir. Bir şarkının, dinleyicilerin aynı kederi hissedebilmesi için aynı milliyete, dine ya da ideolojiye sahip olmasını gerektirmez. Bu paylaşılan duygu geçici olabilir, ama gerçektir. Bu bize, kimliklerimizin altında kırılgan bir insan varlığı olduğunu hatırlatır. Yapay zekâ, yazarlık ve özgünlük kavramlarımızı sorgulatacak. Yine de en derin soru insana ait olmaya devam eder: Bir şey neden yaratıldı ve yaratıcısı ne tür bir risk aldı? Sanat bizi mükemmellik yoluyla değil, tanıma yoluyla birleştirir -yani, tek başımıza ifade edemediğimiz bir şeye bir yabancının şekil verdiğini keşfettiğimiz an.

Portekiz’in Atlantik kıyıları, İber tarihi ve saudade kültürü, Moonspell’in kurduğu bu karanlık evrenin görünmeyen omurgasını nasıl şekillendiriyor?

Atlantic, muhtemelen Moonspell’in en büyük görünmez üyesi. Okyanus, ayrılışı, tehlikeyi, mesafeyi, hayal gücünü ve dönüşü temsil ediyor. Portekiz, tarih ile mitin birbirinden ayrılmaz hâle geldiği devasa bir aynaya bakan biri gibi okyanusa bakıyor. İberya tarihi bize katmanlar sunuyor: Paganizm ve Katoliklik, fetih ve işgal, ihtişam ve yıkım, Avrupa ve Afrika, Akdeniz ve Atlantik. Bu çelişkiler doğal olarak müziğimize yansıyor. Saudade genellikle basitçe “özlem” olarak çevrilir, ancak daha karmaşıktır. Bu, yokluğun varlığıdır -kaybedilen şeyin içinizde yaşamaya devam ettiği hissidir. Bu, gotik sanatın özüne ve Moonspell’in inşa ettiği duygusal dünyaya çok yakın...

Hayat bazen bize inandığımız her şeyi yeniden sorgulatıyor. Eğer bugün, yirmili yaşlarınızdaki müziğe heyecanlı hâlinizle / kendinizle beş dakikalığına karşılaşabilseydiniz, ona ne söylemek isterdiniz? Bu cevabınız genç müzisyenlere de rota olacaktır.

Ona şunu söylerdim: Coşkunu koru ama masumiyetine tapma. Hatalar yapacaksın, yanlış insanlara güveneceksin, başkalarını hayal kırıklığına uğratacaksın ve zaman zaman kendini de hayal kırıklığına uğratacaksın. Acının, kılık değiştirmiş zekâ haline gelmesine izin verme. Mesleği öğren, eserini savun ve yeteneğin seni disiplinden muaf tutmadığını anla. En önemlisi, müziğin anlamını başarının belirlemesine izin verme. Alkışlar güzeldir ama geçicidir. Oda boşaldığında da eser sana hitap etmeli. Ve muhtemelen ona bu yolculuğun tadını daha çok çıkarmasını söylerdim. Genç kurtlar her zaman bir sonraki avlanma alanına bakar. Yolun kendisinin hayatları olduğunu nadiren anlarlar.

Son zamanlarda sizi etkileyen kültür-sanat rotasında neler var? Gelecek program ve projelerinizi anlatır mısınız?

Kültürel radarım, her şeyi hemen açığa çıkarmayan eserlere çekilmeye devam ediyor: Felsefi ve gotik derinliğe sahip edebiyat, atmosfere güvenen sinema ve kusurların hâlâ anlam taşıdığı müzik. Pessoa ve Milton gibi yazarlara dönüp duruyorum çünkü büyük kitaplar, okuyucu değiştikçe değişir. Metin kalır ama biz onun karşısında başka birine dönüşürüz.

Şu anda öncelik, Far From God’a sahnede bir hayat kazandırmak. Bir albüm, piyasaya çıktığında tamamlanmış sayılmaz; performanslar ve onu karşılayan insanlar aracılığıyla değişir. Bunun ötesinde, masamda her zaman parçalar vardır: Kelimeler, imgeler, tarihsel takıntılar, olası kitaplar ve müzikal fikirler. Bazıları projeye dönüşecek. Diğerleri ise hayalet olarak kalabilir ki bu da bir fikir için saygıdeğer bir kaderdir.

İstanbul konserini de sormak isterim. Türkiye’de her zaman çok güçlü bir dinleyici kitleniz oldu. Ancak 2019’da Moda Kayıkhane’deki konser, organizasyondan kaynaklanan sorunlar nedeniyle hem grup hem de dinleyiciler açısından hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı. Aradan geçen yılların ardından o geceye bugün nasıl bakıyorsunuz? İstanbul’a yeniden dönmek sizin için ne ifade ediyor?

2019 konseri hâlâ acı bir anı olarak kalıyor çünkü Moonspell ile Türkiye seyircisi arasındaki ilişki daha iyi bir akşamı hak ediyordu. Organizasyonel zorluklar bir konseri mahvettiğinde, hayal kırıklığı paylaşılır. Seyirci para, zaman, güven ve duygu yatırımı yapmış; grup ise unutulmaz bir şey yaratma umuduyla oraya seyahat etmiş. Bu söz tutulmadığında, kimse gerçek anlamda kazanmaz. Bu deneyimi, Türkiye’deki hayranlarımıza karşı hissettiklerimizle asla karıştırmadık. Onların tutkusu her zaman olağanüstü oldu ve aramızdaki bağ, tam da tek bir talihsiz geceden daha büyük olduğu için ayakta kaldı. Bu nedenle İstanbul’a geri dönmek hem bir kutlama hem de yarım kalan bir anıyı iyileştirme fırsatı. Saygı, minnettarlık ve seyirciye uzun zamandır beklediği buluşmayı yaşatma arzusuyla geri geliyoruz. Bazı şehirler sadece turne duraklarıdır; İstanbul ise Moonspell için hiçbir zaman öyle hissettirmedi. Burası kıtalar, tarihler, inançlar ve dünyalar arasındaki eşiklerin şehri ve müziğimiz burada kendini derinden evinde hissediyor.

0
136
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage