21 HAZİRAN, ÇARŞAMBA, 2023

Bir Ömer Kavur Filmi Gibi Bir Ömer Kavur Belgeseli: "Kavur"

Yönetmen Fırat Özeler ile dünya prömiyerini 52. Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini ise 42. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması’nda gerçekleştiren Kavur belgeseli odağında hayata bakışına, ilham aldıklarına, sinema anlayışına ve Kavur belgeselinin oluşumuna sızanlar hakkında konuştuk.

Bir Ömer Kavur Filmi Gibi Bir Ömer Kavur Belgeseli:

Fırat, bize biraz kendini anlatır mısın? Biliyorum kendini anlat dediğinde insanlar kendileri için söyledikleri şeyleri ya çok eksik ya çok fazla bulurlar. İşini kolaylaştırmak için neler yapıyorsun, nelerle uğraşıyorsun üzerinden sormuş olayım bu soruyu.

Merhabalar, evet kendimi anlatmak benim de çok zorlandığım bir şey; ancak en kısa yoldan şöyle söyleyebilirim: Kendimi bildim bileli sinema ile uğraşıyorum. Çocukluktan itibaren izleyici olarak başlayan yolculuğum, önce kısa filmlerle, şimdi de ilk uzun metrajım olan Kavur ile devam ediyor.

Sinema ile kurduğun bağı anlatır mısın? İlk temasın nasıl oldu ve sinema bir anlatım biçimi ve uğraşı olarak hayatına nasıl dâhil oldu?

Sinema ile öncelikle izleyici olarak kurduğum bağı çok önemsiyorum diyebilirim. Çocukken sinema salonuna gitmek çok garip hissettirirdi. Biraz yabancı, biraz korkutucu, çokça büyülü bir ortam. Ve tanımadığınız ancak aynı şeyleri hissettiğiniz birçok insan. Sanırım bu durum daha sonra sinema yapma motivasyonumu da şekillendirdi. Bir hikâye anlatmak ve o hikâye sonucunda hiç tanımadığım insanlarla, seyircilerle, aynı şeyleri hissedebiliyor olmak benim için hâlâ sinemaya dair en büyük heyecan.

Ömer Kavur ve filmleriyle karşılaşman ne zaman ve nasıl oldu? İlk izlediğin Kavur filmi neler hissettirdi sana? Hatırında kaldığı kadarını anlatabilir misin?

Lisedeydim, 14 veya 15 yaş olması lazım. Gizli Yüz’ü izlemiştim. Daha sonra bu filmin de ana motivasyonunu oluşturan “bir filmi anlamadan, sadece hissederek izlemek” durumunu orada yaşamıştım. Yaşım ve birikimim Gizli Yüz’ü anlamaya yetmemişti ancak filmin içindeki hüznü ve gizemi o kadar sert bir şekilde hissetmiştim ki, zaten bir daha aynı izleyici olmadım diyebilirim.

Ömer Kavur hakkında bir film yapmak fikri ne zaman doğdu? Seni harekete geçiren şey ne oldu?

Aslında çok uzun yıllar boyunca vardı aklımda onunla ilgili bir film yapmak. Filmlerini tekrar tekrar izliyordum. Ama bir noktada, iç dünyasının ne kadar güçlü, duygularının ne kadar derin ve katmanlı olduğunu fark etmem harekete geçmemi sağladı.

Hazırlık ve yaratım sürecinde neleri denedin, hangi fikirlerden vazgeçtin, yola çıkarken yanına aldığın fikirler nelerdi, yolculuk sırasında hangi fikirler eklendi?

Benim en baştan beri en büyük motivasyonum “Bir Ömer Kavur filmi gibi bir Ömer Kavur belgeseli” yapmaktı. Dolayısıyla aslında filmin ana teması olan yolculuk en baştan beri çok baskındı. Bir belgesel yapmak istediğim kadar bir yol filmi de yapmak istiyordum. Ama bir yandan Kavur ile konuşabilmek, bir diyalog kurabilmek de istiyordum. Aslında böylece iki anlatıcısı olan, bu iki anlatıcının birbirleriyle zamansız bir diyaloğa girdiği, insansız bir yol filmi yapmak gibi bir temel fikir oluştu. Tabii zamanla birçok şey değişti, metin zaman içinde birçok kez yeniden şekillendi; ancak bu ana iskelet hiçbir zaman değişmedi diyebilirim.

Film, bir genç kadının Ömer Kavur filmlerindekine benzer bir yolculuğa çıkarsa sıkıntılarının çözüleceğine inanması üzere terk edilmiş kasabalara, harabelere ve kimsenin kalmadığı otellere yaptığı yolculuk sırasında Kavur ile arasında gelişen hayali diyalog üzerinden ilerliyor. Kavur’un kendini anlattığı derleme cümleler, mektuplar, kazandıkları ve kaybettikleriyle tüm çatışmalarını anlattığı yaşadığı monologlar var filmde. Bir yandan da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanından alınan epigraflarla dört parçaya bölünüyor film. Filmin anlatım dilinde uygulamaya çalıştığın fikirleri, sözsel ve görsel dünyayı biraz anlatabilir misin? Edebiyatın filmle birleşmesi sürecinde seçimlerin nasıl gerçekleşti?

Ben birbiriyle konuşan iki karakter yaratmaya çalıştığım kadar kendi içinde de konuşan, bir şeyler hissettirmeye çalışan, bunun için kendi küçük evrenini kurmaya çalışan bir film yapmak istedim. Tanpınar ve metindeki edebi referanslar biraz bu noktada devreye giriyor aslında. Büyük bir Tanpınar hayranıyım. Ve Tanpınar ile Kavur’u birbirlerine çok benzetiyorum. Hayata bakışları, sanata bakışları, krizleri, kavgaları… Hepsi o kadar benziyor ki. Ve aslında çok ayrı sosyolojik tabakalardan gelseler de kendi hayat serüvenlerinde verdikleri mücadeleler o kadar aynı ki… Bu beni çok etkilemişti. Dolayısıyla az önce de dediğim gibi ben Tanpınar ve Kavur’u aynı kurmaca evrenin bir parçası olarak gördüm bu filmin yapım sürecinde. Kavur’un yaşadıkları, Huzur’dan cümleler, şiirler, hepsi sadece benim bazı şeyleri daha iyi anlama çabama eşlik ettiler. Günümüzü Kavur gibi görmeye çalışmak, onun gibi anlamaya ve Tanpınar gibi anlamlandırmaya uğraşmak filmin hem biçimsel hem de sözsel dünyasını kurdu diyebilirim.

Genç kadın “bir filmi anlamamız gerektiğini onu hissetmemiz gerektiğini ilk onun filmlerinde anladım” diye bir ifade kullanıyor. Bazı filmler bizde bıraktığı hisle bir süre yaşamaya devam eder. Hem Kavur’un hem de genç kadının filmin süresince yaptığı yolculuk hissiyatı sanki onlarla birlikte sürükleniyormuşum gibi benimle uzun bir süre yaşadı. Sen izleyicileri hangi hislerle karşılaştırmak istedin, beraberinde nerelere götürmek istedin? Ya da böyle bir amacın var mı?

Ne güzel bunu duymak. Aslında ben net bir şekilde öyle bir amaç gütmesem de film bir şekilde kendi duygu dünyasını oluşturuyor. Bunu tam anlatabilir miyim bilemiyorum ama deneyeyim: Bana bu filmi yaptıran bazı hisler var; Kavur’un yalnızlığı, hüznü – hatta sadece Kavur’un da değil, bu herhangi bir insan da olabilirdi. Bu hüzün, bu yalnızlık ancak hiç kaybedilmeyen umut ve mücadele isteği beni Kavur’un hikâyesini anlatmaya itti. Ancak film son hâlini alıp bittikten sonra ben de edilgen bir pozisyona geçmeyi seviyorum. Salonda izleyici ile birlikte filmi tekrar keşfetmeye çalışmak, aynı veya çok farklı şeyler hissetmek, hatta bunları daha sonra konuşmak birbirimizi dinlemek bana çok iyi geliyor. Sanırım bu çocukluktan kalma bir refleks, hâlâ sinema salonunun o büyülü gücüne kendimi kaptırmak istiyorum; gösterilen film benim filmim de olsa.

Kavur filmi için kurmaca belgesel diyebiliriz. Birbirlerine paralel olarak ilerleyen kurmaca ve gerçeklik dünyası, iki insanın kendilerine kök olabilecek bir yer, uğraşı, kişiler, zaman ve mekân arayışları içerisinde yolculuk temasının önemini belirginleştiriyor. Neyi aradığından çok da emin olmayan iki insanın belirsiz dünyasını çerçevelerken kesin olarak yapmaktan kaçındığın bir şey oldu mu?

Oldu. Tam da dediğin gibi, neyi aradığından emin olmayan iki karakter aslında ikisi de. Dolayısıyla neyi aradığından çok aramanın kendisinin kıymetli olduğunda karar kılıyorlar ve aynı noktada buluşuyorlar. Bu benim de durduğum noktaydı filmi yaparken, daha doğrusu, metni yazarken. Örneğin filmlerine neredeyse hiç uğramadık veya hayatında birçok kişinin duymayı beklediği birçok magazinsel hikâyeye hiç girmedik. Filmi belki duygusal olarak çok daha dramatik bir yere taşıyabilecek, Kavur’un zor dönemlerine neredeyse hiç girmedik. Çünkü benim için o olayların tek başına bir önemi yoktu. Benim için önemli olan Kavur’un o olaylarla nasıl mücadele ettiğiydi. Burada öyle güçlü bir kişilik örneği var ki; asla mücadeleden vazgeçmeyen, ne kadar umutsuz olursa olsun o arayıştan hiç vazgeçmeyen biri Ömer Kavur. Dolayısıyla tek başına herhangi bir olayın ne bizim filmimizin anlatısına ne de benim tanıdığım ve anlatmak istediğim Ömer Kavur’la hiçbir ilgisi yoktu.

Hem kökünde yaşayan hem de başka coğrafyaların, sınırların imkânı peşine düşen iki karakter birbirinin başka bir zamansal düzlemde eşlikçisi ve yol arkadaşı hâline geliyorlar. Yalnızlık duygusu ve başkalarının hikâyelerindeki mağlubiyetleri bir araya getirirken senin üretim sürecin ve kişisel yaşamın bu durumdan nasıl etkilendi?

Bu film benim için de bir keşif yolculuğuna dönüştü açıkçası. Kavur benim için de bir yol gösterici oldu. En başta, yalnızlığın o kadar da korkulacak bir şey olmadığını öğrendim örneğin. Ya da yaşadığımız ülkeye birazcık olsun ait hissedebilmenin yeni yollarını keşfetmemi sağladı. Çünkü Kavur da ömrü boyunca bu soruların peşinde koşmuştu. Dolayısıyla aslında ben de o iki insanın diyaloğunun bir parçası olarak görüyorum kendimi.

Ömer Kavur’un tüm insani yönünü zaafları, zayıflıkları, güçlü yanları ve tutkularıyla görüyoruz. Kendine bu kadar şeffaf bakabilen ve bir o kadar da gizemli durabilen birinin izleriyle karşılaşmak sana nasıl bir bakış açısı sağladı?

Bu gerçekten garip bir durum. Şöyle anlatayım: Kavur kendi arkadaş çevresinde ketum olarak bilinen, konuşmayı, anlatmayı sevmeyen, içine kapanık olarak nitelenen biri genelde. Ben de araştırmaya girişmeden önce okuduklarımla, duyduklarımla böyle biliyordum. Ama daha sonra, araştırma derinleştikçe gördüm ki, aslında hiç öyle değil. Öncelikle kendisine o kadar dürüst ki. Tüm güçlü yanlarını da tüm zayıflıklarını da o kadar iyi çözmüş, bunlarla kavga etmiş ve hep sorgulamış… Bunu yaparken de aslında sürekli konuşmuş. Biz 30 yıl boyunca verdiği tüm röportajları çok az eksikle derledik. Ve orada gördüğüm şuydu: Kendisini, mücadelesini, iç dünyasını o kadar açık şekilde anlatıyor ki! Ancak bir yandan röportajlar da yapıyorduk ve ben orada sessizliğine dair aynı cümleleri duymaya devam ediyordum. Bu önceleri çok kafa karıştırıcıydı. Daha sonra anlam kazandı bu durum bende. Kavur yalnızlığı seçmişti. Suskun, içine kapanık veya söylendiği gibi mutsuz değildi. Sadece kendi dünyasındaydı. Yeri geldiğinde sözünü sakınmadan her şeyi konuşuyor ve arayışına bir şekilde devam ediyordu. Bu dirayet ve öz-bilinç beni hâlâ çok etkiliyor.

Ömer Kavur çoğu zaman kendisinden değil; çevresinde olan bitenden, etrafındaki insanlardan bahsediyor. Kavur kendi etraflarında dönen, aynı zamanda etraflarındaki kalabalığın arasından dışa bakabilmek için sürekli “dünyada ne kadar pencere olduğunu” arayan biri. Bu yanıyla filmde bir aidiyetsizlik düşüncesi kuvvetle ortaya çıkıyor. Filmin sürekli bir bakış arıyor, boş sokaklara, terk edilmiş manzaralara, yıkılmış evlere bir mesafeden bakıyor. Bir hikâyenin içine doğru zihinsel yolculuğa çıktığımız bu filmin üretim sürecinde ve sonrasında senin zihnin nasıl ve ne yönde etkilendi?

Aslında ben de bu iki karakterle aynı yere vardım. Mesele neyi aradığımız değil, arayışın kendisi. Yolda olma hâli. Bu bana sanırım eskiden bu kadar da sahip olmadığım bir mücadele gücü veriyor hayata karşı.

Bir Ömer Kavur belgeseli izliyoruz… “Sadece üretmek istiyorum” ve “birine bile film çekme hevesi verdiysem ne mutlu” diyen bir kişinin hikâyesini anlatırken onun herhangi bir üretiminin adını anmadan film yapmandaki odak noktan neydi? Ve bunu nasıl başardın?

Aslında bu biraz az önce açıklamaya çalıştığım şeyle alakalı. Onun yaşadığı olayların tek başına veya çektiği filmlerin tek başlarına bir şey ifade etmediği üzerine kurdum ben metni. Bunu değersizler anlamında söylemiyorum (ki zaten böyle bir şey söylemem mümkün olamaz) ancak hayatındaki genel akış ile alakalı bir şey kastediyorum. O kadar yekpare bir ömür ki… Çocukluğundan ölümüne kadar hiç bitmeyen bir hüzün örneğin… Ya da bebeklikten başlayan yalnızlığı. Örneğin onun bir röportajındaki cümlesiyle: “Ben hep aynı filmi yapıyorum.” Hayatını bu kadar bütünlüklü, kesintisiz ve yekpare yaşayan biri için filmlerinden görüntüler kullanmanın, “şu tarihte bu filmi, şu şu oyuncularla çekti” demenin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum.

İçinden geçip gittiğimiz zaman, hem kendi hakikatimizi hem de başkalarının hakikatini tanımlamamızda ve anlamlandırmamızda en büyük etken. “Zamanın ruhu” bir şeylerin gölgesi altında yaşamayı ve kalmayı bize kabul ettiren bir tanım. Sınırlarını zorlayan ve kendilerini sorgulayan ve bir kararın hükmüne katlanmayıp kendine ait olanı aramaya çalışan iki insanı karşılıklı konuşturuyorsun. Tam da bir Ömer Kavur filmi karşılaşmalar ve hesaplaşmalar görüyoruz. Zaman ve mekân kavramını yıkan bu sohbeti tasarlarken, bitirdikten sonra sen nelerle karşılaştın, içerisine girdiğin hesaplaşmalar oldu mu?

Kesinlikle oldu. Bu arada bu bence her filmde yaşanacak bir şey, bu filme özel de değil sanırım. Ancak bu film özelinde en çok kafamı karıştıran, hatta allak bullak eden şey, her şeyi anlamlandırmaya çalışmanın ne kadar zor olduğu olmuştu. Hani filmin sonunda kadının dediği şey var ya: “Buradayım işte…” Biraz bunu kastediyorum. “Buradayım, yaşıyorum; her şeyi anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak, her sorunun üstesinden gelmeye çalışmak ne kadar da yorucu! İnsan sanırım biraz durmayı ve kendisini akışa bırakmayı bilmeli” diye düşünmüştüm. Bu benim filmle birlikte, o metni yazarken veya o uçsuz bucaksız bozkırlardaki yolculuklarda kendi içimde yaşadığım en net çatışmaydı.

Senin favori Ömer Kavur filmin hangisi?

Ben her zaman büyük bir Gizli Yüz fanı oldum. Ancak tam bir Ömer Kavur filmi olduğu için, kendisini gerçekten açtığı için, iç dünyasına girebilmemizi sağladığı için Gece Yolculuğu’nu da apayrı seviyorum.

Son olarak ufukta anlatılacak yeni hikâyeler var mı? Hangi yönetmenin, hangi kitabın ya da hangi müzik parçasının peşine düşeceksin?

Evet var, ancak bu sefer bir kurmaca ve çalışmalarına başladık.

0
5282
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage