
Başrolünde Emmy ödüllü Zendaya’nın yer aldığı ve A24 ortak yapımı olan HBO Original drama dizisi Euphoria’nın üçüncü sezonunu 13 Nisan’da HBO Max’te yayımlanacak.
Emmy adayı ve DGA Ödülü sahibi Sam Levinson’ın yaratıcısı, senaristi, yönetmeni ve yürütücü yapımcısı olduğu dizisinin kadrosunda; Zendaya, Hunter Schafer, Eric Dane, Altın Küre adayı Jacob Elordi, Emmy adayı Sydney Sweeney, Alexa Demie, Maude Apatow, Emmy adayı Martha Kelly, Chloe Cherry, Adewale Akinnuoye-Agbaje ve Toby Wallace yer alıyor. Sekiz bölümden oluşan yeni sezon, her hafta yeni bölümleriyle izleyicilerle buluşacak. Euphoria, HBO tarihinin en çok izlenen yapımlarından biri olurken, ilk iki sezonuyla toplam 25 Emmy adaylığı ve 9 ödül kazandı.
M.K. Perker’in alışılmış sergi formatlarını ters yüz eden, canlı ve tekrarı olmayan performatif sergisi “LIVE”, 27 Ocak-28 Şubat tarihleri arasında Pilot Galeri’de sanatseverlerle buluşacak.
“LIVE”, Pilot Galeri’yi, bir sergi mekânı olmaktan çıkararak bir deneyim alanına dönüştürüyor. M.K. Perker, beş hafta boyunca eserlerini, galeride, izleyicinin gözleri önünde üreterek, seyirciyi tamamlanmış işlerle değil, üretimin kendisiyle karşı karşıya bırakıyor.
Boş çerçeveler zamanla dolarken, mekân loşluktan aydınlığa ilerliyor. İzleyici yalnızca bakmıyor; bekliyor, tanıklık ediyor, sürecin parçası hâline geliyor. Her ziyaret, M.K. Perker’in üretimiyle ve üretim sürecindeki varlığıyla karşılaşılan, tekrarı olmayan bir ana dönüşüyor. Bu yönüyle “LIVE”, performatif, kendine meydan okuyan ve “tersinden” işleyen bir yapıya sahip: sonuçtan değil, oluş hâlinden besleniyor. Sergi süresince her gün galeride bulunacak Perker, sanatseverleri farklı bir yaratım anıyla karşılıyor. Bu karşılaşmalar sayesinde sergi, sabit bir zaman dilimine değil, birbirine karışan zaman akışlarına yayılıyor. Aynı sergiye iki kez gelen izleyici, kaçınılmaz olarak iki farklı ana, iki farklı sürece tanıklık ediyor. Canlı çizim süreci, sanatçının arkasında yer alan büyük bir ekran aracılığıyla gerçek zamanlı olarak izlenebiliyor. Böylece izleyici, bir eserin nasıl oluştuğunu uzaktan değil, doğrudan ve eş zamanlı olarak deneyimliyor.
“Yapay zekâ programları ile hızla üretilen ve tüketilen imgeler dünyasında, el ile üretmenin nerede durduğuna dair bir sorgulama da içeren 'LIVE', sanat üretiminin 'sonuç' odaklı algısını sorguluyor. M.K. Perker, izleyiciyi hazır bir eserle değil, düşüncenin, hatanın, karar anlarının ve yaratımın ham enerjisiyle baş başa bırakarak, sanatı bir 'eylem' ve 'anda olma' deneyimi olarak tanımlıyor. 'LIVE' sergisinde ziyaretçi, yaratımın sessiz ortağı, zamanın tanığı hâline geliyor. Sanatçının konsantrasyonunun yoğunluğunu, bir çizginin doğuş anını, bir fikrin kâğıt üzerinde şekillenişini izliyor. Sanatın görünmeyen kapılar ardında üretilen 'sihrini' değil, 'emek' ve 'kararlılık' ile şekillenen samimi ve benzersiz ilişkisini merkeze alıyor. Çizgi roman ve illüstrasyon dünyasında uluslararası bir tanınırlığa sahip olan M.K. Perker, bu sergisiyle, cesur bir meydan okuma gerçekleştiriyor. Uzun yıllara yayılan titiz atölye pratiğini, kamusal alana taşıyarak ve izleyiciye açarak, mahremiyet ve performans, planlama ve doğaçlama arasındaki gerilimi görünür kılıyor. 'LIVE', Perker'in zengin imge dünyasının, duru bir 'yapım süreci' performansına dönüşümünü imliyor.
Sanatçı, izleyiciyi ütopik ve distopik anların, kargaların, kuşların, balıkların, dev tavşanların, sokakların ve rüyaların iç içe geçtiği anlara davet ediyor. Goya resimleriyle, siber-punk literatürün yan yana geldiği bu zihin haritasında izleyici, sanatçının çizdiği beyaz tavşanları takip ederek yolunu bulmaya çalışacak. Mad Max çöllerinden, renkli uzay yaratıklarına, New York metrolarından İstanbul kedilerine bu gizemli ve çok katmanlı dünya, "LIVE" sergisinde, izleyici önünde ilerleyen, canlı bir yolculuğun kendisi hâline geliyor.
Bu deneyimin mekânsal kurgusu, Mozaik Design iş birliğiyle galerinin ruhuna nüfuz eden özel bir tasarımla şekilleniyor. Sergi süresince mekân, üretim ilerledikçe dönüşüyor; ışık, yerleşim ve atmosfer değişiyor. Mozaik’in mekâna yayılan tasarımı, izleyicinin dikkatini sürece odaklayan, sakin ama yoğun bir izleme hâli yaratıyor. Sergi, yalnızca eserlerle değil, mekânın kendisiyle de canlı bir organizma gibi nefes alıyor.
Serginin beş haftaya yayılan sürecinde, JDE Peet’s Türkiye bünyesindeki L’OR Espresso, sunduğu ikramlarla LIVE sergisine katkıda bulunuyor. Bu eşlik, galeride geçirilen zamanı destekleyen tamamlayıcı bir deneyim sunuyor.
Sergi, tüm eserlerin tamamlandığı ve bir arada görülebilecekleri bir final günüyle sona ererken, geride zamana yayılmış, katmanlı ve kolektif bir hafıza bırakıyor.”
Apaçık Radyo’nun gençlerin dünyanın gidişatında daha etkin bir rol üstlenmesi, kendi alanlarını ve fırsatlarını daha güçlü biçimde kurabilmesi gerektiğine olan inançla düzenlediği “Açık Alan” programı için başvurular başladı.
İlki 25 yıl önce düzenlenen program yarışması yeniden hayata geçiriliyor. Bu kez, o gün mikrofon başına davet edilen gençlerden bir sonraki kuşağı “Açık Alan” kapsamında oyuna çağırıyor. Bu çağrının amacı; gençlerin kendilerini, dünyaya bakışlarını ve en geniş anlamıyla sosyal, kültürel, siyasal ve sanatsal arzularını geniş kitlelerle paylaşabilecekleri bir yayın alanı açmak.
Yarışmaya katılmak için Apaçık Radyo’dan genç olmak yani 13 Kasım 1995’ten sonra doğmuş olmak gerekiyor. Başvuru sürecinde iletilen yazılı program önerileri jüri tarafından değerlendirilecek. Ön elemeyi geçen proje sahipleri Apaçık Radyo stüdyolarında demo kayıtlarını hazırlayacak. İkinci değerlendirme aşamasının ardından seçilen yarışmacılar, 2026 Şubat ayında başlayacak yeni yayın döneminde Apaçık Radyo’da olacaklar.
"Açık Alan" için ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Scarlett Johansson’un yönetmen koltuğuna oturduğu, usta oyuncu June Squibb’in başrolünde yer aldığı Müthiş Eleanor filmi, 23 Ocak’ta vizyona girecek.
Oscar’a iki defa aday gösterilen ünlü oyuncu Scarlett Johansson, dünya prömiyerini 2025 Cannes Film Festivali’nde yapan Müthiş Eleanor (Eleanor the Great) ile yönetmenliğe etkileyici bir başlangıç yapıyor. Filmde 96 yaşındaki usta oyuncu June Squibb’e Erin Kellyman ve Chiwetel Ejiofor eşlik ediyor.
“Büyük bir kaybın ardından Florida’dan New York’a taşınan 93 yaşındaki Eleanor, yeni hayatına uyum sağlamaya çalışırken tesadüfen katıldığı bir destek grubunda karmaşık bir sürecin içine girer. Dikkat çekmek için paylaştığı bir hikâye, genç bir gazetecilik öğrencisinin yoğun ilgisini beraberinde getirince, Eleanor beklenmedik sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır.”
Yönetmen: Scarlett Johansson
Senaryo: Tory Kamen
Oyuncular: June Squibb, Erin Kellyman, Chiwetel Ejiofor
Yapımcı: Scarlett Johansson, Jessamine Burgum, Kara Durrett, Keenan Flynn, Jonathan Lia, Celine Rattray, Trudie Styler
Görüntü Yönetmeni: Hélène Louvart
Kurgu: Harry Jierjian
Tür: Dram
Yapım Yılı: 2025
Süre: 98 dk.
İthalat & Dağıtım: Bir Film
Habip Aydoğdu’nun “Bir Rengin Tanıklığı” başlıklı kişisel sergisi 22 Şubat’a kadar Brieflyart Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
“Habip Aydoğdu; askerliği dönenimde Mardin’in Nusaybin ilçesinde eserlerini üretirken, malzemesi olmadığından resimlerini dolmakalem ve kırmızı ıstampa mürekkebiyle yapar. Belki de bu yüzden, başlangıçta yoklukla bağdaştırır kırmızıyı. Belki bu hem sanatçının kişisel tarihinden hem de ülkenin kaderinden bir ayrıntıdır.
Rusya’dan Malevich, Amerika’dan Rothko için siyah; Fransa’dan Yves Klein için mavi ne ise Türkiye’den Habip Aydoğdu için de kırmızı odur.
“Habip Kırmızısı” yokluktan doğan rastlantısallıkla hem kendinin hem mecazın ifadesidir. Kırmızı Aydoğdu’nun eserlerinde, isyanın, aşkın, göçün, savaşların, sevginin, huzurun, huzursuzluğun, gururun, gücün, gizemin rengine dönüşür.
O yüzden bir rengin tanıklığından ya da Habip Aydoğdu’nun bir renginin tanıklığından söz edilecekse o renk önce kırmızıdır: Istampa kırmızısı, koyu kırmızı, kan kırmızı, Sonra ardına siyahı katan bir kırmızı.
Habip Aydoğdu’nun resimlerinde renk ve boşluk onun ressamca bakışını anlatır. Boşluk ne kadar kuşatıcı bir alan, yaşanmamış bir zaman ve varlığın ötesi, sözlük anlamı dışına taşan bir kavram ise; renk o kadar şimdi ve burada olan, sadece kendinin değil insana dair zihnin ve duyumun her tonunu anlatma gücüne sahip, boşluğun içinde ama aynı zamanda boşluğu yutan bir fenomendir.”
Künye:
1. Deniz, 140 x 200 cm, Tuval üzerine akrilik, 2017
2. İlk Kıble (Beytülmakdis) (ikili), 120 x 180 cm, Tuval üzerine akrilik, 2016
3. Gazze, 50 x 50 cm, Tuval üzerine akrilik, 2024
4. Tevekkül, 50 x 50 cm, Tuval üzerine akrilik, 2024
5. Virusten beteri, 200 x 140 cm, Tuval üzerine akrilik, 2020
Dr. Tina Rae’nin yazdığı, Jessica Smith’in resimlediği gençler için ruh sağlığı, esenlik ve kişisel bakım üzerine bir yol gösterici niteliğindeki İyi Olmamakta Bir Sorun Yok – Sağlık ve Esenlik Rehberi, Güneş Turhan’ın çevirisiyle Martı Çocuk Yayınları’ndan çıktı.
Bu gösterici rehber; daha mutlu, dengeli ve sağlıklı hissettirecek ilham verici fikirlerle dolu. Sayfalar arasında hem günlük yaşamda kolaylıkla uygulayabilecek pratik öneriler hem de okurun yolculuğuna eşlik edecek sakinleştirici, destekleyici bilgiler yer alıyor.
“İster kendinizi iyi hissedip bu duyguyu korumak isteyin, ister zor bir dönemden geçip desteğe ihtiyaç duyun… Bu kitap tam size göre!”
Beykoz Kundura bünyesinde yer alan Kundura Sinema, sinema tarihinin restore edilmiş beş önemli klasiğini bir araya getiren “Kundura Klasikleri: Sinemanın Zamansız Hikâyeleri” seçkisini 24 Ocak-21 Şubat tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşturacak.
“Kundura Klasikleri: Sinemanın Zamansız Hikâyeleri” seçkisi, sinemayı yalnızca bir anlatı biçimi olarak değil; hafıza, hatırlama ve yeniden düşünme pratiği olarak ele alan bir karşılaşma alanı sunuyor. Seçkide; Stanley Kubrick’in ışıkla örülmüş bir yükseliş ve çözülme anlatısı, Alfred Hitchcock’un suç, arzu ve ahlaki yargı arasındaki gerilimi mahkeme salonuna taşıyan gotik draması, Billy Wilder’ın Hollywood mitolojisini tersyüz eden karanlık başyapıtı, Joseph L. Mankiewicz’in aile ve iktidar ilişkileri etrafında şekillenen sert melodramı ve yine Kubrick’ten modern sinemanın en tartışmalı klasiklerinden biri bir araya geliyor.
Barry Lyndon, The Paradine Case, Sunset Boulevard, House of Strangers ve Lolita; farklı dönemlere ve anlatı dünyalarına ait olsalar da bireyin arzuları, toplumsal yapı, iktidar, tutku ve kayıp etrafında şekillenen ortak sorularla kesişiyor. Restore edilmiş kopyalarıyla beyaz perdede yeniden hayat bulan bu filmler, sinemayı geçmişe ait bir hatıra değil; bugünle konuşan canlı bir düşünme alanı olarak ele alıyor.
“Kundura Klasikleri: Sinemanın Zamansız Hikâyeleri” seçkisi hakkında detaylı bilgiye ve programa buradan ulaşabilirsiniz.
Galerist ile Galeri Nev’in iş birliğinde, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin (KTSM) desteğiyle düzenlenen “Kayada Büyüdüm Ben” başlıklı sergi, 21 Şubat’a kadar Galerist’te sanatseverlerle buluşuyor.
2024 yılında Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde gerçekleşen “Bir Denizkestanesinin Anıları”nın ardından kurgulanan sergi, Melike Abasıyanık Kurtiç’in eserlerini; onun düşünme biçimi, form anlayışı ve malzemeyle kurduğu ilişkiyle örtüşen sanatçıların üretimleriyle bir arada sunuyor. “Bir Denizkestanesinin Anıları”, sanatçının pratiğini içe doğru yoğunlaşan, katmanlı bir üretim alanı olarak ele alırken, “Kayada Büyüdüm Ben” bu evrenden taşan biçimlerin ve düşünsel yönelimlerin başka sanatçıların pratiklerinde nasıl yankılandığını araştırıyor.
Abasıyanık, yazılarında deniz kestanesinin dikenlerinde, kabuğun iç mekânında, taşın dokusunda, evrensel bir bilinçaltı aradığından söz ediyor. Dolayısıyla sanatçıları bu ortak bilinçaltının derinliklerini keşfetmeye, Melike’yi büyüleyen o karanlığın mağarasında buluşmaya, birbirlerine köklenmeye davet ediyor.
“Kayada Büyüdüm Ben”, seramiklerini, sayısız desen, suluboya, fotoğraf ve yerleştirme ile besleyen ve bu malzemelerin birinden diğerine sürekli tercümeler yapan Abasıyanık ile, pratiklerinde farklı kanallarda derinleşen sanatçıları bir araya getiriyor. Deniz Aktaş, Ece Bal, Gökhun Baltacı, İlhan Berk, Zeynep Kayan, Thiago Rocha Pitta, Anıl Saldıran, Johanna Seidel, Elif Uras ve Burcu Yağcıoğlu’nun eserlerini bir araya getiren seçki, İlhan Berk’in daktilosundan dökülen mısralarla, Abasıyanık’ın bir başka kutsalına, yani edebiyata doğru da genişliyor. Böylece izleyiciler seramiğin kimi zaman zanaatkarlara mahsus değerlendirilen malzemesinin zenginliği ile tanışıyor, tüm açılımlarını deneyimliyor.
Sergide yer alan pratikler, hiyerarşik bir merkez–çevre ilişkisi kurmaktan ziyade, her birinin kendi dilini ve özerkliğini koruduğu çoğul bir karşılaşma zemini oluşturuyor. Bu karşılaşmalarda diğer sanatçıların üretimleri, Melike Abasıyanık Kurtiç’in işlerinde belirginleşen mükerrerlik, döngüsellik ve yineleme fikriyle ilişki kuruyor; kimi zaman biçimlerin birbirine yaklaşan hatları, kimi zaman imgesel akrabalıklar ve görsel mimikler aracılığıyla onun dünyasına eklemleniyor. Yineleme burada yalnızca takıntı ya da obsesyonun bir tezahürü olarak değil; formun kendi içine kıvrılarak çoğaldığı, küçük sapmalarla yön değiştirdiği ve anlamın sessizce hareket ettiği bir düşünme alanı olarak beliriyor.
Künye:
1. Melike Abasıyanık Kurtiç İsimsiz, 1973 Seramik, sırlar 23 x 25 x 23 cm Abasıyanık Ailesi ve Galeri Nev’in izniyle
2. Melike Abasıyanık Kurtiç İsimsiz Seramik, sırlar 36 x 27 x 37 cm Abasıyanık Ailesi ve Galeri Nev’in izniyle
3. Melike Abasıyanık Kurtiç İsimsiz (Çift yüzeyli düzenleme), 2012-2013 Deniz yosunları ile pirinç kâğıdı üzerine kolaj 90 x 70 cm Abasıyanık Ailesi ve Galeri Nev’in izniyle
Booker Ödüllü yazar Anne Enright’ın köklerinden kaçmak isteyenlerle geçmişine sıkışıp kalanların hikâyesini anlattığı romanı Çitkuşu, Mert Doğruer’in çevirisiyle Delidolu’dan çıktı.
Çitkuşu’nda üç kuşak kadının iç içe geçmiş hayatları üzerinden sevginin, yalnızlığın ve travmanın nasıl miras kaldığını anlatıyor. Bireyin yalnızlıkla bitmek bilmeyen savaşına, aile olmanın zorluklarına ve geçmişten miras kalan tüm gerçekliklerimizle hayatta var olma biçimlerimize dokunan bir roman.
Yalnızlığıyla ayakta durmayı öğrenmiş bir anne: Carmel. Onun duygusal yükleriyle büyüyen, kendi sesini arayan bir kız: Nell. Şiirleriyle belleklere kazınan, eylemleriyle ailesinde derin yaralar açan bir dede: Phil. Carmel, geçmişin izlerinin ağırlığında yaşarken, Nell için evden gitmek bir kaçış değil, hayatta kalma mücadelesi hâline gelir. Phil'in açtığı yaraların gölgesinde şekillenen bu anne-kız ilişkisi, bugünün dünyasına fazlasıyla tanıdık gelen bir dille hem karakterler hem de okur için sessiz bir gerilimden sarsıcı bir yüzleşmeye dönüşür.
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası (İDSO), 16 Ocak’ta Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda gerçekleştirilecek konserde dünyaca ünlü viyola virtüözü Timothy Ridout’u ağırlayacak.
DenizBank’ın 21 yıldır desteklediği İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası (İDSO), yeni yılın ilk konserinde klasik müzik repertuvarının seçkin eserlerini müzikseverlerle buluşturacak. İngiliz viyola solisti Timothy Ridout’un sahnede olacağı konserde Vaughan Williams’ın “Viyola İçin Süit” eseri ile Beethoven’ın “Sekizinci Senfonisi”, şef Raoul Grüneis yönetiminde seslendirilecek.
Uluslararası Lionel Tertis Viyola Yarışması’nda birincilik ödülüne layık görülen Timothy Ridout, teknik ustalığı ve yorum gücüyle dikkat çekiyor. Sanatçı, konserin ilk bölümünde İngiliz besteci Vaughan Williams’ın Viyola İçin Süit adlı eserini seslendirecek. Henüz sekiz yaşındayken viyola ile tanışan Vaughan Williams’ın bu çalgı için ürettiği en değerli eserlerden biri olan süit, viyolanın zengin tını dünyasını dinleyiciyle buluşturacak.
İDSO DenizBank Konserleri kapsamında gerçekleştirilecek bu özel akşamın ikinci bölümünde ise Ludwig van Beethoven’ın dokuz senfonisinden en kısa ve en neşeli senfonisi olan “Sekizinci Senfoni” müzikseverler ile buluşacak. Orkestra, bu enerjik ve esprili yapıtı deneyimli şef Raoul Grüneis yönetiminde yorumlayacak.
Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.