
Yazar Yekta Kopan ve yönetmen Lerzan Pamir’in imzasını taşıyan müzikli oyun Hişt Hişt!, 31 Ocak Cumartesi günü saat 15.00’te İş Kuleleri Salonu’nda izleyicilerle buluşacak.
Hişt Hişt! oyunu, ismini usta yazar Sait Faik Abasıyanık’ın öyküsünden alıyor. Bugüne dek 15 farklı çocuk oyununu 157 kez sahneleyen İş Sanat’ın yeni oyunu Hişt Hişt!, Abasıyanık’ın doğa sevgisine dikkat çekiyor. 31 Ocak Cumartesi günü ilk kez izleyicileriyle buluşacak oyun, sezon boyunca sahnelenecek.
Oyunda; Efe, Defne, Nil ve Bulut, öğretmenleri Aslı ve Mert ile çıktıkları kamp gezisinde gizemli bir ses duyarlar: “Hişt Hişt!” Sesin izini süren kahramanlarımız, rüzgârın, kuşların ve doğanın sesine kulak verirken, ormanda piknik yapan Hin ve Sin ile karşılaşırlar.
“Bu oyunu yazarken çocukları doğa sevgisi ve çevre bilinciyle buluşturmak istedim; ama bunu ders verir gibi değil, oyun oynar gibi yapmayı tercih ettim,” diyen Yekta Kopan, oyunun ilhamını Sait Faik’in fısıltısından ve doğaya duyduğu derin saygıdan aldığını söylüyor. Lerzan Pamir ise şunları söylüyor: “Hişt Hişt! bizim için sadece eğlenceli bir sahne oyunu değil; müziğiyle, danslarıyla ve rejisiyle yarınlara umutla bakan bir dünya kurma çabasıydı. Tüm çocukları bu rengârenk doğa serüvenine ortak olmaya, bu fısıltıya kulak vermeye çağırıyoruz.”
Decollage Art Space’in gelenekselleşen sergi serisi “ODAK 2025”, bu yıl “Yansıma” teması ile 13 Ocak-1 Mart tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak.
Yansımayı farklı anlatılarla ele alan sergi; çeşitli malzeme, biçim ve görsel dillerle çalışan 33 sanatçıyı bir araya getiriyor. Sergide; Ahsen Küçükçalık, Aliye Yıldız, Berk Ergül, Betül Onganaşçı, Candeniz Gönen, Cenk Macar, Eren Kenar, Ersay Can Demirbolat, Ezgi Özkılıç, Gizem Yücelen, Handan Korkmaz, Hilal Topkan, İrem Esra Gökalp, Kaan Kaya, Melis Alabıyık, Mira Sert, Modilda, Murat Özce, Nahide Akyol, Nida Nur Erdoğan, Onat İskenderkaptanoğlu, Pelin Bulu Yılmaz, Pınar Hüseyinoğlu, Pınar Polat, Serap İskender, Sibel Uslui, Su Başkan, Şevval Erdoğan, Tuğba Demirbaş, Umut Kartal, Utku Karagül, Yaren Yivli, Yusuf Murat yer alıyor.
“İnsan, dönüştürme eylemiyle varlığını somutlar.
Bu eylem, içsel arayışların yaratılan, sökülen ve yeniden inşa edilen nesneler ve mekânlarla buluştuğu bir dışavuruma dönüşür. Sanat da bu arayışın dili olur; düşünce ile madde, niyet ile rastlantı arasındaki gerilim, üretim sürecinde yeni anlamlar üretir. Tanıdık teknikler bazen irrasyonel ifadelere dönüşse de bu irrasyonellik insana özgü kabul edilir.
Görünürlüğün güç kazandığı bir kültürde yansıma yalnızca optik bir olgu değil, toplumsal bir müzakere alanıdır. ‘ODAK’ sergisi de buradan hareketle, yansımaları birer eylem olarak ele alıyor; görünmeyeni tartışmaya açıyor ve hem maddi hem toplumsal yapıları yeniden sorgulamamızı sağlıyor. Benlik ile dünya, görünen ile saklı olan arasında kurulan bu sürekli ilişki, sanat aracılığıyla yeniden yorumlanmayı bekliyor.”
Akira Mizubayashi’nin savaşın darmadağın edip müziğin birleştirdiği ruhlar üzerine yazdığı romanı Unutulmaz Süit, Şirin Etik’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
Mizubayashi’nin kahramanları, sınırları ve dönemleri aşan bir klasik müzik eserini andırırcasına sözcükleri notalara dönüştürüyor. Genç ve başarılı lutiye Pamina, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da aynı mesleği icra eden büyükannesi Hortense Schmidt’in izinden gitmektedir. Paris’te ünlü bir ustanın atölyesinde çalışmaya başlayan Pamina’nın ellerine bir gün Matteo Goffriller işi bir çello emanet edilir. Enstrümanı onarırken içinde 1945 Nisanı’nda yazılmış bir mektup bulan bu müzik tutkunu kadının yolu, büyük bir aşkın öznesi ve tanığı olan insanların hayatlarıyla kesişecektir.
“Hayır, hayat yeniden yaşanamaz… Aksine, bir kez yaşandı mı sonsuza dek yitirilir…”
Ferda Art Platform, çağdaş sanat ortamında koleksiyonerlik ve sanat üretimi arasındaki ilişkiyi odağına alan “Koleksiyoner & Sanatçı Buluşmaları” sergi dizisinin 5. edisyonunu 14 Şubat’a kadar sanatseverlerle buluşturacak.
Sanat yapıtının zaman içinde kurduğu ilişkileri görünür kılmayı amaçlayan sergi serisi, koleksiyonerler ile sanatçılar arasında süregelen diyalogu, üretim ve koleksiyon pratiği üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor. Yeni edisyonun eşleşmeleri şu şekilde; Mehmet Abbasoğlu - Fırat Engin, Nezih Barut - İrfan Önürmen, Altuğ Hacıalioğlu - Erinç Seymen, Emin Hitay - Ezgi Yakın, Ahu Serter - Super Linox.
Bu sergi formatında, koleksiyonerlerin kendi koleksiyonlarından seçtikleri bir eser, sanatçının güncel üretimi için bir başlangıç noktası oluşturuyor. Sanatçı, bu yapıta yanıt olarak ürettiği yeni işler aracılığıyla, pratiğinin zaman içindeki dönüşümünü, sürekliliklerini ve kırılmalarını görünür hâle getiriyor. Böylece sergi, geçmiş ile bugünü yan yana getiren, doğrusal olmayan bir anlatı alanı kuruyor.
“Koleksiyoner & Sanatçı Buluşmaları”, koleksiyonerliği yalnızca sahiplik üzerinden değil; tanıklık, eşlik etme ve uzun soluklu ilişki kurma pratiği olarak ele alıyor. Sergi, sanat dünyasında çoğu zaman görünmez kalan koleksiyoner–sanatçı ilişkisini kamusal alana taşıyarak, izleyiciye sanat yapıtlarının nasıl üretildiğini, korunduğunu ve zaman içinde nasıl anlam değiştirdiğini izleme imkânı sunuyor. Ferda Art Platform’un bu sergi dizisi, koleksiyon, üretim ve sergileme pratikleri arasındaki sınırları geçirgenleştirerek, çağdaş sanat ortamında ilişki temelli bir bakış açısı öneriyor. Sergi, izleyiciyi yalnızca eserlerle değil; bu eserlerin ardındaki süreçler, ilişkiler ve hafızalar üzerine düşünmeye davet ediyor.
Künye:
1. Super Linox
2. Erinç Seymen
3. Fırat Engin (sol), İrfan Önürmen (sağ)
4. Fırat Engin(sağ), Ezgi Yakın (sol)
Robert J. Coplan’ın psikoloji, nörobilim, kültürel antropoloji ve evrimsel biyoloji araştırmalarını bir araya getirerek tekbaşınalığın vaatlerine ve çelişkilerine odaklandığı kitabı Ben Yalnızım- Tekbaşınalığın Cazibesi ve Çıkmazları, Alev Bulut’un çevirisiyle Aganta’dan çıktı.
Ben Yalnızım, yaşadığımız gürültülü dünyada bizi kendimizle yeniden bağ kurmaya davet ediyor. Sosyalleşmek ile tekbaşınalık arasındaki denge noktasını bulmak için pratik öneriler sunan bu kitap, sadece on beş dakika yalnız kalmanın bile zihni nasıl tazeleyip yaratıcılığı harekete geçirdiğini, içedönükler ve dışadönüklerle ilgili yanlış bilinenleri, teknolojinin kendimizle ilişkimizi nasıl dönüştürdüğünü keşfettiriyor ve yalnızlıkla ilgili daha pek çok soru işaretine yanıt bulduruyor.
“Tekbaşınalık insan deneyiminin ayrılmaz bir parçası. Tıpkı insanlarla kurduğumuz bağlar gibi tekbaşınalıkla olan ilişkimiz de tatmin edici ve iyileştirici olabilir ya da bizi üzüntü ve kaygı döngülerine hapsedebilir. İster yalnızlıktan kaçıyor ister “ben zamanı”nın peşinde koşuyor olalım, yalnız başına geçirdiğimiz anların potansiyelini nasıl açığa çıkaracağımızı biliyor muyuz?”
Beykoz Kundura ve Institut Français ortaklığında hayata geçirilen İstanbul CinéCollective, ilk ya da ikinci uzun metrajlı kurmaca, belgesel ve hibrit film projelerini geliştiren sinemacılar için açık çağrısını duyurdu.
Uluslararası bir konuk sanatçı programı ve atölye çalışması olarak kurgulanan CinéCollective, 2026 edisyonunda İstanbul Film Festivali ve Köprüde Buluşmalar iş birliğiyle düzenlenecek. Program, Türkiye’den ve komşu ülkelerden sinemacıları bölgeden ve Fransa’dan profesyonellerle bir araya getirerek proje geliştirme süreçlerini ve bölgesel iş birliklerini güçlendirmeyi amaçlıyor.
Türkiye’den ve komşu ülkelerden yükselen sinemacıları Fransa’dan ve bölgeden önemli sinema profesyonelleriyle bir araya getiren İstanbul CinéCollective, proje geliştirme süreçlerini derinleştirmeyi ve bölgesel ölçekte iş birliklerini güçlendirmeyi amaçlıyor. Katılımcılar; birebir mentörlükler, grup çalışmaları ve kolektif değerlendirme oturumları aracılığıyla projelerinin sanatsal ve yapım aşamalarını geliştirme imkânı bulurken, ortak yapım ve uzun vadeli iş birlikleri için de yeni bağlar kuruyor. Geleneksel atölye yapılarının ötesine geçen İstanbul CinéCollective, katılımcılar arasında bir topluluk oluşturmaya ve paylaşım odaklı bir üretim ortamı yaratmaya odaklanıyor. Fikirlerin birlikte tartışıldığı ve zenginleştirildiği bu süreç, farklı ülkelerden sinemacılar arasında kalıcı ilişkilerin kurulmasını destekliyor. Program kapsamında belgesel ve kurmaca projeler için iki ayrı çalışma grubu oluşturulurken, tanınmış yönetmenlerin katılımıyla gerçekleşecek ustalık sınıfları (masterclass) tüm katılımcılara açık olarak planlanıyor.
İstanbul CinéCollective hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Bihrat Mavitan’ın “– Faruk, gene ben...” başlıklı kişisel sergisi 9 Ocak-14 Şubat tarihleri arasında Galeri Siyah Beyaz’da sanatseverlerle buluşacak.
“– Faruk Sade: Sen bu yaptıklarını beğeniyor musun Biko?
– Bihrat Mavitan: Acaba ben ne cevap verirdim? Tabii bunu bir duble rakısız konuşmamız mümkün değildi. Bir elimde kâğıt, bir elimde kalem bir elimde rakı. O kalemle kâğıda Faruk’u karalardım. Herhâlde on bir bin tane Faruk çizmişimdir. Yüzüne bakmam gerekmiyordu. Ve nedense hepsi Faruk oluyordu.
– Faruk Sade: Anladım...!!!
– Bihrat Mavitan: Çizgimle cevap vermeyi hep adet edinmiştim. Altı bin öğrencim oldu hepsi de Faruk’u tanıdı. Yani öğrencilerim de zengin oldu. Bu altı bin öğrencimin beş bini ismimi hatırlasa, dört bini telefonumu bulsa, üç bini telefon etse, iki bini geliyorum dese, bin tanesi gelse, bin kadeh Faruk eder.”
4 Şubat 1984’te galeriyle birlikte açılan ilk sergisinin ardından yirminci kişisel sergisini açan Bihrat Mavitan, Faruk Sade’ye sesleniyor. Kırk iki yıllık arkadaşlığın metaforik bir bakışı olarak okunabilecek sergide sanatçının farklı dönemlerine ait eserleri yer alıyor.
Künye:
1. 3 Mavili, 1995, tuval üzerine karışık teknik, 60 x 80 cm
2. Figür Alayı, 1998, tuval üzerine karışık teknik, 53 x 73 cm
3. Kurtlu Çerçeve, 1991, tuval üzerine karışık teknik, 55 x 75 cm
4. Omzu Kuş, 1992, mdf üzerine karışık teknik, 60 x 80 cm
Stephen King’in yaşamın hem mecazi hem de gerçek anlamdaki karanlık yanlarına inen 12 öyküsünden oluşan kitabı Karanlığı Seversin, Gökçe Yavaş’ın çevirisiyle Altın Kitaplar’dan çıktı.
King, yazarken “gündelik, sıradan hayatı geride bırakmanın coşkusunu” hissetmek istediğini söylüyor. Bu kitapta da kader, ölüm, talih ve gerçekliğin içinde her şeyin mümkün olduğu kıvrımlar üzerine kurulmuş yeni öyküleri okurlarıyla buluşuyor. Bu öykülerde yazar fanilik, şans ve gerçeklik üzerine hikâyeler anlatıyor.
Kitaptaki “İki Yetenekli Serseri” adlı öyküde uzun süredir bazı yeteneklerin ardında saklı kalan sırlar ortaya çıkıyor. “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası” kısa ve benzeri görülmemiş bir rüyanın onlarca hayatı altüst etmesini anlatıyor. “Çıngıraklı Yılanlar” Kujo’nun devamı niteliğinde bir öykü; yaşlı bir adam, biraz huzur bulmak için Florida’ya gidiyor ama orada şartları çok ağır, beklenmedik bir mirasla karşılaşıyor. “Rüya Görenler”, içine kapanık bir Vietnam gazisinin bir iş ilanına yanıt vermesi ve evrenin bazı köşelerinin keşfedilmemesi gerektiğini öğrenmesi üzerine. “Cevapçı” ise önsezinin iyi şans mı yoksa kötü şans mı olduğunu sorguluyor ve dayanılmaz trajedilerle dolu bir hayatın bile anlamlı olabileceğini hatırlatıyor.
Anıl Can Beydilli’nin yazıp yönettiği, Tülin Özen ve Nilperi Şahinkaya’nın rol aldığı Ballı Süt oyunu, prömiyerini 28 Şubat’ta Fişekhane Ana Sahne’de gerçekleştirecek.
Ballı Süt ile ilk defa bir tiyatro projesinde bir araya gelen Tülin Özen ve Nilperi Şahinkaya, oyununun prömiyeri için provalarını sürdürüyor. Ballı Süt, babaanneleri tarafından büyütülen ama yıllar içinde birbirlerinden uzaklaşmış iki kız kardeşin, geçmişle ve birbirleriyle yüzleşme hikâyesini anlatıyor. Oyun; yasın, travmanın ve büyümenin nasıl farklı şekillerde taşındığını; “güçlü olmak” ile “yalnız kalmak” arasındaki ince çizgiyi ve kardeşlik bağının zamanla nasıl dönüşebildiğini anlatıyor. Acıyla mizahın, sertlikle şefkatin iç içe geçtiği bu hikâye, seyirciyi iki kadının hayatına değil; kendi aile anılarına, kayıplarına ve yarım kalmış cümlelerine bakmaya davet ediyor.
Kardeşlerin çocukluklarında yaşadıkları büyük bir travma, her ikisinin de hayatını farklı yönlere savurmuştur: Derya (Tülin Özen) erken yaşta “güçlü olan”, her şeyi toparlayan, başkalarına yardım etmeyi seçen biri olurken; Asiye (Nilperi Şahinkaya) hayata daha fevri, daha kırılgan ve daha dağınık bir yerden tutunmuştur.
Oyun, üç farklı zaman diliminde ilerliyor. İlk sahne, 2002 yılının soğuk bir kış gecesinde Asiye’nin sarhoş şekilde Derya’nın kapısını çalmasıyla başlıyor. Asiye 27 yaşında kendine hâlâ bir düzen kuramamanın buhranını yaşarken, Derya kurduğu düzeni işletmeye çalışmaktadır. İkinci sahne, 2013 yılının bir yaz akşamında, Derya’nın kırkıncı yaşını kutladığı akşamdan kaçıp deniz kenarı bir bankta huzuru aramasıyla başlıyor. Derya inşa ettiği her şeyi yıkmak isterken, bu sefer Asiye onu düzene çağırıyor. Böylece iki kardeşin ortak geçmişi; çocukluk anıları, kaçınılan yas ve bastırılmış öfke üzerinden açılıyor. Son sahne ise 2022 yılında, babaannelerinin cenazesinde iki kız kardeş yılların yorgunluğu ile tekrar bir araya geliyor. Artık yetişkin bedenlerinde, çocukluklarına ve birbirlerine yeniden yaklaşmayı deniyorlar.
Prodüksiyonu Aksel Bonfil, Begüm Ertuğrul ve hikâyenin sahibi Önem Günal’ın üstlendiği Ballı Süt oyunu sezon boyunca izleyicilerle buluşacak. Oyunun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Künye:
Yazan ve Yöneten: Anıl Can Beydilli
Oynayanlar: Tülin Özen, Nilperi Şahinkaya
Yapım: Kadar, Cogito
Yapımcı: Begüm Ertuğrul, Önem Günal, Aksel Bonfil
Hikâye: Önem Günal
Proje Koordinatörü: Çağla Erdoğan
Yardımcı Yönetmen: Beril Çelik
Dramaturg: Tuğba Sorgun
Işık Tasarım: Yasin Gültepe
Projeksiyon Tasarım: Okan Temizarabacı
Oyun Asistanı: Ecem Yılmaz
Afiş Tasarım: BI Creative
Timurtaş Onan’ın, kırk yıla yayılan fotoğraf pratiğinden özel bir seçkiyi bir araya getiren “Bir Sokak Sergüzeşti” başlıklı sergisi 24 Ocak’a kadar Işık Galeri’de sanatseverlerle buluşuyor.
“Bir Sokak Sergüzeşti” sergisi, Timurtaş Onan’ın İstanbul sokaklarında ürettiği ve zaman içinde klasikleşmiş siyah-beyaz fotoğraflarından oluşuyor. 1980’lerden bu yana İstanbul sokaklarında dolaşan Onan için sokak, yalnızca bir mekân değil; süreklilik içinde kurulan bir düşünme ve tanıklık alanı. Bu sergi, belirli bir dönemi belgelemek ya da nostaljik bir geri dönüş sunmak yerine, kırk yıl boyunca değişmeden süren bir bakışın izlerini görünür kılıyor. Farklı yıllara ait fotoğraflar, acele etmeyen, hüküm vermeyen ve kendini merkeze koymayan ortak bir tutum etrafında bir araya geliyor.
Sergide önemli bir yer tutan Tarihi Yarımada ve çevresi, bir mekândan çok zaman katmanları olarak ele alınıyor. Değişen vitrinler, kaybolan yüzler ve kalan alışkanlıklar, fotoğraflarda yüksek sesle vurgulanmaz; bunun yerine, dönüşümün içinden süzülen küçük insan anlarına odaklanılıyor. Büyük ebatlı siyah-beyaz baskılar, izleyiciye fotoğraflara yalnızca bakma değil, onların içinde zaman geçirme imkânı sunuyor. Siyah-beyaz tercih, estetik bir nostalji değil; kırk yıllık bir birikim içinde gereksiz olanı eleyerek özle baş başa kalma arzusunun sonucu. “Bir Sokak Sergüzeşti”, bir şehrin hikâyesinden çok, o şehirde kırk yıl boyunca yürümüş birinin hikâyesini anlatıyor. Sergi, izleyiciyi açıklamalara değil, tanıklığa; hızlanmaya değil, bakmaya davet ediyor.