18 EYLÜL, CUMA, 2015

Venedik Bienali’nde Edebiyatın İzini Sürmek

Sanatın şiir ve edebiyatla ilişkisi farklı zamanlarda ve mekanlardaki bienallerin konusu olmuştur çoğu zaman. 22 Kasım’a kadar devam edecek olan Venedik Bienali’nden bazı edebiyat manzaraları...

Venedik Bienali’nde Edebiyatın İzini Sürmek

Nüfusu yaklaşık 60 bin olan ve yılda 25 milyon turist ağırlayan Venedik, içinden her daim sanat ve tarih fışkıran bir şehir. Yapıları, kanalları, kimi zaman boğuculuğa varan nemli havası, ışığın farklı kırılmaları gerçeküstü bir atmosfer yaratıyor. Diğer taraftan, ziyaretçilerin kalıcı olmaması Venedik’i yalnız bir şehir de yapıyor. İnsanlar gelip geçiyor içinden, sanat-kültür-mimarinin eğlence parkı bir nevi. Her an bir deliğe düşecek, ya da bir uyarandan etkilenip farklı zaman dilimlerine akacakmışsınız hissi veriyor şehir. Özellikle de her köşesinden hiç beklemediğiniz anda sanat taşan bienal zamanında; ziyaretçi Alice Harikalar Diyarında.

Venedik’e adım atmamla, San Marco meydanının karşısında yer alan adadaki St. Giorgio Maggiore kilisesine girip İspanyol sanatçı Jaume Plensa’nın ‘Together’ yerleştirmesiyle karşılaşıyorum.  Kilisenin içindeki iki heykel (askıda duran bir el ve merkeze yerleştirilmiş insan başı) karşı karşıya duruyor ve aralarındaki etkileşime kiliseyi gezenleri de dâhil ediyor.

Paolo Baratta başkanlığındaki Bienal yönetiminin organize ettiği Dünyanın Tüm Gelecekleri başlıklı serginin küratörlüğünü Okwui Enwezor üstlenmiş. Giardini ve Arsenal, ülke pavyonlarının büyük kısmının bulunduğu ve 56. Venedik Bienali’nin gerçekleştiği iki ana mekân. Venedik Bienali’ne 53 ülkeden 136 sanatçı katılmış. 89 sanatçı ise ilk defa eserlerini sergiliyor ve 44 paralel etkinlik şehrin etrafına yayılmış çeşitli mekânlarında sergi, konser, yerleştirme, performanslarıyla yer alıyor.


Giardini (Bahçe) şehrin içinde bir metafora dönüşmüş durumda. Cennet olarak temsil edilen bahçe kavramını çevreleyen şehrin içindeki kaotik atmosfer ve görünür bir düzenin içinde yer alan düzensizlik çarpıcı bir biçimde hissediliyor. Kanallar, meydanlar arasında selfie çubuklarıyla dolaşan turist kalabalığının görüntüsü ve kimi sokaklardaki pislik acaba bienal işi olarak sergilenebilir diye düşünmeden edemiyorum.

Giardini’ye girdiğim anda dışarıdaki kalabalık yerini daha ferah ve ağır çekim bir ortama bırakıyor. Yine kalabalık ama insanlar koşuşturmuyor. Çimenlerde, banklarda uyuyanlar arasından geçerek ülke pavyonlarını ilk kez dolaşırken büyülenmemek mümkün değil.

Hollanda pavyonunda herman de vries’ın (ismini küçük harflerle kullanmayı tercih edenlerden) doğa ve insan arasındaki ilişkiye şiirsel bir biçimde odaklanan işinin başlığı to be all ways to be.

Sanatçı to be all ways all ways to be to be şeklinde sözcüklerin sırasıyla oynayarak bir mantra oluşturuyor ve deneysel ifade biçimleriyle şey’lerin anlamını sorgulayan modernist yazar Gertrude Stein’ı akla getiriyor. (bknz. “Rose is a rose is a rose is a rose”)

Mekânın ortasına yerleştirilen mor gül goncalarının farklı duyulara hitap ederek, gezenlere kişisel hatıraları canlandıran şiirsel bir deneyim yaşatması amaçlanmış. Benim ziyaret ettiğim zamanda güllerin rengi solmuştu ve kokuyu pek alamıyordum, bu sayede sonsuzluk/geçicilik sorgulamasını da yaptıran bir iş olmuş.

Doğal malzemeler kullanılarak sergilenen işlerde amaç nesnelere yüklenmiş anlamları soyarak altında yatan saf hale ulaşmak. Çimen, yaprak, toprak ne kadar doğalsa, yaratılan anlam bir o kadar soyutlaşıyor. de vries, kariyeri boyunca şey’lerin içindeki şiirselliğe odaklanmış. Şiir kelimesini felsefeye tercih ettiğini söylüyor.

my poetry is the World (1972/73)

herman de vries

my poetry is the world
i write it everyday
i rewrite it every day
i see it every day
i read it every day
i eat it every day
i sleep it every day
the world is my chance
it changes me every day
my chance is my poetry

i am what i am. flora incorporata (bedene giren bitkiler) adlı çalışmasında hayatı boyunca kullandığı/tükettiği bitkileri kitaplaştırmış. Her sayfasında tek bir bitkinin ismi yazıyor, gösterilen bir videoda ise sayfalar ardı ardına çevriliyor.

Bienalin en çok ses getiren işlerinden olan Chiharu Shiota’nun Japonya pavyonundaki estetik bir yana, boydan boya kırmızı iple kaplanmış alanda rengin gücü iyice açığa çıkıyor. İplere asılı anahtarlar insanların hatırlarını temsil ediyor ve öyle güçlü bir etki yaratıyor ki kolektif bir zihnin içinde dolanıyormuşsunuz hissi veriyor. İplerden sarkan çeşitli anahtarlar (180 bin adet) dünyanın farklı yerlerden temin edilmiş. Shiota’nın müzelere koyduğu kutulara insanlar anahtarlarını bağışlamış, bir kısmı da internet üzerinden verilen ilanla toplanmış.

Yerleştirmedeki iki kayık yukarıdan akan hatıraları kucaklıyor; bienalin nispeten iyimser, maneviyatı yüksek ve edebi işlerinden biri sayılabilir.


Yerleştirmenin alt katında gösterilen videoda ise, küçük çocuklara doğumları ile ilgili anıları soruluyor. Fantezi ve gerçeklik arasında gelip giden cevaplar beni oldukça gülümsetti fakat bir örnek vermek istediğimde pek de aklımda kalmamış olduğunu fark ediyorum. Bienal deneyimimin özeti de denebilir buna, kısa bir zaman diliminde o kadar fazla ‘sanat’a ve yeni mekâna hem fiziksel hem ruhsal olarak maruz kalınca, bir rüyanın içinden akıp gitmişim gibi hissediyorum.

Bienal’in yer aldığı Giardini’nin kalbindeki arenada, Das Kapital’in yedi ay boyunca canlı olarak okunması ve oratoryo işlevi görmesi amaçlanmış. Marx’ın Kapital’i okunurken, soluklanmak için dışarı çıktığımda sahilden devasa bir cruise gemisi geçiyor. İşte tam o anda kendimi Lilliput ülkesinde hissediyorum. Su seviyesindeki şehre tepeden bakan bu yüzen yapı ve kamaralarının balkonlarından karıncalar gibi dışarı taşan insanlar bize el sallıyor… Biz: Film setini andıran şehrin içindeki figüranlar. Tabii bu esnada gemide çalan klasik müzik şehre bir fon oluşturuyor. Venedik ve içindeki insanlar sahnede sergilenen kurgunun parçası. Dışarıdan bakılan, görülen ve deneyimlenen objeler adeta.

Palazzo Loredan Kütüphanesinde yer alan Portekiz pavyonu kavramsal işleriyle tanınan Joao Louro’ya ayrılmış. Velvet Underground’un I’ll Be Your Mirror şarkısından adını alan sergi oldukça minimal ve görselliği ön planda tutan işleriyle izleyiciyi bir katılımcıya dönüştürüyor. Sanatçı kendi okudukları, dinledikleri, izlediklerinden bir dünya yaratıyor ve bizi de gördüklerimize bir anlam yükleme arayışına sürüklüyor.

Siyah akrilikle kaplanmış ayna işlevi gören cam panellerin altında, gözükmeyen fotoğrafların açıklaması yer alıyor. Değişen perspektifler ve görüntünün ifade kapasitesi üzerinden yapılan bir sorgulama… Açıklamalardan birinde Arthur Rimbaud’nun gençlik hali olduğu yazıyor mesela ve instagramda bolca genç Rimbaud’ya rastlamak mümkün şu sıralar!  
Şairin “Ben bir başkasıdır” sözünün farklı bir mecrada hayat bulması adeta.

Türkiyeli sanatçıların işleri de dâhil olmak üzere bu yazıya sığmayacak çok sayıda eseri deneyimlemek müthiş keyifliydi. Son gün biraz yorgun ama sanata tepeleme doymuş olarak, sanki Venedik’te değil de, Hieronymous Bosch’un “The Garden of Earthly Delights” tablosununun içinde didik didik dolanmış gibi ayrıldım şehirden. Şimdi sıra İstanbul’da…

0
5120
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage