04 MAYIS, PERŞEMBE, 2023

Hızın Peşinde Kaybolmak mı, Yavaşlamak mı?

Danny Dorling’in ilk kez 1890’larda kullanılan ve temelde “daha yavaş ilerleme” anlamına gelen “Yavaşlamak” olgusunu iklim, demografi, ekonomi, jeopolitik gibi disiplinler bağlamında incelediği kitabı Yavaşlamak üzerine bir inceleme.

Hızın Peşinde Kaybolmak mı, Yavaşlamak mı?

“Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde insan hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.” -Milan Kundera

​Son zamanlarda felaketleri üst üste yaşadık. Bitmedi, duygusunu yaşamaya devam ediyoruz. Aslında bu hep böyleydi ama insan en çok yaşadığı zamanın ağırlığı altında eziliyor. Covid ile başlayan eve hapsolmalar yerini deprem ve selin etkisiyle dışarı bırakmışken ekonomik kriz yakamızdan hiç düşmüyor. Ama tüm bunların da öncesinde ve bir yandan da bunları algılayışımıza sebep bir sözcük var: Hız! Dünyamızın hızla büyümesinden sıradan bir şeymiş gibi bahsederiz ya hani; bu aslında iliklerimize işleyen kemirmelerin ta kendisidir. Çünkü her şey hızlandıkça bizim yavaşlamaya olan ihtiyacımız artar ve durmak isteriz. Evet, bazen öylece durmak. Siz de yorulmadınız mı gerçekten? Koşuyor koşuyor ve bir türlü yetişemiyoruz. Çünkü yetişmek diye bir şey yok. Çünkü bu yolun belki de sonu yok. İşte bu yüzden hiçbir şeyden emin değiliz; en çok da kendimizden.


Prof. Danny Dorling’in kitabının amacını tek cümlede verdiği “Hız Çağının Sonu: Dünya, Ekonomi ve İnsanlık İçin Neden Böylesi Daha İyi?” alt başlığıyla “yavaşlama” konusu üzerine tekrar düşünmeye başladım. Dorling, farklı disiplinleri bir araya getirdiği Yavaşlamak adlı bu araştırma kitabında işin özüne iniyor ve şaşırtıcı bilgiler paylaşıyor. İlk kez 1890’larda kullanılan ve temelde “daha yavaş ilerleme” anlamına gelen “yavaşlamak” kavramını, dünyaya mal ederek ekonomi, iklim ve demografi gibi başlıklarda inceliyor. Dorling, bu araştırmasında “Nasıl bir gelecek tasavvur etmeliyiz?” sorusuna sürdürülebilir bir yanıt bulmanın peşinden gidiyor ve eğer hayatta kalmayı başarırsak yaşamın daha yavaş ve daha iyi bir versiyonuyla gerçekten tanışmanın bir yolu olduğunu müjdeliyor.

"Stresten hızlı bir etki ile kurtulmak için, yavaşlamayı deneyin.” -Lily Tomlin

Hepimiz giderek artan bir stresin içinde boğuluyoruz. Böyle anlarda migren ataklarıma eşlik eden kalp çarpıntılarım var artık. Bunun yanında Dorling’in, gözümü açmam için uyarı fişeklerinden biri olduğunu da itiraf etmeliyim. Ama “gezegenimizi ayakta tutmak için” var gücüyle çalışan, uyku nedir unutan, en son beslenme saatini Hayat Bilgisi ders kitabını açtığı sıralarda bırakan ve şimdi “sağlıklı beslenme (!)” peşinde koşan insanlardan biri olarak, bir fişek gözümü çıkarmadığı sürece, korkarım bu uyarıyı da birkaç güne unutacağım. Hep sözünü ettiğimiz gibi doğanın intikamı da günbegün vizyonda olmaya devam edecek, biz de kafamızı başka yöne çevirip hız peşinde koşmaya… Aslında her şey apaçık ortada ve ne kadar ilginç, değil mi? İnsan olmanın dayanılmaz payı bizi bitirmeye yemin etmiş gibi. Oysa biraz yavaşlasak, hayatı sindirerek hissede hissede yaşasak, en azından “Yaşadım!” demenin bir yolunu bulmuş olmaz mıydık?

Yavaşla.
Şimdi geriye doğru bir adım at.
Etrafında neler olup bittiğine bak.” (Sayfa 14)

Daha başlarken kitabın sayfaları arasında dağılıp kayboldum bile. Odağımda Yavaşlamak ve Dorling var, evet ama bilgi paylaşımında da bulunmalıyım. Dorling’in önce durumu tespit edip sonra da ispatlarla güçlü, kışkırtıcı ve zamanın ruhuna uygun olarak hazırladığı Yavaşlamak adlı bu kitabı, dilimize Efsun Ecem Üçkardeş kazandırdı ve kitap, Timaş Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Beşerî coğrafya ve eşitsizlik konularında uzmanlaşan Dorling, bütün yönleriyle hızla büyüyen dünyamızın, savaşlar, doğal felaketler, ekonomik krizler ve salgınlardan çok daha önce son aşamaya geldiğinin alarmlarını verdiğini iddia ediyor ve bunu bütün disiplinleri kullanarak 464 sayfa boyunca kanıtlamaya çalışıyor.  Uygarlığımızı son sürat ileriye taşıdığına inanılan teknolojik gelişmelerin, yaygın kanının aksine gitgide yavaşladığına dikkat çeken araştırmacı yazar, aslında hayatta kalırsak bu yavaşlama sayesinde insan geleceğinin bugünkünden daha güzel olacağını ispat ediyor. Tüm bunları yaparken Dorling’in “iyimser” yanı okur kimliğinizin dikkatinden kaçamıyor. Çünkü iyimserliğin olduğu yerde sözcükler anlamlarının hakkını vermek için daha nizami sıralanıyor.

“Bugün doğan bir çocuk, dünyadaki insan nüfusunun, bunu gerçekleştirecek hiçbir felakete ihtiyaç duymadan azaldığını görecek kadar yaşamayı bekleyebilir. Eğer gelecekte milyonlarca insanın öleceği büyük felaketler bekliyorsa bizi, bu muhtemelen kalıcı bir azalmayla değil, toplam nüfus artışının daha hızlanmasıyla olacaktır.” (Sayfa 18)

Dorling’e göre nüfusumuzun büyüme hızı düşüyor. Ve mevcut durumda yavaşlamanın, hızlanma beklentisine karşı büyük bir meydan okumak olarak algılanmasını sağlıyor, ancak bunun bilinmeyene doğru bir adımı temsil ettiği de açık. Bu durum, ilk başta kulağa korkutucu gelse de insanlık ve gezegenimiz için bir umut ışığı da olabilir. Çünkü Dorling, küresel çapta tecrübe ettiğimiz yavaşlamanın faydalarına dair güncel ve alışılmışın dışında bir kanıt ortaya koyuyor. Ama biz “ilerleme” sözcüğünün etkisine kendimizi çok fazla kaptırmışız ve Dorling’in açıkça ortaya koyduğu yavaşlamanın farkına bile varamıyoruz. O nedenle Dorling, kitap boyunca istatistiksel veriler ışığında her disiplinden yavaşlamanın ne olduğunu anlatıyor. En başta kendimden verdiğim örneğe geliyor konu; Dorling, her ne kadar iş alanları büyüse de gitgide artan iş yoğunluğunun önce insanları, sonra da gezegeni ayakta tutmaya yetmeyeceğini gösteriyor.

“Bilim insanlarının harika şeyler keşfetmeye devam ettiklerinin bize hâlâ öğretildiği düşünüldüğünde, birçok insanın kasvetli bir şey gibi görünen yavaşlamayı ilk başta kabul etmesi çok zor olacaktır. Ancak ilerleme dediğimiz şey tamamen görecelidir ve yavaşlamaya en açık şekilde güç veren, –kadınların özgürleşmesi formunda– ilerlemenin kendisidir. İstikrar yönünde ilerleme, neredeyse tamamen erkeklere atfedilen başarılar ve onların harika icatları tarafından değil, kadınların ilk kez çalışma, oy kullanma ve ailelerinin büyüklüğünü planlama özgürlüğünün sadece birazını kazandıktan sonra yaptıkları seçimlerle sağlanmıştı.” (Sayfa 23)

“Normale Dönüş” başlıklı bölümde geçiyor bu cümleler. Üzerine bir yorumda bulunmak ve sığ bir “feminizm” alanında kalmak istemiyorum. Sadece okumanızı çok istedim ve yorumunu da size bırakıyorum. Bunun yanında Dorling, olmasını isteyeceğimiz ama bizim ülkemizde pek olamayacak bir şey de söylüyor; “… fiyatlar dünya çapında sabitlik kazanmaya başlayabilir. Daha istikrarlı bir gelecekte enflasyona gerek olmayacak,” (Sayfa 18) diyor. Bu konunun yorumunu da size bırakıyorum.

Bu bölüm, bunların yanında duraksamayı bir hastalık olarak görmekten vazgeçmeyi salık veriyor. Çünkü yavaşlama denen şey ne tarihin sonu ne de kurtarıcının gelişi. Dorling, bir ütopyadan çok, sabit bir yaşama doğru gittiğimizi söylüyor. Dünyanın bazı yerleri için bu sabitlik sıkıcı olabilse de korkacak yeni şeyler bulacağımızı da müjdeliyor(!) Nihayetinde insan olarak korkmaya programlıyız; doğa ve insan bu işi el ele götürüyor. Kitaptan bir alıntıyla tanımlamak gerekirse, “Yavaşlama, okullarımızın, iş yerlerimizin, hastanelerimizin, parklarımızın, üniversitelerimizin, saraylarımızın ve evlerimizin durağanlaşacağı ve son altı nesilde değiştikleri kadar dönüşmeyeceği anlamına geliyor.” (Sayfa 19)

“Amerika Birleşik Devletleri hızlanmanın ülkesidir. Her şeyi başka herhangi bir yerden daha büyük, daha iyi, daha hızlı, daha geniş, daha uzun, daha yüksek ve daha ihtişamlı yapan yerdir. Bu durum bugün ne kadar da budalaca görünüyor, fakat böyle bir budalalık, bu aşırılıklar yerinin kötü talihinden zevk almak için bir neden de değildir. İnsanlığın en hızlı hareket ettiği dönemde dünyanın en zengin ülkesi hangi ülke olursa olsun, en büyük mangalları, en grotesk büyük yemek servislerini, en ağır vücut kitle indekslerini ve en çok devasa ve yakıt yakan arabaların mucidi 1950’ler ve 60’lardır.” (Sayfa 62)

Hikâyelerle ilerleyen kitap, bize yavaşlamayı farklı örneklerle anlatıyor; Sakız Adası’ndaki Yunan çiftin yavaş yaşamı seçimi, adada çok eski zamanlarda 126 bin insan yaşarken günümüzde bu sayının 52 bin olduğu, Japonya’nın en büyük ikinci şehri Osaka’dan yine Japonya’nın dört ana adasının en küçüğünde bulunan Shimanto’ya taşınan dokuz çift… Örnekler bugün Türkiye için de tanıdık geldi mi? Tanıdığım pek çok insan İstanbul’dan yaşaması daha kolay ve üretime dönebilecekleri kırsal bölgelere yerleşiyorlar. Son zamanlarda bunu iyiden iyiye şahsım adına düşündüğümü de söyleyebilirim. Örneğin kitapta Japonya hükümetinin şehri terk etmek isteyen gençleri teşvik ettiği bilgisi de var. Biz bu seviyeye gelir miyiz, bilemiyorum tabii ama bir yandan da gerçekten kışkırtıcı. Çünkü Amerika’yla ilgili paylaştığım cümlelerin bugünkü yansımasını zaten her birimiz hayatımız olarak yaşıyoruz. Biliyoruz ki “sayısız kişinin borcu bir tek kişinin varlığıdır.” Hep daha fazlasını isteyen o tek kişi, aç gözlülük bağımlılığındadır ve her şeyi tüketebilir. O sayısız kişi de kaçınılmaz son olarak tüketim çılgınlığının bir parçasıdır. Hiçbir zaman kayda değer bir para biriktiremezler, çünkü biriktirmemeleri gerekiyordur. Yoksa bu sistem işlemez. Bunu da zaten biliyorsunuz, değil mi? İşte belki de bu yüzden “göç” edenler, “Bu riskli bir seçimdi ama mutluyuz,” diyebiliyorlar.

Şunu kabul etmek gerekir ki bir yerden sonra yavaşlık da insanı yoracaktır. Çünkü rutin güvenlidir ama sıkıcıdır da. Bir süre sonra her gün, bir önceki günü yaşama hissi gelip yakamıza yine yapışır. Ama bilemiyorum, uzakta olduğu için mi “yavaşlamak” gözümde parlıyor? Sürekli korku ve belirsizliğin yerini hayatın durağan rahatsızlığına tercih edersek, insan olduğumuzu mu ispatlamış oluruz? Ya öyleyse? Nihayetinde geçmişte de büyük şehirleri böylesine cazip kılan, kırsalın sıkıcılığı ve bir şeye kolay ulaşamamaktı. Şimdi gerçekten başa mı dönmek istiyoruz? Ya da tarih hep tekerrürden mi ibaret?

Tüm bu yazdıklarım sizde hangi tarafa yatkınlık uyandırdı bilmiyorum. Nihayetinde bugüne kadar hep “Ben keşmekeşin kölesiyim, kalabalıkta kaybolmak istiyorum, bu şehri çok seviyorum,” diyen Damla’nın cümlelerini okudunuz. Ama şimdi Slow Food kurucusu Carlo Petrini’nin cümlelerini düşünüyorum. Ben yine özgürlükten yanayım. Şimdi o sözleri de paylaşmak istiyorum sizinle. Belki gözü oyulmak üzere olanımız vardır:

“Yavaş olmak kendi hayatınızın ritimlerini kontrol ettiğiniz anlamına gelir. Herhangi bir bağlamda ne kadar hızlı gitmeniz gerektiğine siz karar verirsiniz. Eğer bugün hızlı olmak istiyorsam, hızlı olurum; yarın yavaşlamak istersem, yavaşlarım. Uğruna savaştığımız şey kendi ritmimizi belirleme hakkı.”

0
3878
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage