29 NİSAN, PAZARTESİ, 2019

Gelenekten Günümüze Doğru Genişleyen Şiir Yelpazesi -1-

“Yazar kılavuzluk edebilir size ve eğer bir gecekonduyu anlatıyorsa, bu gecekonduyu toplumsal adaletsizliklerin bir simgesi yapıp öfkenizi kışkırtabilir. Ressam dilsizdir: size bir gecekondu sunar, hepsi bu; orada dilediğinizi görmek elinizdedir.” Diyor Sartre, Edebiyat Nedir? kitabında. Bu kısa cümleden aslında sadece bir ressam ile bir yazarın ya da şairin arasındaki farkı aramak biraz sığ bir düşünce kalacaktır. Burada aslında şair ve ressam arasındaki farkın başka bir yaklaşımı da mevcuttur. Sartre’a göre ressam, izleyicisine sunduğu yapıtta herhangi bir tez sunmaz, izleyicinin zihninde canlandırdığı imin tam olarak karşılığını baktığı resimde bulduğunu söylemeye çalışmıştır. Bir ressama göre yazar ise direkt olarak sözcüklerle okurun zihnini işgal etmiş, okura herhangi bir şekilde im, zihinde canlanacak bir görüntü bırakmamıştır. Burada Sartre’a katılmak mümkün değildir. Her ne kadar iki yaratıcı farklı bir isim almış olsa da aslında ressamın ve şairin ya da Sartre’ın dediği gibi yazarın ulaşmaya çalıştığı şey aynıdır. Buradaki “şey” tahmin edersiniz ki imlemedir, imdir, imgedir.

​Bu soruşturmanın amacını tek bir cümleyle açıklamayı çok isterdim. Ancak bu beş soru aslında soruşturmanın soruları yerine amacını taşımaktadır. Genel itibariyle soruşturma: Günümüz şairlerinin şiir ve düzyazı hakkında düşüncelerinin, şiirlerini yazarken neye dikkat ettiklerinin ve nasıl yazdıklarının, geleneğin şiiri ve şiir anlayışıyla günümüzün şiiri ve şiir anlayışı arasındaki farkının ya da benzerliklerinin, şiir ile şair farklı iki varlık mıdır yoksa bu iki farklı varlığın evi şairin kendi bedeni midir? konularının açığa çıktığı bir proje olacağını temenni ediyorum. Herhangi bir aksaklık olmazsa her ayın ilk haftası “Gelenekten Günümüze Doğru Genişleyen Şiir Yelpazesi” adını verdiğim bu soruşturma devam edecek. İlkini gerçekleştirdiğim bu soruşturmada Emre Gürkan Kanmaz, Utku Yeşilöz, Fatih Kök, İlkay Şahin ve Esra Sağlık yer alıyor. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.

Arkadaşım, bu coğrafya kendini şiirle ifade etmek isteyenlerin coğrafyası ama sen düzyazıyı bütünüyle bir kenara bırakma. Çünkü şiir geniştir ama her şeyi şiirle anlatamazsın. Düzyazıyla soluklan. Düzyazıyı başaramayan, şiir yazamaz.” (Şiirsaati dergisi-9. Sayı / Temmuz-Ağustos-Eylül 2010) Diyor Sennur Sezer. Günümüzde şiir yazan, yayımlayan kişilere şöyle bir bakacak olursak, genel itibariyle sadece şiir yazıyorlar. Düzyazı onlar için korku trenini anımsatıyor ve binmek istemiyorlar. Oysa günümüz şairleri ve onların şiirleri için inceleme, eleştiri(tenkit) gibi türlere ihtiyaç var. (kitap tanıtım yazılarından bahsetmiyorum) Geleneğe bakacak olursak bunun birçok örneğiyle de karşı karşıyayız: Cemal Süreya, Turgut Uyar, Gülten Akın, Memet Fuat, Fethi Naci… Sizce günümüz şiirinin düzyazı eksikliğinin sebebi ya da sebepleri nedir/nelerdir? Ayrıca yazılan bir inceleme ya da eleştiri yazısı objektif olabilir mi? Neden?

Emre Gürkan Kanmaz:

Şiir ile başladığım yazın serüvenimde hiçbir zaman şiirle yetinmedim, elimden geldiğince öğrenmek istediğim diğer türlere de açık bir biçimde katkı sunmayı hedefledim. Belki şiiri diğer türlerden ayrı tutup, öyle algılıyor olabilir eli kalem tutan arkadaşlar. Sennur Sezer’e son derece katılıyorum. Bence günümüz şiirinin düzyazı eksikliği kalem tutan kişinin/kişilerin evvela çağına yabancı durmasından kaynaklanıyor. Daha sonra bütünleyici sebeplerden söz edebiliriz. Nedir bunlar? Altyapı eksikliği, çevreden korkma, kendine yeterince güvenmeme, sosyo-kültürel açıdan bireyin gizliden gizliye kendinden korkması vb.

​​Objektiflik konusu mevzu bahis olunca nedense hep gülümserim. Kanımca günümüz eleştirmenleri maalesef objektif değiller. Bırakın objektif olmayı, yanından bile geçmiyorlar objektifliğin. Bunun çok komik sebepleri var elbette. Görebildiğimiz üzere bu durumun en büyük sebebi kişisel çıkarlardır. Bir eleştirmen, sırf karşısındaki eleştireceği kişiyi tanıyor ve kendisinden gizliden gizliye çıkar sağlamanın hesaplarını yapıyor diye kalemini yumuşatarak kaleme aldığı metnin değerini düşürüyor. Bu durum değişik şekillerde de karşımıza çıkıyor. Tarafsızlık ilkesinin ihlal edildiği onca saha mevcut... Edebiyat yarışmaları, etkinlikler, yayın aşamaları (kitap yayıncılığı), usta-çırak ilişkileri gibi çoğaltılacak listenin materyalleri bunlar. Özetlersek, günümüzde üzülerek söylemeliyim ki kendini akademisyen veya edebiyatçı gören/sayan onlarca kişi sadece ama sadece kalemini ve zamanını boşa harcıyor. Keşke özlenen edebi zamanlara geri dönebilsek! 

Utku Yeşilöz:

Soruyla muhatap olmamın akabinde gözümün önüne Turgut Uyar’ın Bir Şiirden inceleme kitabı geliverdi. Ve evet, saydığınız şahsiyetler ya da onların peşi sıra sayabileceğimiz, şiir bilgisini ve dahi kalemini yazar-eser tenkit ve incelemelerle destekleyen isimlerle bezeli bir yazın geleneği mevcut. Hem Sennur Sezer’in sözleri hem sizin sorunuz bağlamında diyebilirim ki bu türlerdeki boşluğu özellikle şairler ve şiir üzerine düşündüğüm, onların peşine düştüğüm vakit ben de hissediyorum. Bu arada yolculuğumu seçmiş, yüzümü şiire dönmüş, onu evim kabul etmiş bir kimse olarak düzyazıya -bilhassa bu bahsettiğiniz türler üzerine- eğildiğimi bildirmek isterim. Bu konuda biraz geçmişimden bahsedip “eksikliğin” sebeplerini kendimce cevaplayacağım. İlk ve ortaokul yıllarımda yazmaya başladım. Yazı yazmayı hiçbir zaman bir ödev olarak görmedim. Yazılarım sınıf duvarına asıldığında veya okul koridorunda onlara denk geldiğinde sanki bir başkasının yazısıymış gibi, ilk defa görmüş gibi okudum onları, hep. Yükseköğrenimimi eğitim fakültesi, Türkçe öğretmenliği bölümünde tamamladım. Takdir edersiniz ki yazı yazmak bizim bölümde ders prensiplerinden. O zamanlar türler arasındaki ayrımın keyfini çıkarıyordum yazarak. Ve zamanla deneme, sohbet türüne olan ilgimi fark ettim. Ancak şunu söylemeliyim, bu yalnız bir ilgiydi. Ciddiyetim ve samimiyetim 2012 yılında şiirde kendini bulmuştu. Yine ilkokul zamanlarımdan bu zamana kadar istikrarla sürdürdüğüm günlük ve anı tutma eylemim yazmak noktasında bir başka ciddiye aldığım husustur.

Yazmak… Yazarken okumak… Son birkaç yıldır geliştirmeye çalıştığım okuma zevkimi düşündüğümde biyografi, otobiyografi ve inceleme türlerine yöneldiğimi, o türdeki kitapları okurken, iyi kitapları okurken, müthiş zevk aldığımı fark ettim. Ve nihai olarak bir yanımla şiire, şiirime yoğunlaşırken bir yanımla da birtakım gelişmeler üzerine bu türleri yazmaya giriştim görgüm yettiğince. Meraklı ve araştırmacı mizacım bu yolda da bana ışık olmuştu.

Şimdi acaba diyorum, eksiklik dediğimiz şey şairlerin bu ve buna benzer yollardan geçmeyişi olabilir mi? Her dem arayışta olmak, eksiklikleri görmeye daha çok fırsat verir. Okuduklarımızla bilgi birikiminin, genel kültür seviyesinin yükselmesi ve sonrasında bu türler için kullanılması gereken dille sahip olmakla birlikte güncel gelişmelerin takibinde olmak gereklidir ki “Düzyazı onlar için korku trenini anımsatıyor ve binmek istemiyorlar.” sözünüz bağlamında bu türlere karşı geri durma sebebini bahsini ettiğim donanıma sahip olmamaya bağlayabilirim. Bu boşluğu doldurmak adına denemek, ortaya çıkan ürünü de değerlendirmeye sunmak gerek düşüncesindeyim. Ben bunu yapmaya gayret ediyorum. Okuduğum bir şiir ya da şair-yazar üzerine biyografi, inceleme, eleştiri kitaplarını aralıksız yokluyor ve sonrasında kendi düşüncelerimle harmanlayıp kaleme alıyorum.

​Yazılan inceleme ve eleştiri türünün objektifliği hususunda da şunları söyleyebilirim: Bir şahsiyetin ya da edebi eserin iyi, kötü, başarılı ve zayıf yanlarının bilimsel yöntemlerle incelenip ortaya koyulduğu tür olan tenkit, edebi eserin/ismin yalnız iyi yanlarının ortaya konmasında övgü; yine yalnız kötü yanlarının sergilenmesin yergi olarak nitelendirilir. Bu açıdan baktığımızda gerçek eleştiride eleştirmen objektifliğini elbet savunmalıyız. Eleştirmen/incelemeci eserlerin değerini ortaya koymakla hükümlüdür zira. Yazısında nesnel dili kullanıp akıcı, açık ve sade bir anlatımı tercih etmelidir. Ve yine eser belirleme, eleştirinin amacını belirleme konusunda özenli; bilgi toplama, tasnif ve yazma aşamasında hassas davranırsa objektifliği üst düzeye taşımış olacaktır düşüncesindeyim.

Fatih Kök:

Düzyazının bir şair için korku tüneli gibi görünmesi bana pek anlamlı gelmiyor. Ya da şöyle diyelim bu tersten daha doğru bir önerme olabilir. Yani kendini öykü, roman, inceleme gibi bir alanda yetkinleştirmeye çalışan biri için şiir, evet korku tüneline dönebilir. Öte yandan sayın Sennur Sezer’in düzyazıyı başaramayan, şiir yazamaz gibi bir ifadesine katılmak mümkün değil. Tabii eğer burada düzyazıyı başarmaktan, lisede kompozisyon ya da askerde mektup yazmak olarak algılamıyorsak. Ciddi eleştiri yazılarına ihtiyacımız olduğu doğru lakin sıkı bir eleştirinin ciddi bir birikim gerektirdiğini unutmamak kaydıyla. Dolayısıyla genç şiir meraklılarından böyle bir şey beklemek çok da rasyonel gelmiyor bana. Gelenekten ismini andığınız çoğu kişinin de eleştiri ve değerlendirme yazılarını, şiirlerini yayımlamaya başladıktan çok sonraları ortaya çıkardıklarını söyleyebiliriz. Eksikliğe gelince, bu bir teorik eksikliktir, edebiyat tarihi, felsefe, estetik, kurmaca teorisi bilmeden şiir yazabilirsiniz hatta pekâlâ iyi şiirler de çıkabilir fakat bunlara hâkim değilseniz sıkı bir düzyazı çıkmaz. Yazılan bir eleştiri elbette objektif olabilir hatta olmak zorundadır yoksa bir eleştiri metni olmaz. Sanat felsefesinin temel yaklaşımlarından biridir; bir eseri, bir metni beğenmeyebilirsiniz fakat karşınızdaki yapıt ortaya çıktığı günün bazı belirgin biçim ve anlam özelliklerini yetkinlikle sergiliyorsa görmezden gelemezsiniz. Yani şunu diyebilirsiniz; “bu şiiri pek sevmedim ama sıkı bir şiir”. Tersinden de düşünebiliriz, mesela bir süredir Şükrü Erbaş’ı düşünüyorum ve hâlâ neden bu kadar yüceltildiğini anlamış değilim. Eski bir söyleyiş ve tekrar eden bir içerik. Velhasıl bir metni değerlendirirken işin içine ideoloji, tanışıklık, cinsiyet, dergicilik, ödüller, yaş, vb. giriyorsa, farkında olmadan da bu reaksiyonlar gelişiyorsa orada eleştiriden, şiirden bahsedemeyiz. 

İlkay Şahin:

Öncelikle Sennur Sezer’in düşüncesine katılmıyorum “düzyazıyı başaramayan, şiir yazamaz” ifadesi doğru bir ifade değil. Genellikle şiirde dikiş tutturamayanların düzyazıya yöneldiği aşikâr durumda. Elbette farklı türlerde yetkin örnekler veren isimler de var Melih Cevdet Anday, Hulki Aktunç ilk aklıma gelenler. Edebi türler dışındaki yazını dışarıda tutarak söylersem düzyazının yapıp da şiirin yapamadığı hiçbir şey yok. Bilakis fazlası var. Eleştiri inceleme gibi türler için yaptığın tespite ise katılıyorum. Günümüzde bu türler için kendini geliştirmek ve bu yönde ciddi çalışmalar yapmak isteyen/yapan kişi sayısı oldukça az. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Eleştiriye tahammülsüzlük bunlardan biri. Sert bir eleştiriyle karşılaştığında çok enteresan tepkiler veren şairleri hepimiz biliyoruz. Övgü sözcükleri arasında bile art niyet arayanlar mevcut. Bu meselenin bir yönü tabi ama asıl sebep eleştiri yapabilmek için eleştirmen adayının kendini zorlu bir tedrisattan geçirme zorunluluğudur. Eleştirmende olması gereken teorik bilgi, entelektüel donanım herkesin uğraşmak isteyeceği bir şey değil. Gerçi bu donanımlar şair içinde gerekli. Lakin şiir bu eksikliği göze çarpmayacak bir hâle getirebiliyor. Eleştiride ise bu cehaleti saklamanın imkânı yok. Son soru her zaman tartışılmış bir konu. Tartışılmaya da devam edecek elbette. Benim buna cevabım ise mutlak anlamda objektif olmanın imkânsız olduğu yönünde. Ortada ne kadar kıstaslar da olsa insanın olduğu yerde muhakkak belli bir sübjektif bakış olacaktır. İnsan ne yaparsa yapsın karakterinden, yaşadığı yerden, ideolojisinden ya da bilinçaltından etkilenir. Elbette bütün bunları bir miktar törpüleyebilir ancak yine de tam anlamıyla objektif olmak mümkün değildir.

Esra Sağlık:

Her şeyden önce bir şairin şiir üzerine söyleyecek sözünün olması gerektiğini düşünüyorum. Kastedilenin de eleştiri, görüş ve inceleme yazıları olduğu üzerinden yola çıkarak düzyazının düşünceleri disipline edeceği kanısındayım. Her sanat dalında olduğu gibi şiirin de kendi içinde disiplin gerektiren dinamikleri mevcuttur. Bu dinamikleri besleyen dallardan birinin de şiir üzerine yazılan ufuk açıcı yazılar olduğunu söyleyebilirim. Siz geçmişteki bazı isimlerden bahsettiniz. Düşünsenize Gülten Akın’ın Şiiri Düzde Kuşatmak kitabını okumadan onu ve şiirini anlamak yarım olmaz mı? Ya da günümüzde var olan yeni şiir için geçmişe ışık tutan Cemal Süreya’nın ve Turgut Uyar’ın düzyazılarının hiç mi etkisi olmadı? Günümüz şiirinde düzyazılarıyla edebiyatımıza katkı sağlayan şairlerimiz var. Veysel Çolak, İbrahim Oluklu, Şeref Bilsel, Baki Ayhan… aklıma ilk gelenler. Tabii yine de yeterli değil. Özellikle şair ve gençlerde. Eksikliğin sebepleri içinde bence en önemlisi şiir üzerine düşünme eyleminin–yaşadığımız çağın hızına uyum sağlayarak- azalması. Şiir üzerine yazılan düzyazılar aynı zamanda gelecek nesiller için de toplumsal bellek oluşturur. Günümüz şairlerince bunun da kaygısının güdülmediğini görüyorum.

​Yazılan bir inceleme yazısı ya da eleştiri yazısı nesnel olmalıdır. Ancak bu şekilde sanata ve şiire katkı sağlar. Öznel değerlendirmelerin, yersiz övgülerin ya da sataşmaların şiire katkı sağlayacağını düşünmüyorum.

“1970’lerde şiirimizde “ter, yara, hüzün, isyan, kan, acı” sözcüklerinin de aralarında olduğu pek çok kederli, yaslı ses yaygınlık kazanmıştı. 1940 toplumcularında da durum farklı değildir.” (Şeref Bilsel, Yalnız Şiir, Ayrıntı Yayınları, sf. 70) günümüz şiirinde de genellikle benim farkına vardığım sözcükler arasında “ben, varlık, varoluş, anne-baba, park, çağ, beden, yalnızlık” gibi sözcükler ve bu sözcükleri karşılayan imgeler yaygınlık gösteriyor. Bu sözcüklerin ve imgelerin yaygınlık göstermesi günümüz şiiri için neyi imliyor? Günümüz şiirinin yapıtaşı konumunda sizin bahsedebileceğiniz sözcükler ya da imgelerin kurulumunu da göz önüne alırsak izlekler nelerdir?

Emre Gürkan Kanmaz:

0
23
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage