
Alex Schulman’ın çocukluk, aile, bastırılmış travmalar ve yıllar boyunca taşınan suçluluk duygusunu farklı perspektiflerden gözler önüne seren romanı 17 Haziran üzerine bir yazı.
Alex Schulman’ın geçtiğimiz günlerde Yonca Mete Soy çevirisiyle Timaş Yayınları tarafından yayımlanan 17 Haziran başlıklı romanı, “aile olmak”, “travma”, “içsel dönüşüm” gibi birçok meseleyi içerisinde barındıran; bir yaz günü üzerinden bir hikâyenin ne kadar geniş bir tarihsel süreci içerisine alabileceğine dair iyi bir kitap.
Başlangıçta bütün sınırları zorlayan/ihlal eden, fantastiğe yakın bir kurguya sahipmiş gibi duran, ardından giderek öze, tanıdık birtakım duygulanımlara odaklanan 17 Haziran; çocukluk, aile, bastırılmış travmalar ve yıllar boyunca taşınan suçluluk duygusunu farklı perspektiflerden gözler önüne serer. Romanın merkezinde yer alan Vidar’ın hayatı, öğretmenlik yaptığı okulda başına gelen bir olay, ardından kurumdan uzaklaştırılması ve nihayetinde eski bir kolide ailesinin 1980’lerdeki yazlık evin telefon numarasını bulmasıyla değişir. Hayatının büyük bir durağanlık döneminde bulduğu numarayı aramaya karar veren Vidar, hattın öteki ucunda geçmişten bir sesle, yıllar önce ölen babasının sesiyle karşılaşır. Oldukça hızlı ve tempolu bir şekilde başlayan roman, çok geçmeden gün yüzüne çıkan olayların sarsıcılığı ve geçmişle bugün arasında girift ilişki üzerinden farklı uçlarda gelişir.
Roman, bir ölü fare sahnesiyle açılır. Okuru bir anda kuşatan ve meraklandıran bu sahne, aslında daha sonra yaşanacaklara dair birtakım ipuçlarını içerisinde barındırır. Bir taraftan durumun tuhaflığı, diğer taraftan içerisinde barındırdığı sembolik değer çok geçmeden okuru etkisi altına alır. Yalnızca atmosfer kuran bir sahne olarak değil, aynı zamanda anlatının tetikleyici unsuru olarak beliren bu durum, ilerleyen bölümlerde farklı imgelerle güçlü bir bağ kurar. Vidar’ın bodrum katında bulduğu bu fare, çürümekte olan, bastırılmış ve görmezden gelinen geçmişin simgesi olarak belirir; tıpkı romanın bir bütün olarak kurgusunda taşıdığı ve iç içe geçirdiği bütün unsurlar gibi. Nihayetinde bu olayın hemen ardından onun babasına ait eşyaların bulunduğu koliyi açması ve telefon rehberini bulması, geçmişe açılan kapının aralanmasını sağlar. Tam da bu noktada fiziksel bir çürüme (fare) ile psikolojik bir çözülme (anıların geri dönüşü) arasında kurulan geçiş ve paralellik romanın hangi düzlemler üzerinden ilerleyeceğine de işaret eder.
Vidar’ın çocukluk dönemi, göl kenarındaki bir yazlık evde geçer. Bu ev, roman boyunca hem bir sığınak hem de bir gerilim alanı olarak sık sık belirir. Özellikle de geçmişin bugüne taşınmasıyla anlam alanını daha da arttırır. Aile üyeleri —baba, anne ve abla Tora— bu mekân üzerinden sürekli bir duygusal dalgalanma geliştirir. Anne, kardeş ve öteki akrabalıklar/dostluklar Vidar için hep belirli anlamlara gelir; konumları ve değerleri bellidir. Ailenin en başat unsuru olan baba figürüyse Vidar’ın zihninde hep çelişkili bir yer işgal eder. Bir yandan güçlü, koruyucu ve zaman zaman şefkatli; diğer yandan öfkeli, mesafeli ve kontrol edilemez bir figürdür o. Sözgelimi zaman içerisinde sayısı giderek artan telefondaki konuşmalarında babanın temkinli ve sert tonu Vidar için çocuklukta hissedilen baskıyı yeniden üretir. Vidar’ın “nefes alışını” tanımasıysa bu ilişkinin bedensel hafızaya kazınmış olduğunu gösterir. Böylelikle bütün bir aile zinciri içerisinde Vidar, kurduğu en girift ilişkiyi yeniden gündeme getirir.
Baba figürüne paralel bir şekilde anne, Vidar için başka türden bir huzursuzluğun kaynağı olarak romanda belirir. Sürekli tetikte olan, şüpheci ve ani tepkiler veren bir karakterdir o. Sık sık “Ne oluyor burada?” diye sayıklaması, her zaman şüpheli tavrı ve ne istediği kestirilemez/öngörülemez tavrıyla o, babaya nazaran daha temkinli ama bir o kadar da şüpheli bir tablo çizer. Vidar’da sebep olduğu huzursuzluk onu yaşamı boyunca terk etmez, onu daima tedirgin eder.

Vidar’ın çocukluk anılarında/yıllarında huzursuz bir varlık olarak beliren annesi ya sigara içerken ya sinirli bir şekilde mutfakta dolaşırken ya da ani bir öfke patlamasıyla ortamı terk eder. Ona dair bütün imgeler ve tablolar birtakım olumsuzluklarla iç içe geçmiş durumdadır. Vidar babasından ne kadar çekinip uzak duruyorsa annesine de bir o kadar mesafeyle yaklaşır. Hiçbir zaman ılıman bir iklimin parçası olarak bulamaz kendisini. Biri doğrudan varlığıyla huzursuzluğun kaynağıdır, diğeri hiçbir şey yokken dahi huzursuz edecek bir şeye sebebiyet verir. Tam da bu noktada çocuğun güven duygusu zedelenir ve her şeyi kuşatan derin bir belirsizlik hâli gün yüzüne çıkar. Yetişkinlikte olduğu gibi çocuklukta da belirsizlik hayatın merkezinde yer alır.
Vidar için aile zincirinin bir diğer halkası olan Tora karakteriyse görünüşte daha mesafeli bir karakter olarak dikkat çeker; ancak onun davranışları da Vidar’ın travmatik deneyimlerini farklı şekillerde etkiler. Özellikle su pompası sahnesinde Tora’nın küçük bir şaka olarak görünen/addedilen davranışı —musluğu açarak pompayı çalıştırması— Vidar’da yoğun bir korku hissine neden olur. Bu sahne, çocukluk travmalarının çoğu zaman büyük olaylardan değil, küçük ama tekrarlayan deneyimlerden oluştuğunu gösterir. Böylelikle bütüne bakıldığında aile, Vidar için hep birtakım karanlık deneyimlerle iç içe geçer.
Roman, Vidar’ın bulduğu bu telefon numarası üzerinden bugünle geçmiş arasında yeni yeni bağlar geliştirmesi ve böylelikle geçmişi bugüne taşıması üzerinden ilerler. Romanın en çarpıcı yönüyse bir süre sonra Vidar’ın geçmişteki kendisiyle konuşmaya başlaması, böylelikle geçmişteki gediğin kendisiyle bir çatışma sürecini de beraberinde getirmesiyle olur. Çocuk Vidar ile yetişkin Vidar arasındaki görüşmeler yalnızca anlatısal bir yenilik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik yüzleşme olarak belirir. Çocuk Vidar’ın yalnızlığı, kendi kendine futbol oynaması, hayal dünyasına sığınması ve sürekli aile ilişkilerinin durumunu gözlemlemeye çalışması onun duygusal ihtiyaçlarının karşılanmadığını açıkça ortaya koyar. Özellikle göl kenarında ailesini izlediği sahnelerde çocuk Vidar’ın (sekiz yaşındadır bu süreçte) sevgiye duyduğu açlık ve aynı zamanda bu sevginin kırılganlığına dair farkındalığı dikkat çeker. Bu noktada 17 Haziran, psikanalitik okumalara da zemin hazırlar. Yetişkin Vidar’ın çocuk hâliyle kurduğu iletişim, bastırılmış benlikle yüzleşme anlamına gelir. Çocuk Vidar’ın hatırladığı ama yetişkin Vidar’ın unuttuğu detaylar —sözgelimi “Vida” diye çağrılması— hafızanın seçici doğasını ortaya koyar. Bu durum, travmanın yalnızca hatırlananlardan değil, aynı zamanda unutulanlardan da oluştuğunu gösterir. Böylelikle geçmişle bugün arasında gidip gelen Vidar, çok geçmeden belleğinin derinliklerinde yer alan travmaları gün yüzüne çıkarır, okuru zamanında çözümlenmemiş ancak bugünü etkileyen birtakım olaylara dair meraklandırır.
17 Haziran’ın merkezinde yer alan travma(lar), romanın yalnızca geçmişte geçen sahneleriyle sınırlı kalmaz. Yetişkin Vidar’ın öğretmenlik yaptığı okulda yaşanan olay, bu travmanın bugüne nasıl sızdığını gösteren temel bir sahne olarak ön plana çıkar. Vidar’ın kavga eden öğrencileri ayırması, bu sırada şiddete meyyal tarafının gün yüzüne çıkması etrafındakileri olduğu kadar onu da şaşırtır, sarsar. Kendi içindeki şiddet potansiyeliyle yüzleşen Vidar, artık birçok olaya farklı bir perspektiften bakmaya çalışır. Tıpkı çocukluk hâliyle yüzleştiği gibi bugün olduğu kişiyle de karşılaşmaya, onunla da hesaplaşmaya çalışır. Öte taraftan bu süreçte dikkat çekici olan Vidar’ın bütün bu olayların oluşum süreçlerini hatırlayamaması, hep zihninde derin bir boşluğun belirmesidir. Sözgelimi gördüğü morluklar, kızarıklıklar, izler onun için yalnıza birtakım fiziksel/dışsal işaretler değil, aynı zamanda içsel yaralanmanın görünür sonuçlarıdır.

Vidar’da sık sık görülen unutma hâli/arzusu, suçluluk duygusunun merkezinde yer alır. Vidar, gerçekten ne yaptığını hiçbir zaman tam olarak bilemez; öte taraftan bu belirsizlik onu zaman içerisinde daha da derin bir sorgulamaya iter. Öğrencinin babasıyla yaptığı telefon konuşması, bu suçluluk hissini daha da yoğunlaştırır. Babasının öfkesi, Vidar’ın kendi babasıyla olan ilişkisini de sorgulamasına neden olur. Böylece roman, geçmiş ve şimdi arasında sürekli bir paralellik kurar.
Suçluluk, romanda yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir yük olarak belirir. Vidar, çocukken anne babasının kavgaları karşısında pasif kalmış olmanın ağırlığını içerisinde taşır. Nihayetinde anne tarafından terk edilme ve bu duygunun sebep olduğu korku, tedirginlik ve çaresizlik onun için zorlu günlerin habercisidir. Bu tür zorlu deneyimler bireyin kendisini olayların sorumlusu gibi hissetmesine neden olurken Vidar örneğinde ne kadar keskin sonuçlar doğurabileceğine de açıkça işaret eder. Bu durum da Vidar’da irrasyonel ama son derece güçlü bir suçluluk duygusunun gelişmesine sebebiyet verir. Olaylar, bu açmazların gün yüzüne çıkmasıyla giderek daha da travmatik bir hâl alır.
Romanın ilerleyen bölümlerinde Vidar’ın geçmişle kurduğu bağ da giderek yoğunlaşır ve neredeyse bir bağımlılığa dönüşür. Telefon aracılığıyla çocukluğuna ulaşabilme fikri başlangıçta bir keşif gibi görünse de zamanla bir zorunluluğa dönüşür. Vidar, geçmişteki hataları düzeltme, çocuk hâlini koruma veya en azından onu yeniden anlamlandırma/yapılandırma çabasına girişir. Öte taraftan bu çaba çok geçmeden onu gerçeklikten kopmaya doğru da sürükler. Bu durum, travmayla yüzleşmenin her zaman iyileştirici olmadığını, kendi içerisinde farklı sorunlar da barındırdığını gösterir.
Romanın dili ve anlatım biçimi söz konusu bütün bu travmatik deneyimlerin altını çizer bir biçimde gelişir. Diyalogların yoğunluğu, özellikle telefon konuşmalarının tekrar eden yapısı hem gerilimi artırır hem de karakterlerin iç dünyasını doğrudan açığa çıkarır. Vidar’ın kendi çocuk hâliyle yaptığı konuşmalarda ses tonları, tereddütler ve sessizlikler kendi içerisinde büyük bir anlam taşır. Bu diyaloglar, yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz; aynı zamanda duygusal bir atmosfer kurar.
17 Haziran, aile içi ilişkilerin bireyin psikolojisi üzerindeki etkisini son derece güçlü bir anlatıyla ortaya koyar. Vidar’ın anne, baba ve ablasıyla olan ilişkisi; çocuklukta yaşadığı korku, yalnızlık ve belirsizlik duyguları; yetişkinlikte karşılaştığı suçluluk ve kimlik krizleriyle birleşerek katmanlı bir yapı oluşturur. Roman, geçmişin yalnızca hatırlanan bir zaman dilimi olmadığını, aynı zamanda bugünü şekillendiren aktif bir güç olduğunu gösterir.