
Anne Michaels’ın savaş meydanlarından nehir kıyılarına, tren istasyonlarından evlere uzanan sahnelerle kayıp, sevgi ve bellek arasında asılı kalan hayatları anlattığı romanı Tutsak üzerine bir yazı.
Dünya tarihinin tüm savaşlarının, yeryüzünün fiziki haritalarını değiştirmek ve büyük yıkımları haricinde insan bedeninde bıraktığı izleriyle çok uzun zaman dilimlerince devam ettiğini, sürdüğünü düşünüyorum. Savaşlar başlıyor ve “fiziki” olarak sonlanıyor ancak insanlığın ve toplum belleğinde bıraktığı izler hiçbir zaman tam olarak bitmiyor, sonlanmıyor. Savaşa katılanlar askerler kadar savaş dönemlerinin mağdurları olan toplumlarda o savaşın izleri sürmeye devam ediyorlar. Bugün dünyanın pek çok yerinde savaşlar tüm acımasızlığıyla devam ediyor, bir sayıya indirgenmiş insan ömürleri sonlanıyor, farklı coğrafyalarda milyonlarca insan çeşitli savaşlar nedeniyle mahkûm, tutsak ve sürgün durumda. Geçmişten günümüze, yaşamımıza sirayet eden savaşların ve onların bıraktığı türlü acıların mağduru olarak hayatta kaldığımızı düşünerek seviniyoruz. Böyle anlarda Remarque’in Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanındaki söylemi aklıma geliyor; kimse savaştan fiziken ya da ruhen sağ çıkamaz.
Anne Michaels’ın Timaş Yayınları tarafından Dilruba Aydın çevirisiyle yayımlanan Tutsak romanı, ilk bakışta savaşın gölgesinde kurulmuş bir aşk ve kayıp anlatısı gibi görünse de aslında çok daha geniş bir alana ve yukarıda bahsettiğim temel üzerine yayılan derinlikli bir roman.
1958’de Toronto’da doğan Anne Michaels’ın edebi yolculuğu pek çok ödülle taçlandırılmış. Eserleri kırk beşten fazla dile çevrilmiş bir yazardan bahsediyoruz. İki ciltlik şiir derlemesi The Weight of Oranges ile Amerika’da Commonwealth Prize’ı, Miner’s Pond adlı şiir kitabıyla da Kanadalı Yazarlar Birliği Ödülü’ne layık görülmüş, 2015-2019 arasında Toronto Şehir Şairi olarak görev yapmış önemli bir şair ve Tutsak romanı ile Booker finalistleri arasına girerek bu alandaki rüştünü de ispatlamış iyi bir romancı. Şair yanının romanına sirayet ettiğini, poetikasının ve imge dünyasının metninde duyumsadığımızı söyleyebiliriz.

“Ömrün sona ereceğini biliyoruz. Ölümün sonsuz bir âlem olduğuna neden inanalım o hâlde?” sorusuyla başlayan ve hemen ardından “Geçmiş, anda var olur” düşüncesine açılan pasaj, Michaels’ın bütün roman boyunca sürdüreceği temel gerilimi kurar: Kısa pasajlar hâlinde adeta bir şiirden dizeler okuyormuşuz hissi uyandıran anlatılar, bize çok uzun bir zaman dilimine yayılacak olan hikâyeyi örmeye başlar.
Roman, John ile Helena’nın tanışma hikâyesiyle açılır. John’u 1917’de savaşın ortasında, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide tanırız. Savaştan ve John’un savaş öncesi gündelik hayatından aktardıklarıyla bize geniş bir perspektif sunulur. Sanki John’un bilincinde bir yarılma, duyularında bir bozulma, zamanında bir kırılma vardır. Diğer taraftan da Helena hikâyeye girer: Helena’nın yanlış istasyonda inmesi, handa John’la karşılaşması, iki yabancının aynı masada oturması ve adeta kaderin ördüğü bilinmez ağlar misali işlenir. Helena’nın daha ilk andan itibaren John’la aynı masayı ömrü boyunca paylaşacakmış gibi hissedilmesi, romanın sevgi kavrayışını belirler.
Savaş biter, John hayatta kalır. Ancak savaşın tüm tortusunu bedeninde ve zihninde taşımaktadır. John’la beraber, Helena da bu ağırlığı hayatında duyumsamaktadır. Savaşa girmemiştir, savaşmamıştır ancak en az savaşanlar kadar yaralıdır. İkisi de savaş öncesinde oldukları kişiler değillerdir.
Beraber kurdukları yeni hayatlarında da savaşın ağırlığı ve bıraktığı izler belirleyici olur. Sadece onların hayatıyla da sınırlı kalmaz bu soyut gerçeklik. John ve Helena’nın kendilerinde ve sonrasında uzun tarih atlamalarıyla hikâyemizin bir başka basamağına taşıyan ve hikâyeye dahil olan bir sonraki jenerasyonda bu izleri görmeye devam ederiz. Romanın büyük başarısı, değişimin ve dönüşümün sürekliliğini okura geçirmesindedir. Bir şeyler olmuştur, insanlar alışmıştır, dönüşmüştür, başkalaşmıştır, hayatları devam etmiştir ancak hem kendileri olmaya devam ederler hem de artık bir başkası olduklarının bilincindedirler.

Anna, Peter, Mara ve Alan’ın devreye girdiği bölümlerde Tutsak, kuşaklar arası bir hafıza romanına dönüşür. Bu kuşakta dahi geçmişin izlerini görürüz. Savaşı, onun bıraktığı izleri ve toplumun hayatının nasıl değiştiğini görürüz; bu somut durum evde, iş yerlerinde, sokakta, hastanede, haber bültenlerinde, aile ilişkilerinde sürmektedir. Romanın bir başka dikkat çekici yönü, hatırlama ile o anki gerçeklik arasındaki bağı sürekli sorgulamasıdır. Michaels, fotoğrafın, anının ve bedenin mutlak bir güvenilirliği olmadığı fikrini işler. Birini görüntüden silmek, onun orada bulunmuş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz; ölüm de hafızayı bütünüyle silemez. Nitekim romanın ilerleyen bölümlerinde “Biri öldüğünde hava bile değişir” (s. 158) cümlesiyle karşılaşırız. Bu ifade, Michaels’ın ölüme bakışını çok iyi anlatır: Ölüm, ortamın dokusunu değiştiren bir gerçekliktir. Bu nedenle Tutsak’ta ölüler hep bir iz bırakır; bazen bir kokuda, bazen bir seste, bazen bir fotoğrafta, bazen de yalnızca bir yokluk duygusunda.
Paavo, Sofia, Lia gibi daha geç devreye giren figürler ve farklı coğrafyalara açılan bölümler, romanın kapsamını daha da genişletir. Böylece Tutsak, 20. yüzyılın ve sonrasının parçalanmış tarihini, sürgünleri, savaşları, ayrılıkları ve kayıpları birbirine bağlayan büyük bir hafıza ağına dönüşür. Romanın “Savaş şimdi bedenlerimizde hangi tarihi yazıyor?” (s. 129) sorusunu akla getiren sorusu, bu açıdan çok şey ifade eden bir soruya dönüşüyor.
Romanın sonunda bizi karşılayan soru cümlesiyse okuruna adeta büyük bir bilinmezlik ve düşünme görevi bırakır. Michaels’ın cevabını vermediği bir soruyla romanı bitirmesini anlatıyı zihnimizde yaşayan bir şiir gibi bırakmak istemesi şeklinde yorumlamak mümkün. Öncesinde anlatının dolaştığı sokaklarda dokunduğu imgeler ve hikâyelerini dinlediğimiz karakterler kendi cevaplarını bulmuş mudur, bilemiyorum. Ancak her okurun bu soruya vereceği cevabın değişeceği kesin. Kim bilir belki de asıl varlığımız, hatırlanabildiğimiz ölçüde devam ediyordur. Soruyu tersine çevirip diğer yönüyle düşünürsek, biz de hatırladıklarımızla başkalarını yaşatmaya devam ediyoruz, değil mi?
Anne Michaels, Tutsak’la Birinci Dünya Savaşı’ndan bugüne uzanan ve pek çok katmana bölebileceğimiz bir yolculuğu şiirsel anlatının güçlü örneklerinden biriyle sunuyor. İzlerin, fonda kalan seslerin, kaybolmayan anıların, devredilen manevi mirasların etkileyici bir hikâyesi okurunu bekliyor.