
Nedim Gürsel ile “Bir Türk yazarın Parisli Türk ressamları anlama ve yorumlama çabası,” diye tanımladığı, odağına Fikret Muallâ, Abidin Dino, Ömer Kaleşi, Mehmet Güleryüz, Utku Varlık, Onay Akbaş’ı aldığı kitabı Paris’in Türk Ressamları üzerine bir sohbet.
Paris’in Türk Ressamları, yalnızca sanat tarihiyle ilgili bir kitap değil; aynı zamanda bir hafıza anlatısı. Nedim Gürsel, yıllar içinde tanıdığı, dostluk kurduğu ve sanatlarını yakından izlediği ressamlar aracılığıyla Paris’in sanatçılar üzerindeki etkisini düşünmeye teşvik ediyor.
Paris, yüzyıllar boyunca ressamların, yazarların ve düşünürlerin yollarının kesiştiği, modern sanatın yön değiştirdiği, yeni estetik arayışların doğduğu, aynı zamanda sanatçıyı varoluşsal olarak da sınayan bir sahne oldu.
Nedim Gürsel’in yeni kitabı Paris’in Türk Ressamları, bu ilişkiyi kişisel bir bakışla ele alıyor. Gürsel’le kitabı üzerine sohbet ederken konuşma doğal olarak resim ile edebiyatın kesiştiği alanlara, Paris’in sanatçılardaki etkisine ve Türk ressamlarının bu şehirle kurduğu ilişkiye uzanıyor.
Gürsel, resim sanatının yazarlık hayatında çok eski bir yeri olduğunu anlatıyor.
“Edebiyat dünyasına adım attığım yıllardan bu yana, beni etkileyen ressamlar yalnızca gezi kitaplarımda değil, anlatılarımda da yer aldı.”
Doğa, kent ve insan manzaralarının ayrıntılı tasviri onu her zaman ilgilendirmiş. Zamanla bu ilgi doğrudan resim sanatı üzerine yazdığı metinlere dönüşmüş. Daha önce yayımlanan Doğaya Açılan Pencere, izlenimci ressamların etkilendikleri coğrafyaları ele alırken; Eros’un Renkleri, sanat tarihindeki “nü” anlayışına öznel bir bakış sunuyor.
Yeni yayımlanan Paris’in Türk Ressamları ise bu çizginin başka bir halkası.
“Edebiyatla resim sanatının kesiştiği alanlarda okuru bir yolculuğa çıkarmak istedim,” diye anlatıyor.

Bu yolculuğun merkezinde Paris var. Gürsel’in anlattığı Paris yalnızca bir ilham merkezi değil, “Paris sanatçıya çok şey sunar, ama onu yaratıcılık alanında olduğu kadar yaşam mücadelesinde de sınar.” diyor.
Fransız Devrimi’nden bu yana “ışıklar kenti” olarak anılan Paris, ona göre, kimi zaman sanatçı için gerçek bir cehenneme de dönüşebiliyor. Şehir, sanatçıyı yalnızca yeni arayışlara değil, aynı zamanda kimlik sorgulamalarına da yöneltiyor.
Kitapta ele aldığı ressamlar bu ilişkinin farklı yüzlerini temsil ediyor: Fikret Muallâ, Abidin Dino, Ömer Kaleşi, Mehmet Güleryüz, Utku Varlık ve Onay Akbaş.
Sohbet sırasında Gürsel’in yaptığı ilginç bir tespit özellikle dikkat çekiyor. Bu ressamların çoğunda Paris tuvale doğrudan bir şehir olarak yansımıyor. “Fikret Muallâ dışında” diyor, “…kitapta yer alan ressamların tablolarında Paris’in kent olarak çok az göründüğünü söyleyebilirim.”
Bu durumun nedenlerini araştırmaya değer bulduğunu da ekliyor. Belki de Paris’in etkisi tuvale bir şehir görüntüsü olarak değil, sanatçının bakışındaki dönüşüm olarak yansıyordur.
Gürsel kitabın kapsamı konusunda özellikle bir noktayı vurguluyor. Bu çalışma ansiklopedik bir sanat tarihi kitabı olma iddiası taşımıyor.
“Paris’in Türk ressamları elbette altı kişiden ibaret değil,” diyor.

“Benim seçimim öznel bir bakıştan ve kişisel anılarımdan kaynaklanıyor.”
Gerçekten de kitapta ressamlarla kurduğu kişisel ilişkiler anlatının önemli bir parçası hâline geliyor. Fikret Muallâ’yla tanışma fırsatı olmamış; ressam öldüğünde Gürsel, Galatasaray Lisesi’nde yatılı öğrenciymiş. Ama diğer ressamlarla yakın dostluklar kurmuş.
Özellikle Abidin Dino ve Güzin Dino ile olan ilişkisini anlatırken gençlik yıllarına dönüyor.
“Genç bir yazar olarak beni desteklediler. Neredeyse bağırlarına bastılar. Onlara çok şey borçluyum.” diyor.
Paris’te yaşadığı yıllarda Ömer Kaleşi’nin atölyesine yaptığı ziyaretlerden ve ressamın yalnız günlerini paylaştığından da söz ediyor. Sanatın toplumsal duruşu üzerine konuştuğumuzda Gürsel daha geniş bir çerçeve çiziyor.
“Her sanatçının bir duruşu vardır,” diyor, “ama bu her zaman bir karşı duruş anlamına gelmez.”
Sanatçının çoğu zaman toplumun bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Sanatını mutlaka siyasal bir davaya adamasını beklemediğini söylüyor. Ama bir yurttaş olarak siyasi duruşunu ifade etmesini de yadırgamadığını ekliyor. Bu sözleri söylerken kendi deneyimini hatırlatıyor. Yazdığı kitaplar nedeniyle dört kez yargıç karşısına çıkmış bir yazar olarak.
Edebiyat ile resim arasındaki ilişki üzerine söyledikleri de dikkat çekici. “Metinsel alanla resimsel alanı karıştırmayalım. Bir romanın içinde gezinmekle bir tablonun içinde dolaşmak aynı şey değildir.” diyor. Her iki alanın kendine özgü anlatım biçimleri ve estetik yöntemleri olduğunu vurgularken yine de zaman zaman birbirlerini etkilediklerini de kabul ediyor.

Sohbet sırasında günümüz sanat ortamını da konuşuyoruz. Yapay zeka destekli metin ve görsel üretiminin hızla yaygınlaştığı bir çağda sanatın geleceği üzerine düşüncelerini soruyorum. Gürsel bu dönüşümü inkar etmiyor; ancak sanatın ayırt edici gücünün hala sanatçının öznel bakışında olduğunu düşünüyor. Ona göre sanat teknik bir üretim meselesi değil, aynı zamanda deneyim, hafıza ve bireysel bakışla kurulan bir ifade alanı.
Paris’in Türk Ressamları bu anlamda geçmişe bakan bir kitap değil, bir başlangıç.
“Uzun yıllardır Paris’te yaşayan bir Türk yazarın Parisli Türk ressamları anlama ve yorumlama çabası,” diyor. “Bir bakıma geçmiş günleri anma girişimi.”
Sohbetin sonunda küçük bir Picasso anekdotu anlatıyor. Bir gün Picasso’ya bir tablo gösterilip “Bu ne biçim balık?” diye sorulduğunda ressamın cevabı kısa ve net: “O balık değil, resim.”
Nedim Gürsel bu hikayeyi anlatırken gülümseyerek ekliyor:
“Yaşasın resim.”