11 ŞUBAT, CUMA, 2022

Edward Said İmajlarının Ötesinde

Fırat Mollaer’in editörlüğünde yazar ve akademisyenlerin katkılarıyla hazırlanan ve Edward Said hakkında yeni tartışmalar açmayı amaçlayan Edward Said’le Yeniden Başlamak: Entelektüel, Sürgün ve Şarkiyatçılık adlı çalışma üzerine bir yazı.

Edward Said İmajlarının Ötesinde

Fırat Mollaer’in editörlüğünü yaptığı Edward Said’le Yeniden Başlamak-Entelektüel, Sürgün ve Şarkiyatçılık kitabı İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, bilhassa 1978 yılında yayımlanan Şarkiyatçılık eserinden sonra hem dünyada hem Türkiye’de popülerleşen ve popülerleştiği ölçüde özü çarpıtılan Said düşüncesini bütün boyutlarıyla ele almakta.

Edward Said, Arap-Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak 1935 yılında Batı Kudüs’te doğdu. 1948 yılında ise Arap-İsrail savaşı yüzünden ailesi Mısır’a taşındı. Buradaki İngiliz koloni okullarında Batılı bir eğitim alan Said, eğitimine 1951 yılında Amerika’ya giderek Massachusetts’teki Mount Hermon School’da devam etti. Ardından lisans eğitimini Princeton Üniversitesi’nde, yüksek lisans eğitimini ise Harvard Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra İngiliz edebiyatı üzerine doktora yapan Said, 1970 yılında Columbia Üniversitesi’nde profesör oldu. Kültür eleştirmeni, aktivist, karşılaştırmalı edebiyat profesörü gibi birçok unvana sahip olan, 2003 yılında lösemi hastalığından vefat eden Said’in Başlangıçlar-Niyet ve YöntemKültür ve EmperyalizmYersiz YurtsuzMedyada İslam, Müzik Üzerine Görüşler, Kültür ve Direniş, Sürgün Üzerine Düşünceler gibi pek çok eseri olsa da ona asıl şöhretini kavuşturan 1978 yılında yayımladığı Şarkiyatçılık eseri oldu. Bu eser, Batı kanonunun Doğu’yu sistematik olarak Doğululaştırdığını ve Doğu’nun bunu içselleştirmesi için çeşitli stratejilere başvurduğunu ağırlıklı olarak edebi ürünler üzerinden ortaya koymaktaydı. Bu noktaya gelirken İtalya’da Kuzey-Güney sorununu irdeleyen Gramsci’nin hegemonya kavramından ve kendisi gibi sürgün olan Adorno’nun olumsuzlamasından istifade etti. Ancak 20. yüzyılın özel koşullarını göz önünde bulundurduğunda farklı bir izlekte ilerledi. Onun fikri izleğini takip etmek için ilkin “başlangıç” kavramından hareket etmek gerekir çünkü Said için başlangıç, eleştiri demektir. Yani, teolojik kökenlerin karşısına insanın kendi tarihini oluşturduğu seküler başlangıçları koyar. Böylece, tarihsel bakışa seküler bir eleştiri getirirken edilgen tarihsel özneler yerine başlayan politik özneler koymuş olur. Böylece, Başlangıçlar-Niyet ve Yöntem kitabında ortaya koyduğu bu eleştirel bakış açısından hareketle Şarkiyatçılık kitabında şu soruyu sormamızı sağlar:

“‘Doğululuğu’ teolojik köken gibi mi üstleneceğiz yoksa seküler bir başlangıç noktası mı saptayacağız?” (s.21)

Buradan hareketle ilahi bir edilgenlikmiş gibi Doğu’ya kabul ettirilen geçmişi reddederek Doğu’yu, politik bir özne olarak başlatır Said. Bu noktada kitabın, Fırat Mollaer’in kaleme aldığı “Mukaddime” bölümünde Said imajlarına değinilir zira Said düşüncesi popülerleşmiş fakat popülerleştiği ölçüde asli özellikleri çarpıtılmıştır. Bu minvalde yine aynı bölümde yazarın 1975 yılında yayımlanan Başlangıçlar kitabından bahsedilmezken Şarkiyatçılık kitabının “belli davaların hizmetine derhal” koşulmasından hareketle Said imajlarının eleştirisini yapar Mollaer. Hâkim Said imajı olan kimlikçi bakışa, yani Said’in Doğulu kültürel kimliği doğrudan kabullenerek anti-Batıcı bir militan olarak görülmesine, özcü kimlikçi anlayışa karşı çıkar. Nitekim, Said’in görüşlerini anlamak için başlamak, eleştiri, sürgün ve entelektüel terimlerinin birbirlerine nasıl bağlandığını irdelemek gerekir. Kudüs’te Hıristiyan bir ailede doğan, Mısır’da Batılı bir eğitim alan ve Amerika’ya göç ederek Arap-Amerikan kimliğine sahip olan Said, yersiz-yurtsuz bir entelektüeldir. Öte yandan, başlangıç terimiyle ifade etmek gerekirse sürgün “yeni bir dünyada başlayan öznedir.” Ancak sürgün kavramından hareketle küreselleşme etkisine vurgu yaparak indirgemeci bir gözle herkesi kendine sürgün olarak görmemek gerekir. Zira sürgün olan insan, “aşinalık mekânı” olan ve özdeşliği sağlayan “ev”e mesafeyle bakan, “dünyanın bütününü yabancılayan” kişidir. Burada, ev/yurt kavramları bir uzamdan ziyade psikolojik, kültürel kodların, metafizik anlamların içinde yoğun bir şekilde bulunduğu durum olarak görülmelidir. Zira bu durum, bize benzeyeni kabul etme, bize benzemeyeni ise reddetme tavrını özdeşlik üzerinden kurmaya sebep olur. Oysa sürgün, iki kimliğe sahip olarak, dünyanın bütününü yabancılayarak çoğulcu bir bakışa, ikili bir bilince sahiptir. Bu bakışla tarihsel olanı mukadder değil, birtakım tarihsel ve toplumsal inşalar olarak görmeye başlayarak seküler ve eleştirel bir perspektif geliştirir. Kökeni sökerek yerine başlangıcı koyar, politik özne hâline gelerek angaje olur. Said’in entelektüel kavramı angaje olmaklık ile Foucault’ya, evrensel olmaklık ile Sartre’a yaklaşıyor gibi dursa da “hudut boyunda” gördüğü entelektüelin en önemli özelliğini muhalefet etmek şeklinde belirtir. Muhalefet etmek ise bireysel bilince hükmetmek isteyen iktidar mekanizmalarına karşı eylemde bulunan özne olarak bireyi savunmaktır. Kamusal ve sürgün entelektüeldir onunki. Yine bu noktada Foucault’nun “söylem”, Gramsci’nin “hegemonya” kavramları ön plana çıkar. Bu kavramların yanında Napolili filozof Giambattista Vico’nun felsefesinde yorum kavramını kategorik bir ilke olarak görmesi ve Said’in buradan hareket etmesi önemlidir. Bu sayede Şark’ın bir töz olmadığını belirterek seküler tarihin konusu hâline getirir. Yine bu sayede, Şarkiyatçı söylemi, başka deyişle Şarkiyatçı bilgi-iktidar stratejilerini hedefe alırken hegemonyayı eleştirir. Böylece, postkolonyal çalışmalar için de Said düşüncesi bir rehber niteliği taşır. Öte yandan Şarkiyatçılık geniş ölçekte sadece Doğu ile Batı arasında gerçekleşen bir olguymuş gibi gözükse de mikro boyutlarını ve antitezi olan Garbiyatçılık’ı unutmamak gerekir. Bu bağlamda Türkiye örneğine bakıldığında kitapta arabesk müzik Doğu-Batı-Türklük üzerinden irdelenmiştir.

“Arabesk, bir sembol olarak, yükselen yeni orta ve üst sınıfların eski elite karşı geliştirdiği kültürel hegemonya mücadelelerinde de kullanılmıştır. Bu sayede o kadar hegemonik bir niteliğe bürünmüştür ki, sosyolog Ali Akay (2002), Türkiye’nin yeni hâkim sınıfını bile ‘Arabesk burjuvazi’ olarak adlandırır.” (s.163)

Burası önemli bir noktadır zira ismiyle müsemma olan arabesk, “Arap’a özgü” anlamına gelir, Arap müziğidir. Oysa erken Cumhuriyet Dönemi’nden beri ciddi bir tartışma konusu olmuştur. Türk Sanat Müziği’nin meyhane gibi yerlerden kurtarılması vatani görev bilinmiş, gazinolarda icrası büyük tartışmalara sebep olmuş, bu müziğin ideal icrasına örnek olarak Münir Nurettin Selçuk’un frak içerisinde Paris’te Olympia’da azami ciddiyetle verdiği konser gösterilmiştir. Sabahattin Âli’nin “Ses” öyküsü içinden geldiği gibi söylediği vakit şahane bir biçimde türkü yakan Anadolulu gence tango gibi Batılı müziklerin zorla söyletilmesi sonucu gencin hüsrana uğramasını anlatır. Yine Şener Şen ve Uğur Yücel’in birlikte oynadığı Muhsin Bey filmi arabesk/TSM çatışması üzerinden ilerler. Örnekler çok olmakla birlikte bütün bunlar Türk şarkiyatçılığının yani öz-oryantalizmin veçheleri olarak nitelendirilmelidir. Bu doğrultuda kitaptaki alt başlıklardan birinin ““İdeal” Türk Kimliğinin Antitezi Olarak Arabesk” olması manidardır.

Şüphesiz, hacimli ve akademik bir çalışma olan Edward Said’le Yeniden Başlamak-Entelektüel, Sürgün ve Şarkiyatçılık kitabının bütün noktalarına temas etmek bu yazının, belki de bütün yazıların boyutunu aşacaktır. Kitapta, birçok alt başlığa sahip olan “Mukaddime”, “Sürgün/Entelektüel”, “Eleştiri”, “Şarkiyatçılık/Oryantalizm ve Eleştirmenleri”, “Filistin”, “Postkolonyalizm ve Madun Çalışmaları”, “Müzik” üst başlıklarını taşıyan bölümlerin ardından, son bölüm olan “Söyleşi” bölümünde Said’in bir anket/söyleşisiyle birlikte onu Türkçeye kazandıran Tuncay Birkan’ın Said’le söyleşisi olmak üzere iki söyleşi de mevcut. Kitap ayrıca uzun bir kaynakça bölümünü de içermekte. Genel bir görüş ifade etmek gerekirse Said imajlarına eleştirel bakan, Said düşüncesinin çarpıtılmasına karşı çıkan, bu doğrultuda Said’in başlangıç terimine atıfta bulunarak onunla “yeniden başlayan” geniş ölçekli bir akademik çalışma söz konusu.

​"O hâlde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Said’in şarkiyatçı söylem çözümlemesi önemli bir eleştirel potansiyele sahipken genel olarak bakıldığında Türkiye’deki durum bundan çok uzak görünüyor. Bu çok açık bir biçimde şarkiyatçılığın veya Said’in Şarkiyatçılık eserinin istismar edilmesi veya (terimin) kötüye kullanılmasıdır. Söz konusu egemen tutum, kimlikçi bir düşünce olan şarkiyatçı söylemi sözde eleştirir, ancak bunu başka bir kimlikçi düşünceyle, Doğuculukla yapar. Oysa Said’in eleştirel mirası bize kimlikçi düşüncenin radikal bir eleştirisini veya yapısökümünü öneriyor.” (s.466)

0
4402
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage