30 EYLÜL, CUMA, 2016

Denizin Köpüğü Bıraktığım İzler

Yaz bitti bitiyor, sıcaklar bitmedi diyor ama küçülen mehtâbıyla eylül’ün gelişi de yazın bitiş sürecini başlatıyor, sonbahar’a hazırlıyor bizi; eylül kırık ışıklarıyla iniverdi, her yerde, İstanbul’da, Boğaz’da, kalbimizde, anılarıyla belleğimizde, sanki bir yıl bitimi, birkaç zaman sonra, neyse ekim’dir o, kızaran yapraklarıyla ömrümüzden bir yıl daha...

Âşıklar İçin Buluşma Yerleri yazı dizimizi onuncusuyla sonlandırıyoruz...

Denizin Köpüğü Bıraktığım İzler

Zaman dört nala, bir yıl olmuş yukarıdaki satırları bu köşede yazalı, ne çabuk geçti ve ne sıcak bir yazdı! Hava durumu açısından olmasa da, her zamanki gibi nemli İstanbul yazı olsa da, sîyâsî açıdan çok çok sıcak ve tehlikeli bir yazdı! Bu sıkıntılar, bunalımlar bitmez, anlaşılan bitmeyecek de! Neyse, bu da son yazı olsun “buluşma yerleri” için ve bugün ile anılar karışıversin...

Bir yaz gecesi kısa eteğinin altındaki diri esmer teni, bir çığlık gibi beni bekliyor. G’nin son günü, gidiyor, gençliğini de alıp gidiyor; kalbimi, aklımı, zihnimi, özcesi her şeyimi alıp gidiyor. Bir son buluşma gitmeden önce, dönecek ama... kim bilir uzak diyarlarda neler olup biteceğini. Gençlik ateşi işte! Uzaklık bazen beklenmedik gelişmeleri de ortaya çıkartır, yaratır.

İşte iskele önü, Kadıköyü’nde. Eski bir iskelenin milyonlarca öyküsü vardır; İstanbul’un en önemli yerlerinden biri; tarihî bir nokta. Kimler kimleri beklemiş; gelmeyenler, artık umut kalmamış, karşıya geçecek vapura hüzün içinde binen küsmüşler... Ya da el ele tutuşup ki eller yeni birleşmiş, sevgiliyi beklemenin ödülü alınmış, neşeyle kapanmak üzere olan kapıdan sevinç içinde birlikte geçenler; şâirin dediği gibi, dağılan bir ilkokul bahçesi...

Beklerken, yaptığınız eylem ortadadır; kapının önünde durup bekleyeceksiniz. Gazete bayilerinin yanına saklansanız da geniş kapının bir köşesinde dursanız da, o turnikeleri geçmedikçe bekleyensinizdir. Oysa beklemek gövde kazanması zamanın...

Olsun, beklenen sevgiliyse, göğsünü gere gere beklemeli insan. Geldiğinde ne güzeldir, işte gerçek bir buluşma; şart değilse de karşı tarafa geçmek, İstanbul sizi çeker, mavi sular kışkırtıcıdır, vapur, vapurdaki çay, hava güzelse kenarlarındaki sıralar, işte el ele diz dize, çok câziptir. Deniz kıyısındaki çay bahçeleri de iyidir, oturup konuşmanın, sözcüklerin hazzını yaşamak için. Hatta iskele üstündeki kafenin manzarası da, artık o kadar olur.

Bir buluşmaysa, bu eski iskelenin önünde olmalı; koşuşturan insanlar, vapuru kaçıranlar, son ânda yetişmenin gülümsemesini yüzünde taşıyanlar; satıcılar, biraz ileride banklarda oturan hava almak için dışarı çıkmış yaşlılar, anne elini çekiştiren çocuklar, tuz kokan tekerlekli tahta iskelenin çekilirkenki sesi ve çığlıklarıyla İstanbul’un, Marmara’nın yaramaz çocukları martılar...

İşte buluşmanın tam yeri, iskele önü...

©Nazlı Erdemirel

Yıllar önce böyle yazmışım ve yıllar önce öyle yaşamışım. Sözünü ettiğim iskele, daha çok Kadıköyü ile Beşiktaş arası vapurların gidip geldiği iskele. Adalar seferi de vardır. İşte o iskele, genellikle Eski İskele diye de bilinir. Karaköy’den vapura binince, çocukluğumda, gençliğimde, yıllarca o iskelede karaya çıkmışımdır; bu Anadolu’dur yâni Asya’dır! Zâten yıllarca, yolcular Kadıköyü’ne böyle geçerdi; köprüler yapılmadan önceydi. Arabası olan da arabalı vapurla Sirkeci’den Harem’e; bir zamanlar da Kabataş-Harem vardı!

Duyduğum en güzel “deniz öyküsü” ki bu İstanbul sularında, Boğaz’da geçmektedir. İşte bu Kabataş-Harem arabalı vapur hattındadır. Daha önce de yazmıştım ama bir kez de burada kısaca aktarayım:

“Öykü” ellilerin başında sıcak bir yaz gecesi, Kabataş’tan Harem’e geçecek olan günün son arabalı vapurunda yaşanıyor. Yolcu otobüsleri, özel arabalar, kamyonlar; Taksim, Beyoğlu civarındaki gazinolarda, lokallerde çalışan müzisyenler, çalgıcılar ayrıca nasıl diyelim karşıya geçmek isteyen normal yolcular, son vapura yetişmiş. Hava şurup gibi, bir de tepede enfes bir dolunay. Doğal olarak herkes kendini vapurun dış mekânlarına atmış. Vapur kalkma üzreyken müzisyenler hafiften çalmaya başlamış. Vapur da hareket etmiş, tam iskeleden ayrılırken yolculardan biri “Kaptan efendi, şu güzel mehtapta bize bir Boğaz turu attırsana” diye bağırmış, derken buna başkaları da katılmış. Kaptan da dümeni sola, Boğaziçi’ne doğru kırmış. Derken kendiliğinden bir fasıl oluşmuş, yolcular şarkılara katılmış. Ardından da otobüs yolcuları yollukları ortaya çıkartmış, imece bir sofra kurulmuş; büyük olasılıkla birileri de çaktırmadan demlenmiş! Kuşkusuz o dönemde iletişim şimdiki gibi değil, vapur gelmeyince doğal olarak Harem’de bir telâş başlıyor! Yarım saat, derken bir saat gecikme, hava güzel, lodos da yok! Polise haber veriliyor. Sonunda da vapurun kaçırıldığı düşünülüyor, hatta komünistlerin kaçırdıklarına hükmediliyor! 

©Nazlı Erdemirel

Doğru mudur, uydurma mıdır ya da ne kadarıyla gerçek, tam bilemiyorum ama duyduğum en güzel deniz öyküsü. Hatta İstanbul öyküsü de diyebilirim. Bir ara senaryosuna bile niyetlenmiştim! Birkaç sayfa da yazmıştım. Şimdiki Eski İskele’nin üstünde sanırım denizyollarına ait bir lokal vardı. İskele’ye her indiğimde ya da vapura binmek için geldiğimde, hep oraya çıkıp manzaraya karşı çay kahve içmek istemişimdir. Yanılmıyorsam kapıda üye olmayanlar giremez gibisinden de bir yazı. Aslında ne olacak, insan bir kere çıkar bakar. Çıkamamıştım ama doğrusu senaryom da oradan başlıyordu: Denizyollarından emekli yaşlıca bir adam, genç gazeteciye bu olayı orada anlatıyordu!

Ancak yıllar sonra orada, gerçekten de muhteşem görüntü karşısında kahve, çay içme şansını buldum. Lokalin yerine bir kafe-lokanta açılmıştı. Deniz Yıldızı’ydı adı, akşamları canlı müzik vardı, yanılmıyorsam tango geceleri de yapılıyordu. Bir görüşmeydi, “iş” konuşuyorduk ve saat de çok erkendi. Yoksa insan bir kadehcik içmez mi? Sonraya bıraktık, o sonra da hiç olmadı; orası şimdi kapalı, niyesini bilmiyorum!

Bu Eski İskele’nin önü de âşıkların buluşma yerleri için birebirdir. Bazen “bekleyenler”i fark edersiniz, daha çok vapurdan inen “yolcu” içindir. Bazen o bekleme süresi biraz artar; yoksa kararlaştırılan saatteki sefer, vapur kaçırılmış mıdır? Bazen de doğrudan orada buluşup mavi suların içinden karşıya geçilir! Eski İskele’nin, bildiğim kadarıyla mîmârı bilinmiyor, öyle âhım şâhım bir görüntüsü de yok, ne bileyim, meselâ Vedat Tek’in eli değmemiş ancak İstanbullular için anlamı büyük. Ve de vapurların! Feride Çiçekoğlu’nun “Vapura gelmediniz. Kimbilir kimdiniz!” diye başlayan güzel bir hikâyesi vardır. Adı “Son Bir Kişi”dir. Adından da anlaşılacağı üzere, anlatıcı tarafından o son kişiye odaklanılır. Gerçekten de vapura binen hep “son bir kişi” vardır ama kimdir o?

©Nazlı Erdemirel

Bu hikâyede anlatıcı, alt güvertede oturmuş, ayaklarını demirlere uzatmış, Kadıköyü’den Karaköy’e geçisi anlatır. Yâni vapura Eski İskele’den binmiştir, hikâyenin yazıldığı zaman “yeni iskele” yoktu! Vapurun hareketinden sonra, o yolculuk sırasındaki zengin görüntü de betimlenir ve İstanbul yazarları kısa da olsa hikâyeye girer; çok güzel, vefâkâr bir hatırlanıştır bu:

“Fenerbahçe’den Haldun Taner’i, Burgaz’dan Sait Faik’i alıp hep birlikte gitsek oraya, lodosla poyrazın İstanbul’a has ışık oyunlarını Ahmet Hamdi’den dinlesek; Yalıda Sabah’ı, karabataklarla martıları Haldun Taner’den... ve Ahmet Rasim sorsa hepimize, ‘Bestenigârımı sever misiniz?’ diye...”

Bu hikâyeyi okurken bir yandan da “Beklemek gövde kazanması zamanın” diyen Cemal Süreya’nın “Güzelleme” şiirindeki o dizeler aklıma düşer:

Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların

Bunların konuşması olur öpülmesi olur

Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde

Vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu

Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu

Uzanmış seni usulca öpmüştüm

Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu

Bu buluşmaların bir de beklemesi var. Eski İskele önü, beklemin de uygun yeri, etraf artık şenlikli, oralarda dolanabilirsiniz, sizi kolay kolay fark etmezler, sürekli bir akış, gidip gelenler; ancak sizin gibi bekleyen biri fark edebilir olsa olsa. Öyle ya onun da zamanı gövde kazanmaktadır! Kuşkusuz buluşmadan sonra da ayrılma var! İşin hazin kısmı bu, bir gün de olsa ayrılık ayrılıktır işte...

Güneşin kızıllığı Ayasofya’nın hemen yanıbaşında silinmemişken gökyüzünün derinliğinde, dolunay birdenbire çıkıverir Üsküdar’ın üstünde. Bu sırada bir Kadıköyü vapuru ayrılığın şarkısını söyler en hüzünlü sesiyle. Bir vapur yolculuğu ayrılığın şarkısıdır: ayrılık bir gün de olsa, ayrılık bir sevgiliden, ayrılık bir yerden de olsa, ayrılık şu veya bu şekilde yürekte bir sızıdır ve dizeler yavaşça denizin maviliğine dökülür; çünkü dolunay, engin maviliğin tüm sırlarını bilir:

Ayrılıklar hüzünlüdür sevgilim

                             bir gün de olsa

Ayrılıklar buruktur sevgilim

                             insan mantıklı da olsa


Denizin köpüğü bıraktığım izler

Senden uzaklaşırken, sakın kaybolma

©Nazlı Erdemirel

Kadıköyü’ndeki Eski İskele’den ayrılan vapur, hem güneşin kızıllığına hem de dolunayın sarı pırıltısına tanık olur ardındaki beyaz köpüklerle. Kaçınılmazdır, ayrılıklar bir gün de olsa can sıkar; ancak şâyet aşk varsa, insan, bunda bir mutluluk bulabilir. Çünkü yürekte saklı kalan dizelerdeki gibidir ayrılık. Bu dizeler de, Eski İskele önünü âşıklara bir kez daha önererek buradan şimdilik “ayrılma” olsun:

Sevgim, mavi bir enginlik

Aşkım, yüreğimde kabaran dalgalar


Ayrılıklar can sıkar sevgilim

                                    bir gün de olsa

Bunda da mutluluk bulmalı insan

Çünkü, senden ayrılık, bir gün de olsa

Sana kavuşmanın ilk adımıdır

                                                      sevgilim

0
6180
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage