13 MAYIS, SALI, 2014

Zihnin Güzel Peyzajları

Ahmet Duru, insanın doğayla olan problematik ilişkisine eleştirel bir bakış açısı getiriyor. İnsanoğlunun “ayak izleri”, artıkları ve çöpleriyle doğa üzerindeki negatif etkisi doğanın güzelliğini oluşturduğu kontrast ile daima insanoğlunun “varlığını” hissettiriyor. 

Zihnin Güzel Peyzajları

İnsan bir uyurgezerdir, sahip olduğu seçici algı filtreleri sebebiyle sadece küçük bir parçasını görebildiği bir dünyanın içinde dolanır durur. Varlığını, görme aparatının optik çerçevesi üzerine kurar. Bilgimiz ve deneyimimiz arttıkça bakış açımız büyür ve genişler ama yine de etrafımızda daima bizim algılayabileceğimizden daha fazlasının olduğunu unutmamamız gerekir. Tam da bu nedenle, huzursuz edici ve bir o kadar da aşikâr bir şekilde, varlığımız, etrafımızdaki görünmeyen ve bilinmeyen şeylerle girift bir ilişki içindedir. Yani etrafımızda, bilgimizin sınırlarının ötesindeki, o neredeyse sonsuz mekânda, varlığını sürdüren keşfedilmemiş gerçeklikler arasında daima görebileceğimizden fazlası vardır. Bilim ve felsefe, sınırları sürekli genişletmeye çalışırken, sanat bu sınırların ötesine geçer ve tanımlanamayanın alanında daha derinlere ve daha radikal olana dek erişir. Ruhun çeşitli gerçeklik manifestolarından ve algılanamayan, keşfedilmemiş, karanlık parçalarından beslenir. Ütopyacı olduğu kadar distopyacı da olan karakteriyle dünyamızın gözle görülmesi mümkün olmayan önceki biçimlerini yeniden gözler önüne serebilir. Sanat, bağlamları ile gerçekliğe dair fikirlerin, nosyonların gözden geçirildiği, derinleştirildiği, sorgulandığı ve yapısökümüne uğratıldığı yarı-otonom bir heterotopya, bir yaşam laboratuvarı olarak işler. Metafizik ve dinden farklı olarak, bu inanç sistemi daima kesin olarak, doğrudan hayatın kendisiyle ve onun sosyal ve politik gerçeklikleriyle bağlantılıdır, onlara temellenir ve onlarla flört eder.

Bu anlamda, sayısız biçim ve akımda, sanatçılar yabancılaşma, tahrip etme, deformasyon ya da soyutlama gibi çeşitli biçimsel ve kavramsal stratejiler geliştirmişlerdir. Bunların yanında, bugün bünyesinde çoklu yaklaşımları barındıran gerçekçilik ekolü neredeyse 200 yıldır içinde yaşadığımız dünyayı anlamaya çalışmakta, analiz etmekte ve eleştirmektedir. 1885 yılında Gustave Courbet çalışmalarını Pavillon du Réalisme’inde sergilediğinden beri doğanın taklidinden gerçekliğin yeniden üretimine ve ütopyacı ve distopyacı dünyaların alternatif imajlarının geliştirilmesine kadar gerçekçi resim onlarca farklı stilde karşımıza çıkmıştır. Bugün ise, post-postmodernizmin bizlere tanıdığı seçim özgürlüğü sayesinde, sanatçılar gerçekçiliğin geçmişinin ve bugününün farklı estetik, teknik ve içerikleriyle oynayabiliyor ve böylece içinde var oldukları somut çevreyi yeniden yorumluyorlar.

Bu bağlamda, Ahmet Duru da gerçekçi resmin gerçeği sadece kopyalamaktan ya da yansıtmaktan ibaret olmayan, aksine gerçekliği parçalarına ayırıp sorgulamayı amaçlayan metotlarını, dünyamıza dair alternatif kavrayışlar geliştirmek için kullanan genç ve güçlü bir sanatçının iyi bir örneği. Fotografik imajları resimlerinin başlangıç noktası olarak kullanan Duru, günümüzün çokça müdahaleye maruz kalmış görsel kültürünün önceden belirlenmişliğini eleştiriyor. Bunun yanında, çalışmalarının taşıdığı deneysel ve yenilikçi karakteri sayesinde gerçekçi resme soyutlama metotlarını entegre etmekten çekinmeden yeni biçimler sunuyor. Duru, işlerinde gerçek ve gerçekçiliğin statükosunu tartışıyor.

Ahmet Duru, Daire Galeri’deki ilk kişisel sergisinde bizlere sunduğu güncel     resim ve çizim serilerinde panoramik peyzajların mikro ve makro perspektiflerini ortaya koyuyor.

Sanatçı, çalışmalarında kullandığı uzak manzaraların yine onlara ait yakın planlarıyla oluşturduğu kontrastlarla dünyanın algılanma sürecini de tartışıyor. Farkına varmaktan bağımsız düşünülemeyecek olan görme eylemini irdeleyen sanatçı bu bağlamda var olma ve yok olma arasındaki karşılıklı ilişkiyi de gözden geçiriyor. 

Duru, insanın doğayla olan problematik ilişkisine de eleştirel bir bakış açısı getiriyor. İnsanoğlunun “ayak izleri”, artıkları ve çöpleriyle doğa üzerindeki negatif etkisi doğanın güzelliğini oluşturduğu kontrast ile daima insanoğlunun “varlığını” hissettiriyor. Duru’nun çalışmalarında da görünürde bir figür olmadığı halde insanın varlığı tam da bu “var olmama halinde” baskın biçimde hissediliyor. Bu, sanatçının çalışmalarındaki sakin ama tekinsiz havanın nedenlerinden bir tanesi. Bu tekinsizliğin bir diğer nedeni ise çoklu biçimlerin, renklerin ve dokuların kombinasyonlarının çizimlerinde ve resimlerinde ortaya çıkardığı gerilim. 

Çalışmaların çoğunda görülen genel manzaraların kendi detaylarıyla çarpıştırılmasıyla oluşturan iki parçalı kurgu, gerçekliğin diyalektik bir eleştirisini de yapıyor. Sergide büyük formatların üzerine yerleştirilen geniş açılı resimler, çoğunlukla oldukça küçük ebatlarda olan ve büyük resmin yakın planından oluşan resimlerle yan yana yerleştiriliyor. Bu anlamda sanatçının bu güncel serisi dünyaya “hızlıca bir göz atma” değil konsantre bir bakış açısı getiriyor; görsel sorgulamaları ile ortak bilinenin ötesine geçme amacı taşıyor. Bu süreç resimsel ve içeriksel bağlamı bulanıklaştıran hafif bir soyutlama ile destekleniyor ve çalışmaları sığ temsiller olmaktan kurtarıyor. 
Odaklandığımızda, çevre hissini kaybediyoruz; bu da demek oluyor ki şayet detaylara dair bir kavrayış geliştirmek istiyorsak genel manzaradan vazgeçmemiz gerekiyor. Özellikle dört siyah beyaz manzara çalışmada kullanılan bu optik odak nosyonu ve içeriksel soyutlama izleyiciye neredeyse dayatılıyor. İnsanın ve tarımın hali hazırda sert olan müdahaleleriyle kategorize edilmiş ve bölünmüş doğa, sanatçının çalışmalarında yeniden saflaşıyor. Duru’nun ressamsal soyutlama süreci rengin yok edilmesinden geçiyor, onun siyah beyaz estetiği izleyiciyi çizgilere, dokulara ve biçimlere yoğunlaşmaya yönlendiriyor. Sanatçının görünmeyeni görünür kılmaya olan ilgisinin somutlaştığı yer olan televizyon ekranlarında biçimsel ve kavramsal soyutlama pik noktasına erişiyor.  Duru, televizyon ekranın boş titremelerini temsil eden yalın siyah beyaz çizimlerinde, bugünkü var oluşumuza dair güçlü bir yaklaşım geliştiriyor. Boş peyzajları andıran ekranlarda ruhumuzun yansıması evrenin en eski sesiyle bir TV setinin piksellerinde buluşuyor. 

Ahmet Duru dünyamızın içinde bulunduğu garip durumu anlamlandırabilmek için günümüz manzara resmi anlayışı ile doğaya dair post-endüstriyel fikirleri bir araya getirerek güncel bir yaklaşım yaratıyor ve bize zihnimizin güzel ve güçlü bir peyzajını sunuyor. 

Graf: Sevgili Ahmet, çalışmalarında genel olarak ilgilendiğin form ve içeriklerden bahsedebilir misin?

Duru: Genelde Dünya’ya makro - mikro bakış açısıyla yaklaşan çalışmalarım var. Perspektif yönündeki bu makro - mikro bakış açısı, kuş bakışı olarak değerlendirilebilir. Üstten görünüm ve zoom olarak bir kameradan ya da dürbünden bir bakış açısı. Bu çok yakın yada çok uzak olabilir. Bu görüntüleri görsel bir dille güncel bir dile dönüştürmeye çalışıyorum. Genellikle çalışmalarımda kullandığım malzemeler ona göre çeşitleniyor. Bu malzemeler de çoğunlukla yağlı boya ya da kara kalem oluyor. 

Sanatçı olarak realizme bir yakınlık gösteriyorsun. Realizm kavramı senin için nasıl bir önem taşıyor?

Benim için realizm kavramı, eserlerimde gerçek bir anı vurgulamakta ve plastik değerleriyle gerçekliği yansıtmaktır. Bu gerçeklik olgusu, foto gerçekçiliği yakalamak değil daha çok içerik ve kavramsal olarak gerçekliğe yaklaşmaktır.

Şimdi tuval üzerine çalışmalarının yanında kâğıt üzerine çizimler de üretiyorsun. Malzemeler arasındaki farklılıklar ve paralellikler senin için ne anlam taşıyor?

Kâğıt ve Tuval üzerine çalışmalarım konu ve içerik bağlamında birbirini bağlayan ve destekleyen işlerimdir. Tabiki bir konu üzerine çalıştığım zaman, o konuyu anlatmak için tek bir malzeme değil, birbirine yakın birçok materyal tercih ediyorum. Burada da aynı konu üzerinde farklı perspektif ve farklı bakış açısını sağlamış oluyorum. Teknik olarak aradaki tek farklılık tuval üzeri yağlıboya çalışmalarımın, çizimlerimden daha uzun zamanda tamamlanmasıdır.

Konudan bahsederken, bu serginin konusu ve sanatsal konseptini anlatır mısın?

Buradaki serginin konseptinde malzeme ve materyal olarak karakalem, çizim, tuval üzeri yağlı boya bir de ilk defa sergileyeceğim video art çalışmam var. Siyah beyaz çalışmalarımda (Yağlı boya, kara kalem ve çizim) bilinmeyen bir coğrafyanın manzarasını görüyoruz. Bu manzaraya makro ve mikro bakış açısıyla yakınlaştıkça, gerçeklikten gittikçe uzaklaşarak artan bir soyutluk içinde kayboluyoruz.

Diğer bölümde ise zemine odaklanarak yaptığım iki gerçekçi çalışmamda manzarayı görünen gerçeklikle görüyoruz. Çizimlerimde ise bir televizyon ekranının gitgide kayboluşunu görüyoruz. Çizimlerimin yanında bir de video art sunumum var. Bu video'da, halk arasında “karıncalanma” diye tabir edilen görüntüyü görüyoruz. Buradaki video'da da kaydın kayboluşunun nedenine işaret ediyorum. Geçmişte evrende yaşanan bir patlamanın sonucu hala etkisini sürdürüyor. Bu süreçte gelen mikrodalga yayınlarını tv, radyo ve kanal aramalarında duyduğumuz ses olarak görmekteyiz. Televizyondan duyulan ses de 1965 yılında kayıt edilmiş evrenin kozmik gürültü sesidir. Sergideki çalışmalarım; oluşum, varoluş ve kayboluş kavramlarından yola çıkılarak yapılmış olup birbirleriyle bağlantılıdır.

Varoluş ve yok oluşun, işlerle olan ilişkisini biraz daha açıklar mısın? Ne anlam ve önem taşıyor?

Buradaki işlerimde, doğada farkında olmadığımız duyumsal ve hareketli işaretleri temel alıyorum. Video’daki “the bigbang” (büyük patlama) olayının kozmik ses dinlenmesini,  yani büyük patlamanın yok oluşun halen varoluş sessini dinliyoruz.

Doğanın sonsuz bir döngü oluşumunu “varoluştan”, “yok” oluşunu, “yok” oluştan “varoluşunu” görüyorum. doğa bir dönüşüm içerisinde ….

Çalışmalarımdaki önemi ise, bir manzaranın görünen gerçekliğine odaklandığımda ve yakınlaşarak tuvale işlediğimde o manzaranın içinde kayboluyorum. Sanki bir arayışın içinde gibi çalışmalarıma yansıtıyorum. Bazen doğada var olmak bazen de kaybolmak gibi…

O zaman yakınlaşma ve uzaklaşma metotlarını hem bir soyutlama aracı hem de varoluş-yokoluş tartışması için  bir araç olarak mı kullanıyorsun?

Evet, yakınlaşmayı ve uzaklaşmayı konumun içerisinde bir araç olarak kullanıyorum, aynı zamanda da farklı bakış açısını yakalamaya çalışıyorum. 

Varoluş ve yokoluş tartışmasını açmak istiyorum, çünkü buradaki resimlerimde hem gerçekçiliği görüyorum hem de soyutlama içinde bir ironi oluşturmaya çalışıyorum.

Biraz resimlerin görsel ve entelektüel kaynakları hakkında konuşalım. Nereden ilham alıyorsun?

Genel olarak “doğa”dan ilham alıyorum. Tabii doğada çekmiş olduğum görsellerin her birini bir süzgeçten geçiriyorum. Aynı zamanda görselleri yan yana getirdiğimde bir puzzle coğrafyası oluşuyor. Bu da beni bir fikir ve konuya doğru götürüyor. Plastik sanatların dışında ise son zamanlarda sinema ve fotoğraftan besleniyorum.

Resimlerin tasarım ve üretim sürecini biraz anlatır mısın?

Çalışmalarımın oluşum süreci bir bütün olarak ele alyorum ve konsept olarak sunmayı tercih ediyorum. Seçtiğim görsellerden bir düşünce ve fikir oluşursa ona doğru yöneliyorum, yoksa yeni oluşumlar için birikim yapıyorum. Konu üzerinde çalışırken malzeme ile kendimi sınırlamak istemiyorum. Çünkü aklımdaki fikirleri ve düşünceleri sunmak için, malzemeyle düşünce arasındaki ilişkinin uyum sağlaması gerekiyor. Ne kadar uyumlu olursa o kadar etkili olur diye düşünüyorum. Malzeme sürecini işlerimin gidişatına göre belirliyorum. Çalışma sürecimde tamamen o konuyla ilgili birçok fikir geliyor. Bu fikirleri not alıp diğer çalışmalarıma yansıtıyorum ve bütün çalışmalarım arasında bir bağlantı oluşuyor.

Resimlerin fotoğraf ile ilgili ilişkisini konuşalım. Yapıtlarında fotoğraf ne anlam ve önem taşıyor?

Genelde çalışmalarımı fotoğrafa bakarak yaptığım için, işlerimde fotoğraf bir araç niteliği taşıyor. Fotoğraf karesindeki görüntünün bir aktarımını değil, görüntüdeki anlamını plastik değerlerle yakalamaya çalışıyorum. Görüntünün etkisi altında kalmayıp, yağlı boya ve çizim değerleriyle gerçeklik oluşturma daha anlamlı geliyor.

Son zamanlarda siyah beyaz yapıtlarının sayısı artmış. Bu renksiz estetiğinin anlamı nedir?

İlk resim yapmaya başladığımda malzeme olarak kâğıt ve kalem vardı. Bu malzeme benim için yeterli olmuştu. Bu çok basit bir materyal olarak görülebilir, ama teknik olarak işlediğimde, ben bu basit malzemeyi günümüzde nasıl mükemmeliyete taşırım düşüncesiyle işlerim ilerlemiştir. Çalışmaya başlamadan önce yapacağım görseli dijital müdahalelerle deniyorum. Bazı fotoğrafları siyah beyaz işlediğimde bana daha çok sinematografik gibi geliyor. Sinema filminden görsel bir kare gibi.. Bu da benim işlediğim konunun bir parçası oluyor.

İlk defa bir video çalışması yapıp sergiliyorsun. Bu eserini ve üretim sürecini anlatır mısın?

Evet ilk defa bir video çalışması yaptım. Çünkü yaşadığımız süreçte malzemeyle kendimi sınırlamak istemedim. Son zamanlarda video art ilgimi çekmeye başladı ve video üzerine bir araştırma yaptım. Video, günlük hayatımızda, her yerde sıklıkla karşımıza çıkabiliyor. Örneğin evlerimizde televizyon çok önemli bir yere sahip. Gündelik hayatta sosyal medyada ya da televizyonda bize ait olanı ve bizim hayatımızı ilgilendiren her şeyi takip ediyoruz. Video çalışmamda, çizimlerimle birlikte TV görüntüsünün bir anda kayboluşunu konu edindim. Üretim sürecinde ekran görüntüsünün kayboluşunu araştırmıştım. Evrendeki kozmik bir patlamanın etkisinden kaynaklanan ses dalgaları günümüzde devam etmektedir. Uydular bu ses dalgalarından etkilenerek görüntünün kayboluşunu görüyoruz.

Serginin başlığını biraz açıklar mısın?

Genellikle doğa üzerine fotoğraf çekimleri yapıyorum. Fotoğraf arşivimdeki görsellere baktığımda bir arayışın içindeydim.. Fotoğraf çekimine gittiğimde de bunu fark etmiştim. Serginin başlığı bir arayıştan çağrışım yaparak oluşmuştur. Sergideki eserlere genel bir bütün olarak baktıgımızda varoluş ve kayboluş kavramlarından yola çıkığım görülebilir.  Hem görsel olarak hem de kavram olarak.

Serginin ismini bende “Buralarda Bir Yerde”  diye adlandırdım. Çünkü video, çizim ve yağlıboya çalışmalarıma baktığımızda bize ait olanı arıyoruz.

Yokolus, tuyb, 25x35 cm, 2014

0
2501
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle