21 MAYIS, ÇARŞAMBA, 2014

Tamamına ermek ve erdirmemek üzerine…

“Sanatçıyı yitiren ustalıktır. Usta olmaktan korkunuz.” Turgut Uyar 

Dünya her göze, her zevke bambaşka görünen bazen gümbürdeyerek bazen sessizce akan koskocaman bir bütün. Bu akışkan evren içinde tınlayan minik bir deklanşör sesinin menzili ne olabilir ki?

Tamamına ermek ve erdirmemek üzerine…

Fotoğrafın, çoğu fotoğrafçıyı sıkıştıran ‘kusuru‘ bizzat o ana adanmış olmasından kaynaklanan eksiklik/yüzeysellik duygusu olsa gerek. Tuzak kurulmuş, imge yakalanmış ve iş bitmiştir. Derlenip toparlanmış karenin ise aslında neye denk düştüğü belli değildir. Çelişkili gibi görünse de pek çok fotoğrafçıyı fotoğrafa bağlayan mesele tam da budur. Ya da kavga mı demeli? Aslında her türlü sanatsal üretim için geçerli olabilecek bu tamamlanma/tamamlanmama meselesi, fotoğrafın göze batan zaafı sayesinde yüzeye çıkıyor, sorgulanabilir hale geliyor. Hatta bu didişme hali, bizzat üretimin kendisi olabiliyor.

Cemil Batur Gökçeer de fotoğrafla kavgalı olanlardan… Fotoğrafı çekildiği halde rahat bırakmıyor, hohlanan camlarla ayarsız flaşlarla mesafesini koyuyor. Fotoğrafı çektiği andaki duygu ve düşünceye bağlı olarak film ya da kağıt üzerinde geliştirmeye devam ediyor. Tabii mekân düzenlemesi de bu geliştirme sürecinin bir parçası sayılmalı.

The Empire Project’te 14 Haziran tarihine kadar izleyebileceğiniz Cemil Batur Gökçeer’in kişisel sergisi ‘En Yakın İhtimal’de sanatçının 2012 yılından bu yana ve farklı tekniklerde ürettiği işlerini karşımıza çıkıyor. Önceden tanıdığımız bildiğimiz fotoğraflar da var, hiç görmediklerimiz de…

Gökçeer fotoğraf üretimini şu sözlerle aktarıyor: “Ürettiğim fotoğrafları sadece gösterdiği ile değil, fotoğrafın çekildiği ana farklı yönlerden bağlanmış duyguların ya da düşüncelerin tetiklemesiyle ortaya çıkan müdahalelerle meydana getirdim. Bu sayede fotoğrafın yüzeyinde, kimi anlar ve mekânlarla aramda oluşan etkileşimden doğan anlamsal yeni bir bağ ihtimalini arıyordum. Bu arayış; taşıdığı tamamlanmışlık iddiasıyla fotoğrafın bende yarattığı yabancılaşmayı aşmak ve bu sayede fotografik görüntüye karşı yeniden bir arzu duyabilmek için her defasında kaçınılmaz hale geliyordu. Görüntü, yüzeyde meydana gelen bu yeni katmanla iç içe girerek yeni bir varoluşu sezdirdiği anda benim için yaşamına başlıyordu.”

Bozulan, aslından uzaklaşan ya da aslı ile ikame edilen imgeler, yapay ışıklar, mesafe duygusunu bozan flaşlar, kimyasallarla her bir zerresi kendi hızında gelişmiş negatifler… Fotoğraf üzerine konuşmak bazen zor olabiliyor. Göze ayan beyan görüneni söze çevirmek her zaman mümkün olamayabiliyor. Gökçeer’in fotoğraflarında teknik, başlı başına önemli bir konu. Ama bir zanaatkâr edasıyla işi mükemmelleştirmek için kullanılan bir şey değil. Mükemmel olan tamamdır, bitmiştir. Aynı kare içinde kapalı devredir. İşte asıl mücadele alanı bu: Gökçeer, olanca basitliği ve ilkelliğiyle kullandığı tekniği, anlatının ihtiyacına göre işi aynı katmanda yeniden üreterek fotoğrafın o ana odaklı zaafını kırmak için kullanıyor. Fotoğrafın kapalı devre yapısını bozup, kendisi için yaşanılası, bağ kurulası diğer ihtimalleri arıyor. Kendi deyimiyle yaptığı müdahalelerle yaşayan bir organizma olarak üretmeyi deniyor. Ürettiğine yaşama imkânı verip fanileştiriyor ki yeniden karşılaştığında bakmayı istesin. 

Sanatçıyla sergi açılışından hemen önce sohbet ettik ve sonrasında açılışa kaldım. ‘En Yakın İhtimal’ sergisi benim için bu açıdan bir ilk. Genelde boş mekânları tercih eden ben, çok uzun süreden beri ilk defa, duvardaki fotoğraflara bu kadar kalabalık arasından baktım. Sahi niye buradayız biz?

Klasik sanat beğenisi çoğu zaman bir işi yorumlarken, yapıtın ardında yatan duygu ve düşünceye, sanatçıyı o işi yapmaya götüren sebeplere odaklanır. İzleyici anladığını düşünürken, tam tersine anlamı kendinden başka bir yerlerde aradığı için işten uzaklaşır. Bu iş ondan öte tamamdır. Bu durumda sergiyi şöyle bir gezip, beğenip takdir ederek hatta hayranlık duyarak dışarı çıkabilir. Yaşanacak bir şey kalmamıştır.

Sergiye gelip de bulmamız gereken bu mudur? Gökçeer’in fotoğraflarını en çok açık uçlu, yeni bir deneyim yaşamaya olanak sağlayan organik görselliği nedeniyle sevdim. Salt gerçekler, önermeler yok. Anlık bağlar kurabileceğimiz ihtimaller var. İzleyiciyi sanat üretiminin bir parçası haline getirmek günümüzde pek çok sanatçının hedefi elbette, ama bu fotoğrafların yüzeyine taşınan yoğunluk, kapıları biraz daha açık tutuyor.

Bu yoğunluk sayesinde teknik ve görsel açıdan çok farklı fotoğraflar bir arada durabiliyorlar. Çok ilginç hikâyeler, çok estetize görselliklerin yanında, bu sergiyle birlikte çiğ flaş darbeleri altında basit sıradan detaylar, anlık jestler de var. Normalde mesafe ölçmek için kullanılan ışık, tekinsiz bir örtü gibi mesafeyi bozarak fotoğrafa yeni bir yaşam alanı bahşediyor. Arayış devam ediyor. İzleyici için de… Fotoğraflar arasında dolaşırken her seferinde başladığınız yere dönmeyebilirsiniz. Ki normal olan da bu, sanatçı için geçerli olan izleyici için de geçerli. Neye baktığınızdan o kadar eminseniz tekrar bakmanıza gerek kalmaz. İhtimaller arasında dolanmaksa ayrı bir iş.

Yazının en başında Turgut Uyar’dan bir alıntı var. Gökçeer’in kişisel bloğundan aldığım bu alıntının devamında “Sanatçı için sanat, yapıttan öncedir, yaratmanın, yapmanın kendisidir… Artık kendi işi, bilen, hatta yapacaklarını bir türlü içgüdü ile rahatlıkla, kolaylıkla yapanın yaptığı yaratma değildir, çoğaltmadır. Alışkanlıktır. Bundan sonra sanatın gereği kalmamıştır.” diyor Uyar.

Turgut Uyar’ın bakış açısıyla ustalaşmak bir tür tükeniş. Bense ustalığı tamamına ermek/evrenle bir olmak yani bir tür sona eriş olarak yorumlamayı tercih ederim. Her durumda da arayışlar ya da ihtimaller yoktur artık…

Bu böyle… İsteyen ilahi gökyüzüne çıkar; isteyen ete, kana, çamura bulaşır. Tamamına eren susar. Arayış, bol kusurlu ve fanidir, bize özgüdür, yaşamaya devam etmenin en yakın ihtimalidir.

Hepimizin ortak noktası bu.

0
1702
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle