26 HAZİRAN, PERŞEMBE, 2014

SİNEM KAYA, EVREN SUNGUR SURİYE PASAJI

1908 yılında Suriye’li Hasan Halbuni Paşa tarafından Mimar Demetre Th.Bassiladis’e yaptırılan Suriye Pasajı; Beyoğlu’nun en eski pasajlarından biri. Saraydan sonra elektrik ve havagazının bağlandığı ilk bina olduğu söylenen pasaj; bugün hala sanatçı atölyelerine, tasarım ofislerine, yazarlara, üniversite öğrencilerine ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Evren Sungur ve Sinem Kaya’nın paylaştıkları atölye de; pasajın çatı katında yer alıyor.

Evren; ilk olarak senden başlayalım, bu atölyenin ilk sakini olarak buraya geliş hikayenden biraz bahsedebilir misin? Kaç senedir buradasın, ilk geldiğinden beri pasajda neler değişti? 

E.S. : 2002’de burayı ev olarak tuttum, bir kaç yıl ev - atölye olarak kullandım. Daha sonra evi ayırıp başka arkadaşlarla ortak kullanmaya başladım. 2002’de burası çok sapa bir yerdi. Aşağıda, Asmalımescit’te tinercilerin takıldığı, bir hayli ucuz, hiç popüler olmayan bir yerdi. Şimdi ise yavaş yavaş bizi buradan göndermeye başlayacaklar sanki ama tadını da daha iyi çıkarıyoruz galiba. Herşey inanılmaz bir hızla değişiyor. O kadar hızlı ve o kadar yoğun bir şekilde değişiyor ki hayat tarzını değiştirmeye zorluyor seni. Buradan çıkıp evine giderken çay kahve içtiğin yerler artık yok, sinemaya artık alışveriş merkezinde gitmek zorundasın, Emek Sineması’nda ya da Alkazar’da gidemiyorsun. Ya da aslında artık sinemaya da gitmiyorsun zaten, alışveriş merkezine gideceğine evde seyrediyorsun. Fakat bir yandan herşey daha parlak, daha gıcır gıcır, böyle bir ikilem arasında bir yer oldu burası.

Sinem; sen burada bulunduğun sürece bu çevrede nasıl bir değişim gözlemledin?

S.K.: Ben 2009’dan beri bu atölyedeyim. Bundan önce yine Beyoğlu’na yakın Çatmamescit’te bir atölyemiz vardı. Burası tabi daha merkezi, adımını attığında İstiklal caddesinde olduğun için sürekli birileri gelebiyor ya da sen gidip bir işin varsa halledip gelebiliyorsun. Bu süre içinde Evren’in de dediği gibi çok fazla alışveriş merkezi açılmaya başlandı, Robinson Crusoe gibi eski kitapçılar tutunamamaya başladılar. Emek Sineması, Alkazar sineması kapandı. İstiklal caddesi; daha steril bir hale dönüşmeye başladı. İnsanların alışveriş çılgınlığını doyuran bir hal almaya başladı.

E.S.:  Sokaktaki insanlar da tek tipleşmeye başladı, çeşitlilik de azaldı.

S.K.: Ama bununla birlikte yeni galeriler de açılmaya başladı. Tabi şu an önümüzü göremiyoruz, burası her an bir otele dönüşebilir mi düşüncesi var. Sonuçta burası da Beyoğlu’nun gözde pasajlarından biri, an meselesi gibi geliyor.

İkinizin de pasajla ilgili hisleri/ düşünceleri neler? Burada üretimde bulunmak sizin yaratıcı sürecinize nasıl bir katkı sağlıyor?

S.K: Suriye Pasajı; tarihsel önemi olan bir pasaj. Bizim katımız, sonradan eklenmiş bir çıkma kat. Burada da birkaç galeri, bizim dışımızda bir kaç sanatçı atölyesi var. Pasajın bir kaç sakinini tanıyoruz ama çok da iletişimimiz yok aslında.

Pasajda genelde entellektüel insanlar var ama aranızda fazla bir iletişim yok galiba:

E.S: Bir iletişimimiz yok. Zaten entellektüel insanlar çok da sosyal değil, daha bireysel insanlar. Mimarlık ofisleri açılıyor, bir daire bir yazarın oldu, sanatçılar var. Burası biraz sürreel bir pasaj, bazen tuhaf şeyler oluyor, mesela  atölyeye gelirken çatı arasında keman çalan smokinli bir adam görebiliyorsun.

Biraz çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz? İkiniz de yağlıboya figüratif çalışmalar yapıyorsunuz ama yaklaşımlarınız çok farklı. Resimlerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.K: Ben 2007, MSGSÜ mezunuyum, ilk iki sergimi Beyoğlu Akademililer Sanat Galerisi’nde açtım. İlk sergimin adı ‘Hayalperest’di, önceki senede ‘Kafes’ isimli sergimi açtım. Onun dışında karmalara, yarışmalara katıldım, bu hafta yine aynı galeride doğa ve insan ilişkisine ele alan ‘Abluka’ isimli bir karma sergiye daha katılacağım.

Tarihi eserlerin yıkılıp yerlerine imitasyonlarının yapılmasından bahsediyoruz ya; bu aslında insanın doğal olana karşı açtığı bir savaş gibi geliyor. İnsanın içinde doğayı sevdiği kadar, doğaya karşı bir korku da var, insan doğanın içinde yer almaktan korkar halde. İnsanlar kendilerini binaların içine hapsetmiş durumdalar. İlk sergimde bundan dolayı gelen yalnızlaşma duygusunu ele aldım. Resimlerde bir yapının içine hapsolmuş insanlar ya da doğanın içerisinde korku yaşayan insanlar vardı. İkinci sergim ise; aşk ile alakalıydı. Plastik sanatlarda genellikle aşk konusu ele alınmaz. Bunun üzerinden yola çıktım, bunu denemek istedim. Kitsch’leşmeye de çok müsait bir konu ama ben sanatta küçük dozajlarda da olsa kitsch’leşmenin çok da kötü olduğunu düşünmüyorum. Zaten bütün sanat eserleri biraz da olsa barındırır kitsch duygusunu. Kitsch; kişinin kendi içinden kopan duyguların somut halidir.

E.K: Ben de iki tane kişisel sergi açtım, üçüncüsüne de bayağı zaman var. Genelde resimlerde; insanın psikolojisi, davranış özellikleri inceliyor ve bunların üzerinden toplumun davranış özelliklerine doğru varıyorum. Bana genelde dışavurumcu bir tarz yakıştırıyorlar fakat aslında böyle bir amaç edinmemiştim çünkü dışavurumculuk neticede bana ait birşey değil. Elimde ne silahım varsa kullanıyorum, renk varsa renk kullanıyorum, kompozisyon, biçim, herşeyi kullanmaya çalışıyorum. İlk sergimde insanın davranışlarının nasıl algılandığını medya dili üzerinden görmeye çalıştım. İkincisinde kadın, erkek ve iktidar ilişkisini ele aldım. O serginin ismi ‘Gövde Gösterisi’ydi; güç her kimdeyse onun güç gösterisiydi. Bu sene bazı şeyleri değiştirdiğim bir dönem. Biçimsel olarak da bazı şeyleri değiştirmeyi düşünüyorum, biraz deneyler yapacağım bir dönem olacak.

Evren; sen şimdiye kadar iki kişisel sergi açtın, ‘Canlı Yayın’ ve ‘Gövde Gösterisi’. İkisinin de ana ekseninde gözetleme /gösteri ve iktidar ilişkisi göze çarpıyor, Figürler hem gözetleniyor, hem de kendi kendilerini kameraya/izleyiciye sunuyor/ifşa ediyorlar gibi. 

E.K: Seyirci baskın o resimlerde, o figürleri seyircinin algılaması gerekli; onun için bir gözetlenme durumu var. Belki de iktidar hep ensemde bizi gözetliyor gibi hissediyorum. İlk sergide medyayla uğraştım, sonra sıkıldım ondan, ama bir şekilde sizden uzak ama eli ensenizde bir iktidar tasavvuru hep kaldı resimlerde. Örneğin parmaklıkları kullanmam kaldı. İkinci sergide parmaklıkların arkasına hep kadın figürü koydum. Orada esas patron o kadınlardı. Ön tarafta aynı kadınlar obje halindelerdi, objeliklerini kullanıyorlardı. Fakat arka tarafta görünmeyen patron da onlardı, herşeyi onlar kontrol ediyordu ve ataerkil dünya da aslında onların oyuncaklarıydı.

John Berger’in gözlemleri aklımıza gelirse kadın bedeni evet seyrediliyor ama kadına yönelen bakış aslında erkeğin tahakküm edici bakışı, sendeyse farklı bir durum var.

E.K: Esasında durum öyle değil demek istedim. Gerçek patronlar kadınlar, hepimizin patronu kadınlar. Sanıyorum ki her ne yapıyorsak kadınlar için yapıyoruz. Savaşlar bile kadınları korumak için çıkıyor, erkekler savaşıyor niye kadınlar da savaşmasın? Devasa ekonomiler kurulur, kadınları güzelleştirmek, iyi bakmak için. Kadınlar olmasa biz mağarada devam ederdik.

Sinem senin resimlerinde de tam tersi günümüz dünyasından bir kaçış hissediyorum, hız çağı olarak nitelendirilen imgelerin sürekli olarak dolaşıma sokulduğu bir ortamda son derece sadeleştirilmiş, sakin mekanlar içerisinde donuk figürler var. Bu tercihinin nedenleri nedir? 

S.K: Ben biraz kişinin kendisinden yola çıkarak resim yapıyorum, tabi ki çevremdeki siyasi olaylar beni etkiliyor. Etrafta kıyametler koparken bunların beni etkilemediğini söyleyemem. Fakat ben daha çok bunların ‘beni’ nasıl etkilediğini resmediyorum. Ailemden ya da çevremden model olarak kullandığım o figürler; aslında benim. Mesela ‘Bir Aşk Cinayeti’ resmini işlerken toplumsal bir olayı resmettim, bir sürü cinayet işleniyor aşk yüzünden ama oraya kendimi de koydum, hepsi bunların bendeki yansımaları.

İkiniz de iki kişisel sergi açtınız, üçüncüsüne hazırlanıyorsunuz, resimlerinizde zaman içinde nasıl değişimler gözlediniz, şimdi yapmayı planladığınız şeyler neler?

E.S.: Ben bir sürü şeyi değiştirmek istediğim bir dönemdeyim. İnsanların baktıkları zaman ‘bu resimler Evren’in mi?’ dedikleri bir sergi açmak istiyorum. Hatta bu serginin içinde mutlaka heykel de olmasını istiyorum. Bazı şeyler değişecekse önce formdan başlayacağım bunun için de heykel sürekli kafamı kurcalayıp duruyor. Formdan başlayarak değiştirilecek ve yepyeni bir figüratif resim ortaya koyacak bir sergi hayal ediyorum. Eskiden çok fazla konularla, hikayelerle çalışıyordum. Bizde sanırım minyatür geleneğinden gelen bir hikaye anlatma derdi var. Bizim kuşak sürekli resimde bir hikaye anlatıyor, hatta daha öğrenciyken buna başlıyor. Hikaye anlatmaktan, konulardan çok sıkıldım. Anarşist bir tavır olarak hiçbirşey anlatmayan resimler yapmak istiyorum. İçerik daha sadeleşecek , hikaye işin içinden çıkacak artık, altyazıya ihtiyacı olmayan resimler istiyorum.

S.K: Ben bir sonraki serginin çalışmalarına başladım sayılır, bahsetmek için erken bir zaman mı bilemiyorum ama biraz daha fantastik boyuta taşımayı düşünüyorum resimlerimi. Rüyalardan etkilenen, mekan ve figür kurgularını biraz daha abartarak fantastik boyuta taşıyan resimler yapmayı planlıyorum. Fakat dediğim gibi daha başlamadım, eskiz aşamasındayım şu anda. Yeni sergide biraz daha değiştireceğim ben de. Sanırım ikimiz de deneme yanılma sürecine girdik .

E.K. :Biraz toplumsal hayatımız da böyle bir sürece girdi, kime sorsam herşeyden çok sıkıldım herşeyi değiştirmek istiyorum diyor, biz de bunları resmimizde yansıtıyoruz.

Sanırım Gezi olaylarının etkisinden bahsediyorsunuz. Gezi direnişinden sonra, özellikle Çağdaş Sanat alanında bir takım eleştiriler ortaya çıktı. Gezi’deki mizahın, yaratıcılığın yanında özellikle politik sanatın dilinin yetersiz kaldığı, sanatın kısıtlı çevrelerde, galerilerin duvarları arasında kaldığı, bienallerde sunulanın sokakla o kadar da iletişim kuramadığı yönünde bir eleştiriydi bu. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

S.K: Bu konuda ben de benzer şekilde düşünüyorum. Gezi’de çok doğal bir tepki ortaya çıktı. Sanat eseri diyemeyiz belki Gezi Parkı’nda üretilenlere ama gerçekten bir toplumsal patlama gibi geliyor bana orada yapılan şeyler. İnsanlar orada gerçekten patladılar ve herkesin içinden birer sanatçı çıktı neredeyse. Çok farklı günlerdi. Çok doğal bir tepki olarak ortaya çıktığı için sanat galerilerinde üretilen şeylerle kıyaslamıyorum bile. Bana çok daha doğal geliyor.

E.S: Yeni bir kuşağın kendini ifade etme yöntemleri gün yüzüne çıktı. Daha önce kendi aralarındaydı o ifade biçimi, Gezi’yle herkesin gözü önüne çıktı. Şimdi o kuşağın ileride sanatçı olacak insanları bienallerde işler vermeye başladıkları zaman  kamusal sanat; Gezi olaylarındaki o havayı da yakalayacaktır.

Yakalayacak mı gerçekten yoksa ehlileşecekler mi böyle bir risk var mı?

E.S: Eh o zamana kadar, onlar oralara gelene kadar biraz yaşlanmış olacaklar, ehlileşmek değil de belki olgunlaşmak olabilir.

S.K: Ben orada üretilenin orada kaldığına inanıyorum açıkçası. Oradan çıkan bir iş; sanat galerisine girdiğinde farklı bir boyutta olacaktır. Birbiriyle karıştırmamak lazım bu ikisini.

Belki de sanatçılar bu deneyimden yararlanıp özeleştiri yapabildikleri zaman birşeyler değişecektir.

E.S. : Biz çok tüketici bir toplumuz, Gezi olaylarının yarattığı şeyleri de anında tükettik, bitirdik. Kendimize solcuyuz filan dememiz bana çok saçma geliyor, inanılmaz tüketici bir toplumuz. Çok duygusal olan birşeyi bile anında emip bitirebiliyoruz. Bununla ilgili yapılabilecek bayağı olan şeyler yapıldı bile çoktan. Üzerinden iki ay geçti sadece, müzikler, kitaplar yapıldı. Daha bir ay bile geçmeden medya ağı kuruldu kendine ait. Hemen kendisine ait olmayan birşeyin propogandasına başladı. Eninde sonunda bunlar olgunlaşıp fikir üretmeye başlayacaktır diye umuyorum çünkü fikir üretmeden zaten bir işe de yaramazlar.


0
1656
0
Yazar:
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle