09 OCAK, CUMA, 2015

Şikayet Etme ya da Bir Şey Yapmalı

Sanat yazarları köşemizde bu ay rengarenk bir Ayşegül Sönmez var. Çağdaş sanatın ve bunun Türk basınındaki yerinin, kendisinin deyimiyle 'milattan öncesine' tanıklık eden Sönmez'den deneyimlerini, karşısına çıkan engelleri, bunları nasıl alaşağı ettiğini, Negatif'ten Sanatatak'a kendinleşme mücadelesini dinledik. Ayşegül Sönmez sanat yazarlığının yanı sıra her Pazar sabahı 11:00de Radio Slow Time'da dinleyicileriyle de buluşuyor. Bizden söylemesi!

Şikayet Etme ya da Bir Şey Yapmalı

Gazete, dergi deneyimlerinizin yanı sıra bir de blog'unuz var. Sanki blog daha çok Ayşegül Sönmez'i takip eden sanat izleyicilerine, diğerleri ise dergiyi veya gazeteyi almış herkese hitap ediyor. Geniş bir kitleniz var, nasıl oluyor bu iş?

Aslında herkesi çok önemsiyorum ben. Yani o herkes dediğimiz kim? Ben kendimi zaman zaman çevirmen gibi de düşünüyorum, güzel bir soru sordun o anlamda. Günümüzün yazarı bir yapıta baktığı zaman onu herkesin anlayabileceği şekilde çevirmeli. Ben bunu herkesin anlayacağı şekilde çevirmeye inanan biriyim ve bunu bir misyon gibi de üstlenmiş biriyim bir yandan. Böyle çok alıntılı, bir takım filozoflara referans vermeden yazmak gerektiğine de inanmıyorum. Derdini felsefi olarak ve sanat üzerinden kendince oluşturduğun bir dille herkesin anlayacağı şekilde vermeye inanan biriyim. Dolayısıyla orası ya da burası benim için fark etmiyor. Bunları göz önünde bulundurarak zaman içinde bir üslup geliştirdiğimi düşünüyorum. Milliyet'te Art Niyet diye bir köşem vardı. Öncesinde Negatif diye bir dergi yapıyorduk, tam dert buydu. Negatif yüksek ve alçak sanat diye bir ayrıma inanmıyordu. Popüler kültürü, onun ikonlarını inceliyor. Popüler olandan sanat adına iğrenmiyordu. Yeri geliyor kitsch’e övgü düzüyor, testlerle gündemle dalga geçiyordu. Kesinlikle mainstream bir dergi grubu içinde son derece avangart bir işti. Gerçekten iyi bir projeydi ama her iyi proje gibi fazla uzun ömürlü olmadı. Rahmetli Duygu Asena genel yayın yönetmeniydi. Ben de orada plastik sanatlar yazıyordum. O zaman öyle diyorduk artık o da kullanılmıyor. Yani bir milattan öncesi bir de sonrası var bu işin, yaşım genç ama babamın çevresi, Kadıköy'de bir sanat galerisi olması dolayısıyla ben o önceye de tanığım.

Bu konuyu blog'umda ele alabilirim ama aynı şeyi x bir dergide, x gazetesinde yapamam gibi bir durum var mı pratikte?

Benim hiç öyle bir şeyim yok. Akademik bir yayına bile elimden geldiğince ben gibi yazmaya çalışırım. Zaten akademizme de inanmıyorum. Yani bir üniversitede ders veriyorum ama bu titrlerin önemli olduğunu düşünmüyorum. Akademizmin dayattığı bu dipnotlu, bol referanslı format da sıkıcı geliyor bana. O yüzden hani kendi dilimi bu alanda kurmaya çalıştığımı düşünüyorum ve çok sorunlu bu alan bu konuda. Kendinleştiremiyor hiç kimse, çok az insan var kendileştirebilen kalemini...

Peki konuları nasıl seçiyorsunuz?

Mesela en son bir konferansta içki yasağı üzerine tekellere dağıtılan bir imajdan Kübizm'e geldim. Böyle ilişkiler kuruyorum, şehirde dolaşımda olan bir imajdan sanat tarihinde bir noktaya gelmek ya da tam tersi. Tabii meslek olarak yaptığınız zaman belli sergileri takip etmeniz gerekiyor. Hepsini anlatmak zorunda da değilsin. Bir sergiden bir iş seçersin ve bütün bir serginin izleği, ilhamı ona bağlanır. Bunlara çok dikkat ediyorum, daha farklı bir sergi eleştirisi anlayışı koyabilir miyiz? Ben senelerce bununla boğuştum. Sanatatak'ın o anlamda çok ciddi bir misyonu var, yer açtı. Sergi bittikten sonra aklında o varsa yine yazabilirsin. Türk basınının en büyük handikapı buydu. Sergi bitti mi yazamazdın. Sanatatak.com’da yazarsın! Ben Batılı meslektaşımla Venedik Bineali'ni geziyorum, o üç ay sonra yazıyor ben o gün yazmak zorundayım!

Yazarların literatür oluşumuna da etkileri var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tabii var. Nihayetinde bizim bugüne bakışımız, çektiğimiz kritik fotoğraf ileride akademik araştırmalara kaynak olacak. Bir tez yazmaktan daha büyük bir risk söz konusu benim mesleği yapma biçimimde.
Ben ve benim gibi meslektaşlarım gündelik olan üzerinde söz üretiyoruz. Oysa sanat tarihçi zaten konsensus’u olmuş olandan tarihe girmişten hareket eder. Ben hayatım boyunca akademiklerin yanında gazeteci olarak gazetecilerin yanında eleştirmen olarak tanımlandım. Oysa hepsiyim ve gazeteciliğin çok riskli diğerine göre çok daha yaratıcı olduğunu düşünüyorum


Diğer taraftan da öyle bir network var ki bu dili kuran birinin varolması oldukça zor. Maddi olarak da zor.

Maddi sorun var evet, sadece bununla hayatına idame etmek mümkün değil. Diğer konuda o yüzden sanatatak nefes diyorum. Arkamızda da hiçbir güç yok. Tamamen kendi imkanlarımızla ilerlemeye çalışıyoruz. Ufak tefek destekler alıyoruz. Tabii daha çok almak istiyoruz. Bütün bu sorunlara çare Drogba değil! Bağımsız yayıncılık! Özerklik! Türkiye'de bu olursa yazarlar da çoğalacak. Mesela bizim bir yazarımız bir sergiye gidip sergideki işlerle ilgili bir şey yazmayıp tamamen o serginin götürdüğü ergenliğine dair bir şey yazdı ve bence o kadar değerliydi ki, bir üslup denemesiydi. Böyle şeylere çok ihtiyacımız var bizim. Çokluk olmalı! Hem küratör hem yazar hem sanatçı hem yayıncı hem galerici... Herkesin başkaları için yer açması lazım ve dediğim gibi bu çokluğun kurulması lazım.

Siz sosyal medyayı da oldukça verimli kullanıyorsunuz. Hem okuyucularla iletişiyorsunuz hem de sanata dair tartışmalara buradan müdahil oluyorsunuz. Bu kadar efektif kullanan başka biri daha aklıma gelmiyor.

Çokluğu yaratabilen bir mecra, o yüzden çok güzel. Orada çok sesliliği duyuyorsun ama benim mustarip olduğum bir konu da var. Herkes sanaberbat'ı ben sanıyor... Mesleki olarak yıpratıcı olabiliyor böyle sanılmak! O her kimse yazmaya devam etsin ama onun ben olmadığımı yakında hukuksal yollara başvurarak açıklayacağım.

Bir yazınızda 'gezi'nin görsel muhalif kavramsal kültürü karşısında çağdaş sanatı eleştirdik. Kendimizle, kültür emekçiliğimizle yüzleşme fırsatı bulduk' demişsiniz, nasıl bir yüzleşmeydi bu?

Bu tabii çok derinden ve ani bir yüzleşmeydi bence. İşte hayat-sanat meselesi dediğim bu. Hayat öne geçti, hayat bazen sanata gol atıyor, bu da o anlardan biriydi. İkinci an da Mardin Bienali'nin iptalidir mesela. Yaşanan gerçeklik seni hiç bir şey yapmamaya sevk eder veya yaptığınla derin bir yüzleşmeye sokar. Arkadaşlar da Gezi'ye kadar fazla konformistlerdi. Pembe dozerden sonra ne olacak? Biz bu konuyla ilgili de görüşmeler yaptık ama mesela bunu hemen bir kitaba çevirmedik. Gezi de metalaştırılıyor yani o pembe dozeri bineale mi koysak filan... Onu rahat bırakın o, o sırada olmuş. Bazı şeyleri teslim edelim hayata.

Son olarak da bir röportajınızda 'ekonomi sayfalarının da desteğiyle kültür ve sanat sayfalarının tasfiyesi, sanat yazarlarının işine son verilmesiyle balonlar yaratıldı' diyorsunuz. İşsiz kalmanın yanı sıra sanat yazarlığının kalitesi açısından da sorunlar doğurmuş olmalı, siz nasıl görüyorsunuz?

Ben bu sürece şahit oldum hep gazetelerde çalıştığım için takip edebildim. Onbeş günde bir Milliyet Sanat yaparken birdenbire aylık oldu, sonra kuşe oldu, daha çok satmalı şiarlarının baskısı altında üretmek zorunda kaldı. Zaten sonra ben yazmaz oldum. '96-'97de Negatif dergisinden Milliyet gazetesi kültür ve sanat servisine transfer oldum. O zaman dev iki sayfamız varken şimdi yarım sayfa yok, kapatılıyor. Bunun ekonomi sayfalarına transferini gördüm. Hatta en son Milliyet’te köşe yazarken bir teklifim oldu ama görmezden gelindi; dedim ki, gelin ekonomi sayfası yapanlar sanata biz de ekonomi haberlerine gidelim. Böyle bir şey yapsaydık performatif bir iş, önemli bir aksiyon olurdu. Yazılarda fuarla ilgili mesela şu kadar milyon dolarlık iş satıldı diye yazıyor, hep rakam. Bu çok tehlikeli bir şey, bunu öngördüğüm için Sanatatak kuruldu çünkü 'rakamsız sanat yazmak mümkün'ü savunmak için ve gerçekten de üçüncü yılımıza giriyoruz. Şikayet yaratıcılığı kamçılamıyor. Hüseyin Alptekin'i de anmış olalım 'Don't Complain', hakikaten şikayet etmememiz bu durumla ne yapabiliriz diye kafa yormamız gerekiyor. Bu global bir sorun bize özgü de değil. Bütün yazarlar bundan mustarip. Örgüt var AICA, kaç kişi üye ve kaçı yılda kaç yazı yazmış ve nerede? Bunun bir hesabı yapılsa mesela. Daha çok yazarın daha çok yazması gerektiğini ve bunun için de AICA'nın bir şey yapması gerektiğini düşünüyorum. Mesela sanatçıların işlerini yapması için fon veren dernekler var ama bu dernekler o işi gidip görüp yazması için yerel bir gözü oraya göndermiyorlar, zaten sanat yazarı denilen statüyü desteklemiyorlar. Ya küratörler ya da sanatçılar destekleniyor bu fonlarla... Oysa bütün bu işler yazarların cümleleriyle sanat tarihine devrolmayacak mı? Hayır! Yabancı ülkede desteklenen Türkiyeli sanatçı hakkında yabancı birinin yazması yeterli! Bir dil oluşmasını entelektüel bir birikimin sağlanması hiç önemli değil. Bütün olay networkte. Türkiyeli sanatçı o sergide!!! İşte misyon tamamlandı. O yüzden uzun zamandır salt sanat yazarları için bir örgütlenme biçimi düşünüyorum. Sadece çağdaş sanat değil. Kültür emekçisi kavramını düşünmek lazım. Düşünsene milyon dolarlara satılan bir şey üzerine kelam ediyorsun ve senin internetini ödeyecek paran yok! Var mı böyle bir şey? Ve cesur yazarın durumu tam da budur!


0
1700
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle