24 OCAK, ÇARŞAMBA, 2018

Sanatın Süper Yılı 2017: Sanat mı Eğlence mi?

Alman Frankfurter Allgemeine gazetesi tarafından her yıl aralık ayında gerçekleştirilen sanat forumu, bu yıl “2017 Sanatın Süper Yılı” temasına sahipti. 2017’de Venedik Bienali, Documenta ve Münster Heykel Projesi sergilerinin 10 yılda bir aynı yıla denk gelmesi nedeniyle sanatın süper yılı kavramı kullanılıyor. Berlin’de gerçekleşen iki günlük etkinliğe, Almanca konuşulan ülkelerin önemli sanat kurumlarından isimler ve uluslararası kurumların temsilcileri davetliydi. Bu yazıda etkinliğin sanat piyasasına odaklanan birinci gününe dair gözlem ve analizlerimi paylaşacağım.

Sanatın Süper Yılı 2017: Sanat mı Eğlence mi?

Uluslararası katılımcılar arasında The Art Newspaper ve Financial Times’a sanat piyasası yazıları yazan Georgina Adam, üyelerine piyasa analizlerine ulaşma imkânı sağlayan artnet websitesinin yapay zekâ bazlı teknik altyapısını anlatan Fabian Bocart ve Artsy editörü Alexander Forbes yer aldı. Etkinliğin ikinci gününde ise “sanat kurumları” üzerinden Almanya odaklı ilerlendi. Forum, Venedik Bienali’nin Almanya Pavyonu küratörü Susanne Pfeffer, Documenta’nın ana sergi binası olan Fredicianum Müzesi’nin direktörü Annette Kulemkampff ve Münster Heykel Projesi’nin küratörü Britta Peters’ı, 2017’nin büyük Alman sergilerini bir araya getirdi. Bu konuşmanın yanı sıra Berlinische Galerie’nin direkötürü sanat tarihçisi Dr. Thomas Köhler de konuşma için davet edilenler arasındaydı.

Frankfurter Allgemeine’ın organize ettiği Kunstforum (Sanat Forumu), birinci gününde “sanat piyasası” odaklı organize edilmişti. Sanat piyasası ifadesini birçok kişi gibi ben de rahatsız edici buluyorum. Ancak etkinliğin ilk günü açılışında da bu şekilde lanse edildiği için bu ifadeyi kullanmaya devam edeceğim. Mesele piyasa olunca, etkinlik her ne kadar “2017 Sanatın Süper Yılı” kavramı üzerinden büyük sergilere odaklanmayı vaat ettiyse de cumartesi gününün en çok konuşulanı; 2017 sanat piyasasına damgasını vuran Leonardo Da Vinci’nin Salvador Mundi (tahmini 1500) eserinin, Christie’s Müzayede Evi tarafından gerçekleştirilen satışında 450 milyon Amerikan dolarına satılmış olmasıydı. Eserin daha sonra Abu Dhabi Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yapılan açıklama ile Suudi Arabistan prensi Mohammed bin Salman bin Abdulaziz Al Saud tarafından satın alınıp, Abu Dhabi Louvre Müzesi’ne ödünç verildiğinin duyurulduğunu da ekleyelim.[i]


450 milyon dolar değerindeki bir eser ne demek? Müzayede evlerinin sadece sanat eseri satışı gerçekleştirmediğini, mücevher, antika otomobil gibi lüks tüketim segmentinde yer alan objeleri de satışa sunduklarını düşünürsek, rekor satış bedelini bir sanat eserinin kırmış olmasına sevinmeli miyiz? Sanatın bir lüks tüketim olduğunu ifade eden Dr. Felix Kramer’in sunumu sonrasında, The Art Newspaper’dan Georgina Adam’ın sunumunda öne çıkan şey: “Neye sanat denir?” sorusuydu. Sanat ve lüks tüketim arasındaki fark nedir? Ancak Adam’ın cesaretini göz ardı etmemek lazım, bugün milyon dolarlara satılan, büyük sergilere imza atan Damien Hirst ve Jeff Koons’un ürettiklerini sanat eseri olarak değil lüks tüketim objesi olarak değerlendirdi.

Sanat piyasası hakkındaki sunumunda, Georgina Adam’ın üzerinde durduğu birkaç noktayı burada özetlemek isterim. Adam, piyasada son dönemlerdeki trendleri sıralarken, özellikle “Eski Ustalar”ın (Old Masters) tablolarına olan ilginin artışının altını çizdi. Bir de elbette yeni ustalar olarak da değerlendirilebilecek 20 kişinin bulunduğu, 20. yüzyıla damgasının vurmuş, beyaz-Batılı yaşamını yitirmiş sanatçılar var, onlar da zaten “blue chip” kategorisinde değerlendiriliyor. Adam, çağımızın hızlı tüketim hastalığına ve sanat piyasasında da gözlemlenebilecek tatminsizlik durumuna çare üretme çabasına: “Kürate edilmiş, sanat ve lüks tüketim objelerinin bir araya getirildiği müzayedeler” diyerek dikkat çekti.

Sanat piyasasının bir başka tandansı da tartışma konusuydu, müzelerde büyük sergiler düzenleniyor, yaşayan sanatçıların işleri büyük prodüksiyonlarla izleyici karşısına çıkıyor. Bu sistem içinde galerilerin yeri Avrupa ve Amerika’da önemli bir yere sahipse de mevcut küresel ekonomik sorunlar nedeniyle galericiliğin zayıfladığı bir döneme giriliyor.

Bu bağlamda Galeri Thaddaeus Ropac’ın sahibinin sözleri ilginç: “Galeriler servis sağlayıcılardır”. Müzelerin hantal yapısından sıyrılması gerektiği ve teknik sorunları çözmekteki uyuşukluklarından bahseden Ropac, çözüm üretmede galerilerin devreye girdiğini belirtti. Bunu da zaten haberlere yansımış bir örnekle açıkladı. 2017 Mayıs sonunda Saint Petersburg, Rusya’daki Hermitage Müzesi’nde solo sergisi açılan Amselm Kiefer’in ağır eserlerinin Hermitage’ın tarihi duvarlarına zarar verebileceği fark edilince çözümü müze değil Galerie Ropac bulmuş ve müze için özel yapılan duvarların da bütçesi galeri tarafından karşılanmıştı.

Galeri ve müzeler arasındaki güç ilişkisi değişken ve kaygan. Müzenin amacı, korumak, muhafaza etmek ve sergilemek olsa da izleyici kaygısı ile yapılan büyük prodüksiyonlu sergilerin varlığı; galeriler ve müzeler arasındaki bir çekişme olarak mı görülmeli yoksa iş birliği olarak mı değerlendirilmeli? Ropac’a göre bu iki kurum birbiriyle yarış halinde olamaz, olmamalı. Birinin diğerini alt etmesi söz konusu olmadığı gibi ortak çalışmak zorundalar. Müzelerin sanat piyasası ile uğraşması söz konusu olamaz, bu rol galeri ve müzayede evlerinin olmalı diyor Ropac.

Dünyadaki müzecilik anlayışında, sponsorluk ve koleksiyonun genişletilmesi ile alakalı pratikler de ayrı bir tartışma konusu. Kıta Avrupası’ndaki devlet desteği, İngiltere’de devlet ve sponsorluğu birleştiren melez sistem ve Birleşik Amerika’daki özel sponsorluk bazlı koleksiyon genişletme geleneği, farklı sorunları da beraberinde getiriyor. Hangi eserin satın alınacağına kimin karar vereceği çoğunlukla para verenin tekelinde kalabiliyor. Ancak ideal olan kurumların karar alma sürecinde bağımsız olabilmesi ve bu da devlet destekli yapılarda gözlemlenebiliyor. Türkiye’deki müzeciliğin kuraklığı aşikâr, koleksiyonerlikten dönüşen özel müzecilik hâlâ emekleme seviyesinde. Bu yavaş gelişme sürecinde ise dikkat çeken şey büyük sergilerin yani bienallerin varlığının çağdaş sanat ile izleyici arasındaki kurmaya çalıştığı değerli bağ. 15. İstanbul Bienali’nin açılış haftasında AICA Türkiye’nin organize ettiği “Sanat Eleştirisi Bağlamında Bienaller: Dayanışma mı Rekabet mi?” panelindeki konuşmacılardan küratör / yazar Iara Boubnova, müzelerin hantallaştığı çağdaş sanat ortamında, bienallerin kurtarıcı olabileceğini öne sürmüştü. Dünyanın genelinde büyük sergilere ve özellikle bienal organizasyonlarına artan talep hem sevindirici hem de ürkütücü. Ancak Boubnova’nın yorumu ilginç, müzelerin ya da dünya genelinde çoktan dinamikliğini yitirmiş kurumların karşısında; gündeme hızlı tepki veren, risk alabilme kapasitesi yüksek, alternatif ve bağımsız sesler ile değeri bilinmemiş yakın geçmişin önemli sanatçılarını bir araya getiren büyük sergiler önemli. Bu nedenle Türkiye’de İstanbul Bienali’nin yanı sıra Sinopale, Çanakkale Bienali ve Mardin Bienali’nin varlığı bölge insanın sanatla buluşturulması açısından paha biçilmez değere sahip. Lakin, Çanakkale Bienali’nin iptalini hatırlarsak, Türkiye’nin sağ eğilimindeki şiddetli dönüşüm ve sanata karşı gelişen tepki tedirgin edici. (Diyeceksiniz ki buna gelene kadar Türkiye hakkında endişe edilecek binlerce şey var. Evet ama konumuz bu yazıda sosyo-ekonomik ve politik bir değerlendirmenin dışında.)

Konferansa geri dönelim. Yakın zamanda Londra’da bir şube açan galerici Ropac’a yöneltilen bir başka soru ise sanatın başkentlerinden birisi olarak ifade edilen Londra’nın Brexit sonrası sanat piyasasının bundan nasıl etkileneceğine dairdi. Ropac, İstanbul’daki piyasaya da göz kırparak şöyle bir yanıt verdi: “Brexit hangi koşullar altında hayata geçerse geçsin, dünya genelindeki sanat koleksiyoncuları Londra bazlı galerilerden alım yapmaya devam edecekler ve Londra sağlam duruşunu yitirmeyecek. Londra, New York’tan sonra dünyadaki sanat piyasasında maddi bazlı ikinci büyük şehir. Her ne kadar Berlin’de sanatçı sayısı her geçen gün artıyorsa da burada bir pazar olduğunu söylemek güç.” Ropac İstanbul için ise, kısa bir süre için parlayan yıldız olarak gördükleri İstanbul sanat piyasasının şu anda gözden düştüğünü gözlemlediğini belirtti. İstanbul Bienali ilgi çekse de İstanbul, şu anda uluslararası sanat piyasasında bir oyuncu olarak görünmüyor. Hızla zenginleşen Uzak Doğulu koleksiyoncular ise Batılı galericiler için bir süredir cazibe merkezi olmuş durumda.

Thaddaeus Ropac’ın ardından Christie’s Müzayede Evi’nin Avrupa, Orta Doğu, Rusya ve Hindistan bölgesinin başkanı Dirk Boll konuşmacıydı. Boll, 2017’nin sanat alanındaki satış değerlerinin Da Vinci’nin Kasım ayında gerçekleşen satışından önce de çok iyi gittiğini ifade etti. 1987’de Van Gogh’un Ayçiçekleri (1888) eserinin müzayedede 39,9 milyon Amerikan doları’na satışından[i]  sonra böyle bir rekor kırılmasını beklemediklerini dile getirdi. 2009 yılındaki küresel ekonomik krizin ardından sanat piyasasının kurtları elbette bu hareketlenmeden memnun. Boll’un ironik bir şekilde, zenginlerin avlanmasındansa müzayededen eser satın almalarından ne kadar memnun olduğunu ifade ederken kullandığı karşılaştırma biçimi midemi bulandırdı elbette. Sunumlar ve sohbetler süresince sanat eserinin lüks tüketim objeleri (pahalı çantalar, mücevherler, vb.) ile karşılaştırılması da gene rahatsız ediciydi ve piyasanın kalbur üstü oyuncularının büyük resimdeki yerleri François Rabelais’nin Gargantua karakterini hatırlattı.

Konferans içeriği daha çok lüks tüketim odaklı bir piyasa analizi içerdiyse de orta seviye alım gücüne sahip koleksiyoncular ve galericilerle de bir oturum gerçekleştirildi. Galeri Urs Meile kurucusu Urs Meile ve Galeri Utermann’dan Karin Schulze-Frieling, orta seviye koleksiyoncuların yıllardır stabil bir şekilde alımlarına devam ettiklerini, bu seviyenin yavaş ancak istikrarlı bir şekilde büyüdüğünü gözlemlediklerini dile getirdiler. 1992 yılında İsviçre Lucerne ve 1995 yılından beri de Beijin’de faaliyetlerine devam eden Urs Meile, Çin ve Uzak Doğu piyasası üzerine uzmanlaşmış bir galeri. Meile’nin Uzak Doğu’daki sanat izleyicisi ile alakalı deneyimi ise ilginç: “Lucerne’deki galerileri haftada anca birkaç kişi ziyaret ederken, Beijing’deki galeri bir sergi boyunca 6000 kişi tarafından ziyaret edilebiliyor.”

Cumartesi gününün bence en ilginç sunumu; artnet’ten Dr. Fabian Bocart’ın artnet portalının alt yapısında analiz için kullanılan yapay zekâ ile ilgiliydi. Malum, sanat piyasasının en önem verdiği bilgi, genç ve adı yeni duyulan sanatçıların gelecekte ne kârlı yatırımlara dönüşeceğine dair öngörüde bulunabilmek. Kulağa hiç hoş gelmeyen bu fikir maalesef tüm dünya sanat piyasasının derdi. Para aklamak amaçlı sanat eseri alımı ise bu sistemin içinde bambaşka bir buzul ki o konuya hiç girmeyeceğim ve Bocart’ın sinirlerimi bozan sunumundan endişe verici detayları paylaşacağım. Facebook’un, robotların kendi yarattıkları bir dil ile kendi aralarında iletişim kurmasını fark etmesi üzerine yürüttüğü yapay zekâ projesini durdurması[i] ve Arap Emirlikleri’nin vatandaşlık hakkı verdiği yapay zekâya sahip robot Sophia[ii] ile tanışmamızın ardından; artnet ve sitesindeki yapay zekâ kullanımı, kanımı donduran cinsten bir sunumdu. Artnet, online piyasa araştırmalarını müşterileri ile paylaşan bir websitesi. Platform, sisteminde barındırdığı yapay zekâ sayesinde mevcut müzayede satışlarından yola çıkarak sanatçıların satış trendlerini incelerken daha önce kullanılan metotların ötesine geçiyor ve geleceğe dair öngörülerde bulunmaya başlıyor. Yapay zekâ sadece geçmişteki bilgileri analiz etmek ile kalmıyor, bu analizlerden “öğrendikleri” üzerinden bir sanatçının gelecekteki satış fiyatına dair tahminlerde bulunuyor. Yani o çok sorulan, “5 yıl sonra x kişinin eseri değer kazanır mı?” sorusuna artnet’in yapak zekâsı cevap vermeye neredeyse hazır! Bocart sunumunda, 5 yıl önce sanat tarihçisinin desteği olmadan analiz yapamadıklarını ancak bugün gelinen noktada yapay zekânın kendi kendine öğrenme yetisi sayesinde neredeyse insana gerek kalmadan sanat eseri değerlendirmesi yapılabileceğini belirtmesi konferans salonunda soğuk hava dalgası estirdi. Bu noktada insanın veri girişi dışında bir niteliği olmayacağı -belki bir noktada insan eliyle veri girişine bile gerek kalmayacağını da düşünmek lazım- bilginin akılda kalan ve üretilen bir şey olmaktan çıkacağı günlerin sanat piyasası üzerinden de gözlemlenir olması can sıkıcı. Elbette bir bilim insanı olarak Bocart’ın sunumu, kendileri için bir gurur tablosuyken, benim için bilim kurgu senaryosunun adım adım gündelik hayatımızdaki görünürlüğünü deneyimlemekti. Dünya bir yandan sağ eğilimli, kapitalist ekonomi yapısıyla para odaklı var oluşunu kuvvetlendirirken, bir yandan da post-hümanist bağlamda sosyal bilimcilerin eleştirdiği agresif teknolojik ivme ve insan emeğinin değersizleştirildiğini farklı mecralarda görmek kaygı verici.

31 Ağustos akşamı, mail kutuma Jean-Claude Freymond-Guth tarafından yazılmış, duygusal bir dille kaleme alınmış bir mektup düşmüştü. Freymond-Guth Fine Arts’ın kurucusu ve sahibi, mektubunda sanat piyasasının sert şartları karşısında, galericinin sanatsal seçimlerinin piyasayla uyuşmaması; her geçen gün zorlaşan ekonomik yaptırımlar ve içinde bulunduğu borçlar nedeniyle artık galeriyi kapatma kararı aldığını anlatıyordu. Güç dengelerinin her geçen gün daha da bozulduğu finansal değişimler ve yaptırımların karşısında risk almayı tercih ettiğini ifade eden Jean-Claude, bir galerici olarak yaşadığı dışlanmışlık duygusunu, sanat ortamının genelinde de gözlemliyordu. [i] Freymond-Guth’un, tam da tüm gün allı pullu anlatılan lüks tüketim odaklı piyasayı yeren mektubunu göz önünden bulundurursak, kendisinin de dahil olduğu “yeni galericilik modelleri”nin tartışıldığı oturum, günün eleştirel tek oturumu olma özelliğine sahipti.

Alternatif galeri modelleri bir süredir tartışma konusu. Özellikle birçok galericinin, artan kiralar nedeniyle kapılarını kapatmak zorunda kalması, Türkiye’ye özel bir durum değil elbette. Bu nedenle, belli başlı bazı sanat fuarlarının katılım koşullarında yer alan en az iki senedir bir mekânda faaliyet gösterme zorunluluğu maddesine düzenleme getiriliyor.[ii] Bir şekilde mekânsız kalmış galericinin, sanat danışmanlığına yöneldiği bu süreçte, galericinin kendini var etmeye devam edebileceği alan sanat fuarları olabilir mi? Bir mekâna harcanan masrafların, yılda birkaç fuara katılmak için harcanabileceği bir model tartışılıyor, peki bu şekilde galericilik piyasada var olma şansını arttırabilir mi? Bu değişikliğe Art Basel’dan sert bir şekilde hayır cevabı gelmişti. Galerinin mekân ve ekibe sahip olmasını bir sadakat belirtisi olarak gören, 50 yıllık geçmişe sahip Art Basel sanat fuarının aksine Frieze Art Fair, sabit bir galeri mekânı olmasa da düzenli sergi gerçekleştiren galericilerin başvurularını kabul ediyor. Mekânlarını kaybeden galeriler, farklı şehir ve ülkelerdeki galerilerle iş birliği gerçekleştirerek göçebe projeler ve sergiler düzenleyerek markalarının da devamlılığını sağlamaya çalışıyor.

Galericilik eğer dar boğazdan geçiyorsa, Christie’s ve benzeri birçok müzayede evi rekor fiyatta satışları kutlarken, pazarda yer alamayan daha binlerce sanatçının akıbeti ne olacak? Her şeyi toz pembe gösteren konferansın ilk yarısında pek üzerinde durulmayan ise sanatçıların geleceği. Peki bu sert koşullarda sanatçılar nasıl alternatif var olma yolları bulacaklar? Online satış ile mi? Online satış ne kadar güvenilir? Artık neredeyse kamerasız dünyayı görmez olduğumuz günlerde Instagram ve benzeri sosyal medya mecraları üzerinden satış sürdürülebilir bir model olabilir mi?

Bu soruların ışığında gün içindeki tartışmaları yeniden dönüp okursak, bir kısım sanat piyasasındaki hali hazırda zaten zengin olan tabakanın hızla büyümesi övülürken, bir diğer taraftan da orta ölçekli sanat koleksiyoncusunun geliştiği ve stabil olarak büyüdüğü dile getirildi. Ancak piyasanın belli oyuncuların tekelinde olduğunu görmek mümkün. Galericiler bu kadar güç kaybederken, ekonomik sorunlar yaşarken ve sanatçılar zaten doğru dürüst temsil edilmezken (sözleşme yapılmaması, sanatçının eserinin satışı hakkında eksik ya da yanlış bilgilendirilmesi, eserine el koyulması vb.) bir de galericinin varoluş krizine girmesi, kısa ve uzun vadede sanatçılar için daha da büyük riskleri ve sorunları beraberinde getirecek midir?

[1] “Saudi Arabia's Crown Prince revealed as buyer of $450m Leonardo and loan confirmed to Louvre Abu Dhabi”, Art Newspaper, December 7, 2017. http://theartnewspaper.com/news/a-saudi-prince-revealed-as-the-buyer-of-the-usd450m-leonardo-louvre-abu-dhabi-confirms-its-loan-to-the-museum

(erişim tarihi: 25.12.2017)

[1] Cline, Francis X.. “Van Gogh sets auction record: $39.9 million”, The New York Times, Mart 31, 1987. http://www.nytimes.com/1987/03/31/arts/van-gogh-sets-auction-record-39.9-million.html (erişim tarihi: 25.12.2017)

[1]Griffin, Andrew. “Facebook’s artificial intelligent robots shut down after they start talking to each other in their own language.” Independent, Temmuz 31, 2017. http://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/news/facebook-artificial-intelligence-ai-chatbot-new-language-research-openai-google-a7869706.html (Erişim tarihi: 25.12.2017)

[1] Griffin, Andrew. “Saudi Arabia grants citizenship to a robot for the first time ever”, Independent, Ekim 26, 2017. http://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/news/saudi-arabia-robot-sophia-citizenship-android-riyadh-citizen-passport-future-a8021601.html (Erişim tarihi: 25.12.2017)

[1] Jean-Claude Freymond-Guth’un veda mektubunun İngilizce orijinal tam metnine bu linkten ulaşılabilir: https://www.artforum.com/news/id=70890.

​[1] Shaw, Anny. “Bricks and mortar galleries: Art Basel holds the line”, Art Newspaper, Haziran 14, 2017. http://theartnewspaper.com/news/bricks-and-mortar-galleries-art-basel-holds-the-line Erişim tarihi: 25.12.2017)

Schneider, Tim. “A Fair Chance: Can Mid-Tier Galleries Really Survive by Moving Beyond Art Fairs?”, artnet, Eylül 29, 2017. https://news.artnet.com/market/art-fair-alternatives-analysis-1097516 (erişim tarihi: 25.12.2017)

0
4441
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle