08 MART, CUMA, 2013

Rumeli Han'da Bir Atölye

2012 sonbaharında artOn Galeri'deki ''Mai ve Siyah'' sergisiyle izlediğimiz Seyhan'ı atölyesinde ziyaret ettik. Rumeli Han'da iki kata yayılmış olan atölye, Seyhan'ın son sekiz yılına tanıklık etmiş. Bir müddet ev olarak kullandığı, zaman zamansa dostlarıyla paylaştığı atölyesinde en çok gece çalışmayı seven Kemal Seyhan'la yaratım süreci, resimleri, Viyana ve İstanbul'la olan ilişkisi üzerine konuştuk.

Rumeli Han'da Bir Atölye

Uzun yıllar Viyana’da yaşadınız. İstanbul’a döndüğünüzden bu yana da aynı atölyedesiniz. Bu atölye hayatınızda nasıl bir yer kaplıyor?
Bundan sekiz yıl önce, uzun bir aradan sonra İstanbul’a dönmüştüm ve bir atölye arıyordum. Beyoğlu’ndan başka bir yerde olmayı da hiç düşünmedim. Pek çok mekân baktım ve çok büyük bir tesadüf eseri Rumeli Han'daki bu iki katı buldum. Gelip gördüğümde çok kötü bir vaziyetteydi ama ağır bir restorasyonun ardından yaşayabileceğim, çalışabileceğim bir hâle getirdim. Bir dönem ev olarak da kullandım hatta. Binanın geçmişini ise sonradan öğrendim ve ne kadar doğru bir yerde olduğumu zaman içinde anladım. Burası şehrin özellikle 1960 sonrası izlerini halen barındırıyor. Birbirinden çok farklı insanların bir arada olduğu bir yer ve ne yazık ki Rumeli Han'da otele dönüştürülmek üzere satıldı. 

Burası oldukça gürültülü bir bina. Şehrin uğultusu, gürültüsü benim için çok rahatsız edici olmuyor. Dışarıda hayatın devam ettiğinin göstergesi. Binanın çok taraflılığı, çok farklı insanlar tarafında kullanılıyor oluşu cezbetti beni. Geceleri çalışmaya sevk eden de bir durum oldu bu. Su Yücel, Güçlü Öztekin ve Ha Za Vu Zu’nun atölyeleri, kafeler, fotoğraf atölyesi, tiyatro, dans stüdyosu, ofis olarak kullananlar, yaşayanlar...


Benim için atölye, üzerinden dış dünyayla ilişkiye girdiğim bir alan. Atölyeyi çok intim bir alan olarak görmüyorum. Arkadaşlarım gelir gider, Viyana’dan misafirlerim gelir. Atölye hem çalıştığım, ürettiğim bir alan; hem de çevremle, dış dünyayla üzerinden ilişki kurduğum bir alan. Üst katta bir dönem artSümer vardı. Pek çok zorluğa rağmen sergiler düzenledi orada. Alt kattaysa giriş tek, ama aslında iki ayrı daire var. Bir dairede arkadaşım Vahit Tuna çalıştı bir yıla yakın.

Sekiz yıl önce Viyana’dan İstanbul’a döndünüz. Uzun yıllar yaşadığınız bu iki kent sizi nasıl etkiledi?
Atmosferleri ve sundukları imkânlar bağlamında Viyana ve İstanbul birbirine zıt iki şehir.  Her iki şehirde de eşit sürelerde yaşadım ama sanatçı olarak daha çok Viyana’da bulundum. Orada oldukça yoğun bir dönem yaşadım. Resimle, sanatla ilişkim Viyana’da başladı. O dönemleri hep özleyerek hatırlıyorum. Viyana benim için hep kendime dönüğüm, yoğunlaşabildiğim, yapmak istediğim şeyler üzerine konsantre olup çalışabildiğim bir yerdi. İstanbul ise bunu karşı kutbunda, sosyal olarak daha aktif olduğum, daha dünyaya, dışarıya dönük yaşayabildiğim bir şehir oldu dönüşümün ardından. Çok farklı iki şehir. İstanbul’un ritmi ve insan ilişkileri çok farklı. Sosyal yönünün dışında, şehrin hep yeniden uzağa baktırtan hâli, denizle olan ilişkisi de çok başka bir atmosfer sağlıyor.

Viyana ve İstanbul’da sanata bakışınız farklı oldu mu peki?
Viyana’da dış dünyayla ilişkim daha zayıftı. Daha izole bir hayat yaşadım. Resim yapmanın ne olduğu, nasıl olması gerektiği üzerine düşünüyordum. Kendimi ifade edeceğim alanı, bana ait olanı araştırdığım ve zorladığım bir dönemdi. Viyana’daki yıllarımda sanat üzerine, resim üzerine düşünerek yaşadım. Resmi hayatımın tabî bir parçasıymış gibi değil de, çalışmamın nesnesi hâline getirerek yaşadığım bir dönemdi. İstanbul ise bu tutumumu kırdı. Şehrin bir sanatçıya bakışı, dışarının gözü de çok önemli bir rol oynuyor burada. İstanbul’da daha çok resim yapan biri hâline geldim. Bu bir taraftan memnuniyet verici bir durum ama diğer taraftan, bu sürecin hep böyle gitmesinin sakıncalı olabileceğini de hissediyorum ve diğerini özlüyorum zaman zaman. Geri çekilmiş ve ne yaptığı üzerine düşünen biri olarak var olabilmeyi de istiyorum. İlk senelerde Viyana’ya sık gidiyordum ve orada böyle bir zaman ayırabiliyordum ama oradaki atölyem hâlâ dursa da son iki senedir Viyana’da oldukça az bulundum.


Viyana’daki atölyeniz nasıldı?
Viyana’da çok atölye değiştirdim. Başlangıçta uzun süre akademide çalıştım. Orada güzel bir köşem vardı. Tabii maddi koşullarım da çok elverişli olmadığı için tercih ettim bunu. Son beş senemiyse çok güzel bir atölyede geçirdim. Halen de bu atölyeyi kullanıyorum. Bir bahçenin içinde, sessiz, korunaklı, beş metreden uzağı göremediğim bir atölye. İstanbul’daki atölyemden ise ufku görebiliyorum. Bu iki atölye aslında özetliyor İstanbul ve Viyana’da geçirdiğim vaktin farklılığını.

Sizin İstanbul’a geldiğiniz dönem dönüşüm sürecinin başlarına tekabül ediyor aslında. Bunu nasıl gözlemlediniz?
Bir şehrin yakın tarihini izleyememesini çok sakıncalı buluyorum. Üç-beş seneden daha uzun bir süre aynı kafede kahve içememek çok ezici bir durum. Ben Kaktüs’ün kapanış sürecini yaşadım. O kötü kahvesine rağmen senelerce oranın tek öğleden önce müşterisi oldum. Her gün gittim çünkü başka geçmişle ilişkilendirebileceğim bir mekân yoktu. Oranın kapanış süreci de çok üzücü oldu benim için. İstanbul çok hoyrat kullanılan bir şehir. Ve şehrine sahip çıkmayan şehirlisi var. İnsanlar spekülasyona çok açık. Üretmeden, bekleyerek, alıp-satarak piyasayı aktif kılamaya meyyal bir şehirlisi var İstanbul’un. Bunlar tabii ki sadece son yılların fenomenleri değil. Çok daha eskilere dayanan bir durum.

Atölyenizdeki üretim süreciniz nasıl peki? Resim yaptığınız, çalıştığınız vakti nasıl tanımlarsınız?

Resim yapmayı bir faaliyet, bir iş olarak görüyorum ve resim, o faaliyete dışsal olan şeyleri tartıştığım, ele aldığım bir alan değil.Kendisi için bir faaliyet alanı resim yapmak. Benim asıl ilgi alanım resmin kendisi. Hayatın önemli bir bölümünü bu faaliyet alanı için ayırmış olmak ciddi bir karar.O yüzden, “Şu meseleyi resim yaparak çözebilirim.” gibi inançlarım yok. Herhangi bir meselenin resim vasıtasıyla çözülebileceğini de düşünmüyorum. Rönesans sanatçıları için perspektifin devreye girmesi, resim yapan insanın merkeze alınması ve onun gözüyle yeniden kurulan bir dünyanın fikri hayatımız için önemi gibi şeyler de bana çok fazla şey ifade etmiyor aslında.

Bulunduğumuz evrede resim yapmak benim için ne diye düşündüğümde, “hayatımı aracılığıyla geçirdiğim bir faaliyet alanı” diyebiliyorum. Bunu herhangi bir dışsal temanın, faktörün zorunluluğu altında yapmıyorum. Oldukça dar bir dilim ve hareket alanım var. Her şeye el atmaktan imtina ediyorum.

Çalışırken kendimi aynı sürece yeniden, yeniden sokup hayatımın başka bir döneminde, resmin başka bir evresinde ilerlemekte, yaşamakta olduğumu düşünüyorum. Bunun bir tür “ben bu hayatta nerede duruyorum, neye karşı nasıl pozisyon alıyorum?” tartışmalarının ve “ben” kavramının çözündüğü, dağıldığı bir nokta olduğunu düşünüyorum. Ezoterik düşüncelere oldukça mesafeliyimdir ama yaptığım biçimiyle, resim yaparken çok kuvvetli bir mekanik süreç yaşadığımı düşünüyorum. Bir düzenek gibi, makina gibi hareket ettiğim bedensel bir süreç yaşıyorum. Bedenin araçsallaştığı bir süreç. Toplumsal, tarihsel, kurulmuş ve kurgulanmış “ben”in çözündüğü bir süreç bu.


Ağırlıkla tuval üzerine yağlıboya çalışıyorsunuz ama kağıt işlerinizi de sergilediniz son dönemde. Ve her iki malzemede de büyük boyutu tercihe diyorsunuz. Büyük boyutlu işler nasıl bir alan sağlıyor size?
Kağıt, düşünmek, deney yapmak, araştırmak için uygun bir malzeme. İnsanı ürkütmez kağıt. Karar değişikliklerine de imkân tanır. Tuvalinse otoriter bir etkisi vardır üzerimizde. Değiştirilemeyecek, dönülemeyecek bir yol hissi uyandırır. Diğer taraftan, son yaptığım işlerde kağıdı da kağıtmış gibi bırakamadığımı fark ettim. Kağıt kağıt olmaktan çıktı benim işlerimde. Boyut konusuna gelirsek, resmin sadece göz üzerinden ilişkiye girilen bir alan olmasından ziyade, karşı karşıya var olma ilişkisi içinde olması benim daha çok tercih ettiğim bir durum. Resmin insan bedeninin büyüklüğüne yakın olması bunu mümkün kılabiliyor. Ancak o zaman resimle izleyici karşı karşıya durabiliyorlar ve başka duyular da işin içine giriyor. Küçük formatlar ise, göz ve beyinle ilişkiye girilen, okunması gereken işler benim için.



0
1877
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle