09 TEMMUZ, SALI, 2019

Ritüellerin Tekrara Dayalı Döngüsü

Kasa Galeri, 23 Mayıs - 15 Temmuz tarihleri arasında Emin Mete Erdoğan, Hacer Kıroğlu ve Kaan Fıçıcı’nın bir araya gelerek ortak bir kurguda buluştukları “Ritüel” isimli sergiye ev sahipliği yaparak sezonu “Eylül’de görüşmek üzere” kapattı. “Ritüel” başlığındaki sergi, sembolik dille ifade edilen toplumsal olguları, stereotip nesneler üzerinden ele alıyor.

Ritüellerin Tekrara Dayalı Döngüsü

Üretimlerin ortak bir kurguda yan yana gelmesiyle, tekrar, örüntü ve harekete dayanan, sembolik imgelerle aktarılan, meditatif bir deneyim alanı kuran sergi, Kasa Galeri’nin birbirine uzanan üç odasında izleyiciyi kutsallık ve tekrar üzerinden bir mabet alanına sürüklüyor. Sergi vesilesiyle Emin Mete Erdoğan, Kaan Fıçıçı ve Hacer Kıroğlu ile bir araya geldik ve serginin etrafında şekillendiği kavramlar, kişisel üretim pratikleri ve sergi üzerine konuştuk.

Üretim pratikleriniz her ne kadar birbirinden farklı olarak görünse de sizi Kasa Galeri’de gerçekleşen bu sergide ilk kez yan yana görüyoruz. Ritüel kavramı etrafında sizi bir araya getiren ne oldu, nasıl bir ortak payda da buluştunuz?

Emin Mete Erdoğan: Son yıllarda kutsal olanı neyin belirlediği üzerine sıkça düşünüyorum. ''Kutsal'' özellikle eski toplumlarda insanların kendi aralarındaki ve doğayla kurdukları ilişkilerin en belirleyici unsurlarından birisi. Çünkü kutsal ve kutsal olmayan sıfatları bir defa tanımlandığında toplumu oluşturma yolundaki en önemli düzenleyici ilkeler de belirlenmiş hâle geliyor. Böylece bir toplum kurabilirsiniz ya da kurulu bir toplumu dönüştürebilirsiniz. Kutsalın gündelik hayatta ritüellerle ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu sadece inanç dahilinde değil seküler bir kutsal alanının da kendi ritüellerini oluşturduğunu düşünüyorum. Ritüel ve onun toplum ve birey üzerindeki etkisi üzerinden bir buluşma ile bu serginin çıktığını söyleyebilirim.

Hacer Kıroğlu: Sergideki tüm sanatçıların çalışmalarında farklı biçimlerde ritüelin izlerini görmek bizi bir araya getirdi. Benim açımdan, üretim esnasında yaşadığım deneyim, pek çok inanç sisteminde var olan trans ritüellerle, ruhsal ve bedensel uyumu yakalamak için ses ve hareketin yenilenerek tekrar edilmesi metoduyla paralellik gösteriyor. Diğer yandan çalışma biçimimin takıntıyla olan ilişkisi de benim için önemli. Takıntılar bazen hayatı çekilmez hâle getirse de temelinde kendini rahatlatma arayışı ve güvenli bir alan yaratma arzusu yatıyor. Böylece her birimizin farklı şekillerde gerçekleştirdiği ritüeller ortaya çıkıyor.

Emin Mete Erdoğan, sizi daha çok mitoloji, doğa ve evren temalarına yönelik olarak titizlikle ürettiğiniz yüzey çalışmalarınızla tanıyoruz. Son yıllarda ise üretim pratiğinize üç boyutlu çalışmalar dahil oldu. Yüzeyden çıkıp üç boyutlu forma ulaşma süreciniz nasıl gelişti?

Emin Mete Erdoğan: Heykel ve rölyeflerim resimlerimdeki sahnelerden ortaya çıkıyor. Sanırım öncelenen resimlerim oluyor, en azından ben böyle hissediyorum. Mesela bir hayvan sürüsü yapacaksam, resmini yaptığımda başka bir duygu verirken heykelini yaptığımda izleyicide başka bir duygulanım oluşturuyor. Bence yüzey işlerimde özgün imgelemimden ve renk seçimlerimden dolayı daha mistifiye edilmiş bir sahne oluşturuyorum. Heykellerimde biraz daha net bir tavır var. Proporsiyonlarla oynamıyorum renk seçimim genelde beyaz oluyor. Olmakta olanı net bir şekilde gösterme isteği ağır basıyor. Rölyeflerimde ise ikisinin arasında bir duygu yakaladığımı düşünüyorum.

​Ritüel sergisindeki Güneş Ana isimli heykel çalışmamda kutsal olanın zaman içindeki değişim ve dönüşümlerine odaklanıyorum. Mitoloji tarihinde eskinin dişil tanrılarının, hâkim ideoloji tarafından eril bir forma dönüştürüldüklerini sıklıkla görüyoruz. Ayrıca ana tanrıça figürünün rütbesinin düşürülüp melek, peri, harpi ve siren formlarına dönüştürülmesi de sıkça rastlanılan bir durum. Sergide bulunan Güneş Ana adlı çalışmamda Güneş'in temsili olan ayçiçeğini, yarı insan yarı hayvan mitolojik figür olan bir harpinin elinde tuttuğunu görüyoruz. Güneş şamanizm, paganizm ve teizm için tarih boyunca çok önemli olmuştur. Güneş'i elinde tutan hakimiyetin de sahibidir. Harpi formundaki dişil bir mitolojik karaktere, gücün ve iktidarın sembolü olan Güneş'i tutturarak, ondan alınmış olan itibarını ona tekrar iade etmek istedim. 



İşleriniz yoğun olarak Teizm, Paganizm ve Şamanizm göndermeleri barındırıyor. İnanç ve sanat ilişkisini nasıl kurguluyorsunuz? Sınırlar nerede çiziliyor? 

Emin Mete Erdoğan: Bu sergiye hazırlanırken birçok farklı kaynaktan yararlandım, Orta Asya şamanizmi ve bozkır kültürü, umay ana kültü, yer su kültü, çöl teizmi, arap paganizmi, geometrik İslam sanatı, İslam felsefesi, mezopotamya paganizmi gibi konular üzerine yoğunlaştım. Yaşar Çoruhlu, Jean Paul Roux, Ceren Sungur, Ahmet Aslan ve Hasan Aydın gibi isimlerden yararlandım. Temel olarak sergide vurgulamak isteğim konu Orta Asya şamanizmi ile çöl teizminin paganist ve teist anadolu topraklarında birbine karışma öyküsüydü. Aslında Orta Asyalı Umay Ana’nın, Arap Yarım Adası’ndaki Fatima ile birleşip, günümüz Türkiyesinde Fatma Ana figürüne dönüşmesinin hikâyesini anlatmaya çalıştım. Bu odayı bir mescit ya da şaman tapınağı olarak görebilirsiniz. Zira içinde bulunan ikonalar ikisi arasında sürekli olarak gidip gelir biçimde varlıklarını sürdürüyorlar.

Serginin yerleştirme kurgusunda her bir odanın bir sanatçının alanı hâline geldiğini görüyoruz. İlk odada Kaan Fıçıcı’ın tuvallerle gerçekleştirdiği düzenleme, ikinci odada Emin Mete Erdoğan’ın resim ve heykelleriyle kurguladığı yerleştirme ve son odada Hacer Kıroğlu’nun odaya hâkim olan büyük deseni… Özellikle ikinci oda bir mabet alanı gibi kurgulanmış. Her bir çalışmanın odanın köşelerine yerleştirilmesi, resimlerden birinin zemine bırakılmış olması, heykellerin birbirine karşılıklı olarak konumlanması bir tür maji mekânı yaratıldığı izlenimi veriyor.

Emin Mete Erdoğan: Ben kendi alanımı bir tapınma mekânı olarak kurguladım. Mekânın fenomenolojisi ile oynayıp, köşelere kutsiyet atfetmek istedim. Köşeleri seçmemde Orta Asya bozkır kültüründeki “yer su kültü” düşüncesi etkili oldu. Heretik olanla ortodoks olanı bir mabet çatısı altında birleştirme fikri odanın da hikâyesi aslında. Heretik genelde din dışı, kafir gibi anlaşılır. Daha doğrusu halk arasında kullanımı böyledir. Aslında teoloji sözlüğünde heretik ana akımın dışında, kenarında kalan olarak kullanılır. Ortodoks ana akım, heterodoks ana akımla heretik arasında kalan, heretik ise en az rastlanan anlamına gelir. Bunu herkesin anlaması için güncele çekip siyasi partiler üzerinden konumlarsak Akp Ortodoks, Chp ve Hdp heterodoks, İşçi Partisi ve Saadet Partisi gibi az oy alan partiler heretik olarak sınıflanacaktır. Türkiye’de heretik inançlara örnek olarak Gök Tanrıcılar, Hristiyanlar, Yezidiler, Yahudiler... verilebilir. Ama mekân değiştiğinde örneğin İsrail’e gidildiğinde Yahudiler artık Ortodoks yani ana akım olarak tanımlanacaktır.

Kaan Fıçıcı adını geçen sene “Akbank 36. Günümüz Sanatçıları Sergisi” ile daha fazla duyduk. Makina Ressamlığı ve Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı bölümlerinden mezun olmuşsunuz. Resimlerinizde yer alan formların keskin geometrik biçimleri, strüktüel yapıları, resimlerindeki öğelerin hem tanıdık hem soyut hallerinin Makina Ressamlığı okumuş olmanızla bir ilişkisi var mı?

Kaan Fıçıcı: Görsel kültür ile çok uzun süredir iç içeyim. Çocuk yaşlarda karikatür çizmekle başlayıp lisede makina ressamlığı okudum. Güzel sanatlar fakültesine hazırlanırken görsel iletişim tasarımı bölümünü keşfettim. Bu sırada resim ile bağımı koparmadım ve bu deneyimler zaman içinde birbirine karıştı. Soyutlamanın grafiğe kadar dönüştüğü, indirgemeci, tümden tanımlayıcı ve sembolik imgeler üzerinden bir dil kuran işler üretmenin peşindeyim diyebilirim. Temsil bağlam ilişkisinde, sembolik anlatım açısından grafik dili araçsallaştırmanın ve amacının ötesinde etkileyiciliğiyle ilgilenir oldum. Neticede davranış açısından teknik resim ve grafik anlatımdan gelen bu işlerin zamanla olgunlaşmasını bekledim ve oluşturduğum serilerden bazı işler ilk olarak geçen sene sergilendi.

Ritüel sergisinde yer alan çalışmalarınız yeni sanıyorum. Önceki işlerinizde de mekânlaştımalar mevcut ama bu sergide yer alan Ritoloji serisinde mekân içinde mekânlar var. Bu serinin, serginin merkezine aldığı ritüel kavramıyla ilişkisi üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Kaan Fıçıcı: İlk işlerimin devamı olarak büyük anlatılar ve anlatıların yoğunluğuna karşı günümüzdeki etkileri üzerine taslaklar yapıyordum. Mete, “Ritüel” sergi projesi fikriyle geldiğinde bu taslakların kavramsal çerçeveleri ritüel sergisi fikriyle örtüştüğünü farkettim ve sergi için bu taslaklardan bir seri yapmaya karar verdim. Böylelikle sürdürmeye çalıştığım kavramsal çerçeve ile ritüel sergi projesi örtüşmüş oldu. 

​Resimlerimi, imgelerin belirdiği zihin-mekânlar olarak görüyorum. Ritüel için de mekânın önemi vurgusunu tekrar sorgulamak gerekiyordu benim için. Mekân sadece bir alan değil, bilinci derinden etkileyen, sembolik imayı derinleştiren bir ortamdı aynı zamanda. Bu ortak noktanın altını çizerek kavram üzerindeki vurguyu arttırmaya çalışırken bir yandan da kavramın içini boşaltacak kadar, hem iki boyutta hem de tuvalleri kat kat kullanarak fiziksel olarak fazla tekrar denedim. Bu tekrarlar, ritüelin sağladığı etkinin gücünü nereden aldığını anlamamızı imkânsız kılması gibi bir his uyandırıyor bende. 

Çalışmalarınızı tarif ederken “farklı zaman dilimlerine ait etnografik envanter” tanımını kullanıyorsunuz. Zamanlararası bir arşivin, tek bir sahnede beliren farklı sembollerin envanterini oluşturmak gibi.

Kaan Fıçıcı:: Zihin-mekânlarda kronolojik gezintinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Anlam ilişkilerinin spekülatif olduğu, yerleri artık iyiden iyiye karışmış, anlam vermek için bir perspektife yerleşmek istediğimizde ise ayıklamak veya organize etmekte zorlandığımız bir oda gibi. Öznenin kendi tarihiyle bilişsel uyumsuzluk yaşamasından kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir zorlanma. Böyle bir zihin-mekânda antropolojik çalışma yaparsak, ne tür bir hetorotopik envanter görüngüsü yakalayabileceğimizi hayal ediyorum.

Ritüelistik davranışlar ile oyun teorileri arasında bağ olduğunu söylüyorsunuz, bu bağı sergide yer alan Ritoloji serisinde ne şekilde görebiliyoruz?

Kaan Fıçıcı: Toplum dinamiklerinin kökenlerini okumaya hangi disiplin üzerinden gidersek gidelim, bir noktada ritüel toplum kavramıyla ilişkileniyoruz. Bir arada yaşamanın kuralları ritüel temelli davranışlar ile kurumsallaşmaya başlamış gibi gözüküyor. Bu kurgudaki toplumsal roller, tabakalaşma, kavramsallaştırmalar, ritüellerin sergilenmesi esnasında oluşuyor ve pekişiyordu. Sosyolojide bu rollerin tekrardan üretilmesine ilişkin, sahnelenen bir oyun gibi iması yapıldığına denk geliyoruz. İşlerimdeki mekânsal tasvirler ve kurgusal anlatımlarda, sahneleniyormuş duygusu vermesi için çaba gösteriyorum. Bu duygunun arayışı, oyun teorilerinin imasına işaret ediyor.

Genel olarak performans ve üretimlerinizde tekrara dayalı, döngüsel bir ritminiz var. Karalama, çizme, temizleme, silme gibi… Bu tekrar ve döngüselliği işlerinizin merkezine almanızda nasıl bir refleks devreye giriyor?

Hacer Kıroğlu: Tekrarın çalışmalarımdaki önemi aslında sanat pratiğimin temelini oluşturan süreç odaklı çalışmadan kaynaklanıyor. Süreç içinde tekrar, tekrardaki aynılık ve farklılık, eyleme bağlı olarak ses, ritim ve iz daha çok üzerinde çalıştığım konular olarak öne çıkıyor. Tekrar benim için geçmişin, hafızanın ve kimliğin inşa edildiği zemini yaratırken, diğer yandan tekrarla açığa çıkan ritim, ses ve soyut formlar sezgisel ve bedensel olarak deneyimlenebilen bir alan açıyor.

Ritüel sergisinde yer alan Kilim, galerinin birbirini doğuran son odasında siyah fon üstünde, yine birbirinin tekrarı karakalem çizimler ile oldukça etkileyici görünüyor. Kilim fikir olarak nasıl ortaya çıktı ve Ritüel ile buluşması nasıl oldu?

Hacer Kıroğlu: Kâğıt üzerine karakalemle, çok hızlı ve sesli bir şekilde çizdiğim düz çizgilerden oluşan resimler yaparken, kendimi bir yazıcı ya da dokuma makinasına benzetiyordum. Bu soyut resimler iyi konsantre olmayı gerektiriyor ve ritmik hareketlerle açığa çıkıyor. Diğer yandan daha küçük boyutlarda, soyut birim tekrarları üzerinde de çalışıyordum. Kilim , tekrara dayalı ritmik karalamalarla oluşturduğum yüzeylerle, Anadolu kilimlerinin hem üretim pratiği hem de kullanılan motiflerle kurduğum ilişki üzerinden ortaya çıktı.

Kilim’in tarih boyunca, özellikle Orta Asya ve Anadolu’da toplumsal yaşamda hem derin kültürel kodların taşındığı hem de gündelik yaşamla pratik ilişkisi açısından yeri oldukça önemli. Özellikle, doğa sembolleri, güçlü hayvan motifleri, kutsallık atfedilen simgeler kilimlerde kendine yer bulurlar. Sizin kiliminiz de bu anlamda “kutsal” olandan referanslar taşıyor mu?

Hacer Kıroğlu: Kilimlerde ve soyut İslam sanatında da gördüğümüz ritim duygusu ve geometrik çözümlemeler benim için çok değerli örnekler sunuyor. Kilimlerde kimi zaman çok ileriye taşınmış soyutlamalar olsa da, her bir motif, kendi anlamıyla birlikte bir figürü simgeliyor. Bu motifler bir dile sahip ve kutsal ile bağ kurmanın bir yolu olarak da işlev görüyor. Ben de Kilim’deki sembollere böyle bir duyarlılıkla yaklaştım, desen seçimindeki süreçte zihnimde en çok yer kaplayan konu ölüm ve sevdiklerini kaybetme korkusuydu ve ben de bu çerçevede koruyucu olduğuna inanılan bir deseni tercih ettim.

Sergiyi gezmek için son tarih 15 Temmuz.

0
4384
0
Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle