14 TEMMUZ, PAZARTESİ, 2014

Pop is Dead

Görsel sanatların durumunu eleştirirken huysuz ihtiyara benzediğimin farkındayım çünkü insan ömründe ne kadar çok sanat eseri görürse, o kadar az şaşırıyor ve o kadar çok sıkılıyor.

Sürprizleri severim ama sanat konusunda sürprizle karşılaşmam giderek zorlaşıyor.

Pop is Dead

Yanlış anlamayın; eskiye dönüşlerin ve canlandırmaların hayranı değilim, sanatta sürekli ilerleme ve evrim peşinde anakronik bir savaşçı da değilim; modern sanatın miladı dolmuş orijinallik arayışına postmodernizmin getirdiği eleştirilere değer veriyorum.  Fakat 1990’ların ortalarından beri sanat yazarlığı ve küratörlüğü yapıyor olduğum halde, bu alanda çalışma süresi uzadıkça tanıdık biçimler ve kavramlar görmenin o kadar sıklaştığını, heyecanın azaldığını şimdiden söyleyebilirim.  Belki gezegenimizde hiç olmadığı kadar sanatçıya sahibiz bugün ve bu da genel olarak iyi bir şey.  Ama sanat da hiç olmadığı kadar zayıf.

Baykam’ın “This has been Done Before”una bakarsanız, çağdaş sanatın karakterinin, kullanmakta olduğu dilin heterojen ve çoğulcu olmasına rağmen temelde öngörülebilir olduğu ortadadır.  Günümüzde sanatçılar, çağdaş pop kültüründe yaygın olan belli matrisler, örüntüler ve dokular içinde çalışmaktadır.  Warhol’un vurguladığını hatırlayın: “Pop her şeydir ve her şey poptur.”  Tamam, doğru da, her şey pop olunca neyin farkı kalıyor? Günümüzde sanat dünyamızda içerikler ve konular, biçim, estetik, teknik ve mecradaki trendlere ve yaygın tercihlere göre gelip geçiyor.  Nihayetinde güncel eğilimler ve yöntemler balondur, moda gibi neredeyse her mevsim değişmektedir.  Einstein’ın “Her şey görelidir” deyişini hatırlayın.  Yani sanatın hikayesi Danto’nun öne sürdüğü gibi bitiyor mu gerçekten? 

Günümüzdeki bunca zevkli fakat konvansiyonel sanata rağmen, arada bir güçlü, alternatif, radikal, deneyci, eleştirel, absürt, dik başlı bir sanatçıyla karşılaştığımda çocuk gibi heyecanlanıyorum.  Genellikle insanı ters köşeye yatırıyorlar.  Görsel sanatta belli tercihlerim yok.  Bazı stilleri ve estetikleri, nosyonları ve yaklaşımları daha yakın buluyorum elbette, ama son kertede sanatın radikal ve aşırı olması gerektiğine inanıyorum.  Ya avaz avaz bağıracak ya hiç ses çıkarmayacak; ya aşırı yüklenmiş olacak ya da nihilistlik derecesinde boş; ya çocuksu bir renklilik ya minimal siyah-beyazlık içinde; ya kapsamlı ve karmaşık, ya da yalın ve basit.

Bu bağlamda Deniz Ayral’ın işlerine büyük değer veriyorum.  Çeşitli remiks-estetikler ve retro-stillerle oynayıp günümüzde hayat ve sanata dair eleştirel bilinç ve yaklaşımla kurduğu olağanüstü görsel anlatım izleyiciyi büyülüyor.  Ayral’ın stratejisi biçim ve içerik olarak kolaj sanatına dayanıyor ve kendisi 19. yüzyıl sonu gravürleri, çizimleri ve illüstrasyonlarından parçalar koparıp bugünkü dünyamızın absürt, eleştirel ve yakın bir yansıması haline getiriyor.  İşlerinde her zaman parçalanmışlık karakteri öne çıkıyor.  Bu parçalanmışlık, resimdeki olayların gerçeküstü dramaturjisiyle birleştiğinde, izleyicileri rüyaların ve kabusların vaatlerle dolu mahşeri bir evrende birbirine girdiği bir dünyaya çağırıyor.


İyi giyimli fakat oldukları yere çok yabancı duran insanlar, denizde ya da karada muhtelif yerlerde, gizem ve arzuyla dolu senaryolar içinde yönlerini bulmaya çalışıyorlar.  Her şey olabilir oralarda; bir balık gelip sizi yutabilir, siz koca bir buharlı gemiyi yutabilirsiniz, tanımadığınız insanlara Titanic-Blues söyleyebilirsiniz ya da geceleyin garip bir ava çıkabilirsiniz.  İzleyicinin ilk başta tanıdık sandığı sonra yabancılaşıyor çünkü Ayral’ın kullandığı ikonografi önceleri aşinalık uyandırsa da, ardından çok şaşırtıcı bir şekilde garipseniyor.  Tasvir ettiği gündelik nesneleri orijinal bağlamlarından koparıp farklı, genellikle sıra dışı yeni bağlamlara oturtarak bunlara yeni yan anlamlar kazandırıyor.  Bu süreç kullanılan figüratif elemanların orijinal algısını değiştirdiğinden, başta ilgisiz görünen nesne ve olaylarla daha önce düşünülmemiş veya görülmemiş bağlantılar kurduruyor.  Bu değişim nedeniyle sanatçı, kolajlarına dünyamızın durumunu ve karakterini sorgulamak için yeni anlam boyutları katabiliyor.

Tüm eserlerde eleştirel bir içerik ve boyut veriliyor.  Doğamızın hor kullanımı, çevrenin katledilmesine yönelik bir eleştiri gibi okuyabilirsiniz.  Mantık ve orantının dünyayı açıklamakta kullanıldığı; ilim, fen, istatistik ve nesnel verilerin tüm sorunları çözeceğinin vaat edildiği bilim ve bilgi temelli toplumumuzun bir eleştirisi olarak da okuyabilirsiniz.  Aynı işi, bolluk ve seyirlik üzerine kurulu tüketim toplumumun eleştirisi olarak da değerlendirmek mümkün.  Fakat parçalı karakteri nedeniyle eserler didaktik veya polemik nitelikte değil.  Vaaz veya ders vermiyor, çözme işini izleyiciye bırakıyorlar.  Parçalar izleyiciyle iletişim kuracak kadar somut, fakat izleyicinin kendi hayallerine, duygularına, düşüncelerine ve öykülerine yer bırakacak kadar da açık.

Kolajlarındaki estetik beni ilk gördüğüm anda çarptı.  Dönemin gravür ve illüstrasyonlarına duyduğum özel meraktan olabilir.  Gençliğimde aldığım sanat derslerinde, Victoria döneminde üretilmiş yüzlerce gravür ve illüstrasyon içeren resim kitaplarına dalıp gitmeye bayılırdım.  Monty Python’ın aynı dönem illüstrasyonlarını absürt ve gerçeküstü bağlamlara yerleştirdiği  Flying Circus’ını gördüğümde, anakronik karakterlerinin ve sihirli hallerinin etkisinden hiç kurtulamayacağımı anladım.  Bence günümüzdeki statükonun radikal parçalanmışlığına ve garip deformasyonuna çok iyi uyum sağlıyor.
Eserlerinin biçimsel güzelliği ve kavramsal derinliğinin yanında, öneminin bir sebebi de stiller, bağlamlar, absürt anlamlar ve gerçeküstü hakikat üretimleriyle oynaması.  Sonuçta kolajları hayatımızın garipliğini yansıtıyor ve her şeyin Pop olup bir paradoks içinde Pop’un ölümüne yol açtığı mevcut durumumuza eleştirel bir bakış getiriyor.


Ziyaretçi

0
2419
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle