10 MART, PAZAR, 2013

Nehir Altı Nehir

“Çık ormana git, git. Eğer ormana gitmezsen bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz. Çık ormana git. Git”. Clara Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki nefis cümlelerden biri. Clara Estes bu kitabı yazalı çok oldu, feminist yazın için hala baştacıdır kendisi. Türkiye’den bir sanatçının işlerine temas etmesinin hikayesiyse yeni, yolların özgürleştirici, ufuk açıcı kesişme anları, o yolları kateden insanların güzel dimağlarıyla buluştuğunda ortaya çıkanların yadsınamaz gücüyse ilham verici. Sözünü ettiğim Türkiyeli sanatçı kim mi? Fulya Çetin. Son işlerini bir araya getirdiği yeni sergisi, Nehir Altı Nehir mahrem bir anın keşfine, bir kaçış planının tetikleyicisi olmaya davet ediyor bizleri.

Nehir Altı Nehir

Bu sergi bir sondaj çalışması, bir hasar tespit raporu belki; vahşi ile ilkel olanın ne olduğuna dair bir düşünme molası… Önermesi “hadi doğaya dönelim” naifliğinden çok uzakta, ama şöyle bir tercümesi olabilir: İnsan tecrübelerine dair kırılgan anları, ıskalanan, reddedilen, gerçekleri açığa çıkartan uzun bir çalışma silsilesinin ürünleri Nehir Altı Nehir. 

15 yıldır öğretmenlik yaptığını anlatıyor Fulya Çetin. Bir nesli resim sanatıyla buluşturma yükü omuzlarında ama sanatın özgürleştiriciliğiyle buluşuyor mu çocuklar şüphe içinde; eğitim sisteminin keskinliği can yakıcı. Nehir Altı Nehir’i konuşurken sanat eğitimine, eğitimli olmanın yarattığı “eğitimsiz” güruha girdik… Zaten bu sergideki işlerin mayalandığı düşünce alemi hep oralarda… Fulya Çetin’e Clara Estes’in cümlelerini bir kez daha hatırlatınca şöyle dedi: “Bu büyüleyici cümle sadece cesaretli olmak demek”. Nehir Altı Nehir 24 Ocak-23 Şubat tarihleri arasında artSümer’de olacak… 

“Nehir Altı Nehir”in meselesi nedir? 

Fulya Çetin: Vahşi ve ilkel olanın ne olduğu hakkında düşünüyorum: Kaçınmak mı, sakınmak mı yoksa yaklaşmak mı gerekiyor diye düşünmeliyiz belki. Biz kendi doğamızın içinde bize sunulan hayatlar yaşıyoruz ama başka hayat şekilleri, alternatifler var.

O hayattan kendimizi hep uzaklaştırıyoruz. Mesela şu sıralar kafamı taktığım bir televizyon reklamı var, rengarenk kıyafetler giymiş insanlar enerji veren bir hap içiyorlar. İş kadını yorgun, derken hapın içinden turuncu, mavi, pembe insanlar çıkıyor. Kadın  haplardan birini ağzına attığı andan itibaren aktif, enerjik oluveriyor. Böyle bir şeyin reklamı var. Bütün bunlar delirtici. 

Serginin fikri haline gelen bu konuları düşünmeye iten neydi? 

Galiba öğretmen olmam, bunu tahmin ederek söylüyorum çünkü eğitim seni buna dönüştüren sistemin kendisi; okuldaki çalışkan çocuk hayatın sunduğu sisteme en iyi adapte olan kişi anlamına geliyor. Biraz başka türlü düşünmeye başladığın anda sistem tarafından itilen, beğenilmeyen her şey oluyorsun. 

Kaç yıldır öğretmenlik yapıyorsun? 

15 yıldır. Zorunlulukla başladım ama gençleri tanıdıkça da çok sevdim. Sanat eğitiminde hiçbir değişim yok, hala Mimar Sinan hayalden figür kompozisyon soruyor. Benim gençliğimde de böyleydi. Bir sanatçıyı böyle seçmeleri çok yanlış. Kimi konuşuyor, kimi yazıyor, kimi çiziyor, kimi yan yana getiriyor, hepsinde bir şey var. Hepsi kendi malzemesini bularak üretebilecek kafalar ama Türkiye'de sadece çizebiliyor olmaları isteniyor. 

Bu sözünü ettiğin sistemden kendini nasıl koruyorsun? 

Bu çok sıkıcı işte; senden beklenenler var, senden beklenenlerin tam tersini yapmak, yaptırmak ve düşünmek istiyorsun. Aslında farkında olmak kendini korumanın bir yolu. Eğer farkında olmasaydım kendimi koruyamazdım… 

Farkında olmak ürettiğin sanatın içinde seni dinamik mi tutuyor?

Resim yapıyor olmak daha esnek düşünmemi sağlıyor. 12. sınıfta olan öğrencilerimin anneleriyle aynı yaştayım ama annelerine hiç benzemeyen bir hayatım var. Onlar bu durumla karşılaştıklarında çok şaşırıyorlar, sonra anlıyorlar ki bu benden kaynaklanıyor... 

Nehir Altı Nehir'de yarattığın âlem, doğa-kent arasındaki mesafe mesela, öğretmen olmak yaşadığın gündelik hayat silsilesi içinde resim yapma, üretme nasıl bir refleksin, arzunun, nasıl bir buluşmanın sonucu? 

İlk önce “gömlekler ve süveterler” adını verdiğim bir resim yaptım. Aynı seride “kâğıt uçak” vardı; aslında öğretmen olma halimden sıkılmak, o çocukların da orada zapturapt altında yaşıyor olmaları bir boğulmuşluk halini hissettiriyordu. Bunu bu kadar çok anlayabilmem, empati kurabiliyor olmamın sebebi oğlumun da o sistemin içinde olması. O çocukları tanıyorum, kafaları, hayatları bambaşka, biz sürekli daraltmaya çalışıyoruz. Sanat, resim ve düşünebilmek için kendini açman, esnetebilmen gerekir. Sistem bu çocuklara tam tersini yaptırıyor; bu çelişkili hayattan çok sıkıldım, yıprandığımı hissettim. Yıpranmak da değil, içimde buna karşı bir güç kabardı. Şiddetli bir duyguydu bu; sözünü ettiğim şeyleri tek başıma çözemem ama her fırsatta onlara şunu söylüyorum: "Bu böyle olmaz, katı sınırlar altında bile bazı şeylere itiraz etmeyi, söyleme biçimleri geliştirmeyi bilmelisiniz”. Onlara hayatta bazı kapılar açmaya çabalıyorum. Bütün bunları yaşarken de üretimine yansıyor, atölyeye çekilip resim yapıyorsun. İşte sözünü ettiğim “gömlekler ve süveterler” işimin adı: “Çok Eğitimli”. Eğitimli, sanat eğitimli, o, bu, şu… Birini eğitim altına almak demek hakikaten onu bu sistemin içinde işe yarar hale getirmek. İşe yarar hale gelme fikri üzerine düşündükçe kafam bulanmaya başladı. Sürüler halinde dolaşmak çok rahatsız edici değil mi? Kafam bozuluyor. Reklamlar da diziler de aynı, seni bir sınıfa sokup 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinletmek de aynı. Bütün bunlar bana bu resimleri yaptırdı, o sıkışmış halden dışarı çıkmanın yollarını aramaya başladım. Biraz daha doğaya bakmak mesela; insanların hırsları, savaşların sebepleri ve bütün bu anlamsızlıklar içerisinde daha anlamlı bir şeyler aramak… Sade, naif, daha kendine mahsus, işte o zaman doğaya ve hayvanlara dönmek de değil, ilkelliğe dönmek, belki de genetik özüne dönmek üzerine düşünmeye başladım.  İnsanlara bunu hatırlatmak sonra; yaşadığımız hayat yaşamamız gereken hayat değil. Başka türlüydük, o önceyi biraz hatırlasak keşke, hayatta ne değişirdi.

Bütün bunları düşünmeye başladığın zaman mahalleler de yıkılmayacaktır, bombalar da atılmayacaktır, biraz daha yerinde duran, doğaya saygı duyan ve biraz daha itaat eden, itaat derken doğayı anlamak anlamında kullanıyorum, o sezilere ve güdülere biraz daha yönelebilmek. 

“Nehir Altı Nehir”deki çarpıcı resimlerinden biri, Japon turistler bir kanonun içinde nehirde gezintiye çıkmışlar ve üç kuğu yanlarına yaklaşır… Japonların kuğularla imtihanı adeta; o anı kayıt altına alma isteğinin arkasındaki duygu neydi? 

Kano içinde Japon turistler var, üç beyaz kuğuyla karşılaşmışlar ve ne yapacaklarını, kuğulara nasıl davranacaklarını şaşırmışlardı, biri yem vermeye çalışıyor, biri duvara doğru yaklaşıp kanoyu sabitlemeye çalışıyor, diğeri kuğuların fotoğrafını çekiyor. Onlar bu inanılmaz sahneyi yaşarken, ben de onları seyrediyordum ve inanılmazdı. Sahneler çakıştı. Ürkmüşlerdi, şaşırdım. Sadece üç beyaz kuğu! Aynı gün yine Berlin'de dolaşırken, aynı nehirde başka bir şey daha gördüm, Batılı bir aile, sarışınlar, steriller, pembe anorakları var, gıcır gıcır bir teknedeler, kapkaranlık, pis bir tünele doğru gidiyorlar, o da inanılmazdı, geleceklerine gidiyorlardı sanki. Orada steril olmayı da aile olmayı da o tekneye sahip olmayı da sorgulayabiliriz. Bu yüzden de serginin adı Nehir Altı Nehir. Katman katman sorgulamak istediğim mevzuu var. Bütün o katmanların hepsi birbirine zincirleme bağlı. 

Sergide şu anda yer alacak resimlere baktığımızda birbirinden kopuk, duygu birlikteliği yokmuş gibi bir durum varken, serginin içine girdikçe hepsinin birbiriyle buluştuğu anları farkediyorsun.

Düşünce şeklimle, çabuk sıkılan bir insan olmamla alakalı. Hakikaten sıkılıyorum, bir sürü aynı resmi, çeşitlemelerini görmekten de, bunların yıllar boyunca böyle gidiyor olmasından da sıkılıyorum. Bir şey yaparken canım bambaşka bir şey daha yapmak istiyor. Buna engel olmak da istemiyorum açıkçası. Ekol tutturmak, öyle mevzulara girip kendimi daraltmak, sıkmak istemiyorum. Şu hayatta en rahat edebildiğim yerde istediğim kadar, her yöne doğru koşabilmek istiyorum. İmaj bana onu nasıl boyamam gerektiğini söylüyor. O imajı başka türlü boyayamazmışım gibi geliyor. O kafatası efektini, onun o metafizik halini dümdüz bir boyayla veremeyeceğimi düşünüyorum. 

Instagram estetiğine yaklaştığını söylemiştin bir keresinde. 

Makineden bakan gözü seviyorum. Fotoğraftan faydalanmayı çok sevdim. Sinemayı da  çok seviyorum. Sinema diline yakın bir dil kullandığımı söyleyenler de oldu. “Gece Görüşü” serisi mesela, o da başka bir makineden. Makinenin deformasyonu, estetiği ilgimi çekiyor. Teknolojinin getirdiğini içine katmak. Fotoğraf makinesi insanı kamufle ediyor. Yine makinenin getirdiği o bozulmalarla ilgili, makineyi seviyorum derken de iyi çekilmiş fotoğrafları kastetmiyorum, resme yaklaşabilecekleri seçiyorum. Bozuk görüntüler. “Gece Görüşü” serisinde renklerin tamamen başkalaşmasıyla ilgiliydim mesela. 

0
3240
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle