08 ŞUBAT, CUMARTESİ, 2014

Mütevazı Bir Retrospektif ve Hatırlattıkları

Balat’taki Plato Sanat’ta Marcus Graf’ın küratörlüğünde gerçekleşen Portfolyo Serisi'nin 26 Ocak'ta sona eren ikinci sergisi, Türkiye’de farklı kuşaklardan pek çok fotoğrafçının yollarının sık sık kesiştiği Orhan Cem Çetin’in geçmiş ve günümüz işlerini bir bütün içerisinde sunmayı hedefliyor.

Mütevazı Bir Retrospektif ve Hatırlattıkları

Böylesi açıklayıcı bir girişten sonra bu yazıyı tamamlayabileceğim bir dile dönmem daha doğru olacak. 1999 yılında lise öğrencisiyken fotoğraf öğrenmek için başladığım bir amatör derneğin kursunda herkes bana fotoğrafa genç yaşta başlamanın nasıl da büyük bir engel olduğundan bahsederken, daha önce çalışmalarını Hayalet Gemi’den bildiğim bir eğitmen, zihin ve ufuk açıcı son derste “Fotoğraflar ne diyebilir ki?” sorusuna cevap vermeye çalışmıştı. Seneler boyunca bu alan içerisinde yer yer boğulmuş hissettiğim dönemlerde, Çetin’in stüdyosunu ziyaret etmiş olmak ve kendisinin bütün şikâyet edilecek hallere rağmen üretmek ve kendini yeniden yaratmaktaki ısrarı benim için çok önemli bir ilham oldu. Bu nedenle, bu metnin böylesi dar bir mekânda gerçekleştirilmiş retrospektif bir serginin mesafeli bir değerlendirmesinden öte bu serginin bana hatırlattıkları üzerinden şekillenecek bir metin olacağını şimdiden belirtmem gerek.

Portfolyo, sanatçıların işlerini bütünsel bir şekilde anlatmak ve sunmak için kullandıkları bir mecra. Böylesi bir serginin en önemli elemanının geriye bir bakış (retrospektif) olduğu kesin ama portfolyo bana kasıtlı unutmayı içeren bir alan gibi geliyor. Plato Sanat’taki sergide Çetin’in unutmayı seçtiği işler var mı diye düşünmüyor değilim. Türkiye’de fotoğraf denilen mecranın serüvenini takip edenler için kişisel bir retrospektifi de sunuyor bu sergi. Çetin’in kendini sürekli yenileyen dilini sürekli tekrar değerlendirmek durumunda kalan, işlerini heyecanla takip eden ve en azından benim gibi 1990’ların sonundan beri takipte olan izleyiciler için sergi duygusal bir buluşmaya dönüşüyor.

Çetin’in günümüz üretimi ile geçmiş üretimini kopuk bir şekilde sunan sergide, 2000’lerin başında yaptığı “Bilet” serisini, 2006’da çıkan “Bedava Gergedan” kitabını ya da yakın zaman işlerinden “Fantomas” gibi serilerini, “Tanıdık Şeyler” ve “Yumuşak Şeyler” gibi erken dönem çalışmalarıyla birlikte görebiliyoruz. Kronolojik olmayan bu anlatı, serginin ana ekseni olarak nitelendirilebilecek ve yirmi fotoğraf ile bir videonun yer aldığı bir duvarda birleşiyor. İzleyiciyi farklı zamanlardan farklı serilerin arasındaki görsel ve kavramsal ilişkileri okumaya davet eden bu duvarın benim için en çarpıcı işlerinden biri Çetin'in Şadi Çalık'a ithaf ettiği 'Minimumizm' başlıklı apanorama. Bu 40x0,4 cm boyutlarındaki minimalist görüntüyü, 2000’lerin başında heyecanla takip ettiğim Pamukbank Fotoğraf Galerisi’ndeki bir sergide ilk kez gördüğüm anı unutamıyorum. Bu cesur kadrajın bende nasıl bir merak uyandırdığını, bu görüntünün davet ettiği soruyla heykeltraşı ve aradaki bağlantıyı kendi kendime keşfedişimi hatırlıyorum.

Kendisiyle tanıştığım ilk derste bahsettiklerini tekrar düşündüğüm zaman, Çetin’in çalışmalarının yılları boyunca “Fotoğraflar ne diyebilir ki?” sorusuyla uğraşmaya devam ettiğini görüyorum. Bir mecrayı, bir teknolojiyi sevip sınırlarını her zaman zorlayarak kullanmış bir sanatçının kariyerinden seçtiklerini görmeyi, bir taraftan kaşarlanmış fotoğraf izleyicileri diğer bir taraftan da var olanı unutup sürekli yeniden keşfetmekten garip bir haz alan bizler için güzel bir kaşıma olarak değerlendiriyorum. Birçoğumuzun hem hocası hem de meslektaşı olmuş Çetin’in belli bir tarz ve üslûpta ısrar etmeden dert edindiği konular için fotografik dilini yeniden tanımlayışı, etkileyici ve çağdaş yönlerinden sadece bir tanesi...

Fotoğrafların ne gösterdikleri kadar nasıl gösterdikleriyle ilgilenmesi, Çetin’in önemli bir diğer özelliği. Fotoğrafın plastik karakteristikleri buralarda pek dikkat edilmeyen bir durum. Halbuki Çetin’in anlatılarının en önemli unsurlarından biri de tam bu plastik karakter. Ben fotoğrafla yakın bir ilişki kurmaya başladığım zamanlarda çoktan mitleşmiş olan “Yumuşak Şeyler”, “Tanıdık Şeyler” ve “Renk’arnasyon" serileri, o zamanların diğer sanat alanlarından biraz da kopuk fotoğraf camiasınca derinlemesine okunmadan tepki gösterilen işlerdi. Fotoğraf nesnesinin özelliklerinin sonuna kadar kullanıldığı, kaynaktaki (filmler, sayısal dosyalar) ya da baskıdaki üçüncü boyutun hissedildiği bu işlerde, alternatif süreçler aslında zamanın fotografik algısını yabancılaştıracak bir araç olarak kullanılıyordu. Her ne kadar merak etsem de bu çalışmaların indirgenmiş hallerini internette görmekten başka bir şansım yoktu. Hâlâ da neden bunun için senelerce beklemek durumunda kaldığımı anlayabilmiş değilim.

Öte taraftan bu serileri görmek için Hezarfen Fotografya’nın web sitesinden Paralax adlı forumu buluşumu ve oradan tartışmaları takip ettiğimi hatırlamamam mümkün değil. 'Sosyal medya' diye bir kavramın hayatımızda olmadığı bu dönemde, Çetin’in oluşturduğu ve birçok kişinin katkıda bulunduğu bu forum, şimdi parçası olduğum sanat dünyası ya da fotoğraf camiası denilen acayip aileleri -ve aile içi çekişmeleri- ilk kez gördüğüm yerdi. 

Paralax’tan bahsetmişken... Çetin’in yazılarını bir araya toplayan ve sahaflarda bulursanız kaçırmamanız gereken "Bedava Gergedan"ın da sergide bulunması, sanatçının dil ve yazı ile yakın ilişkisine işaret eden önemli unsurlardan biri.  Sergide de görebildiğiniz ve zihindeki fotoğrafları sözel olarak canlandırma denemesi olarak tanımlanabilecek “Böyle Fotoğraflar Yok”a yöntemsel açıdan benzeyen çalışmalar yurtdışında yeni keşifler gibi sunulduğunda, Çetin’in çalışmalarını yurtdışındaki kitlelere sunabilecek yetideki kurumların eksikliğini düşünmeden edemiyorum.

Çetin’in Hayalet Gemi’deki “Düşdeğirmeni” köşesi için hazırladığı çalışmalardan biri olan "Can Yeleklerinin Kullanılışını Gösterir Tablo", A3 boyutunda baskılar olarak sergi mekânının ortasında duruyordu. Bu baskı seti, beni Çetin ile ilişkimin başka bir dönüm noktasına daha götürüyor. Hâlâ lise öğrencisiyken (son sınıftaydım sanırım) Hayalet Gemi’de gördüğüm siyah beyaz bir fotoğrafın, beni kendimden başka bir bireyin bilincine nasıl bağlantılı hissettirdiğini kelimelerle ifade etmem çok zor. Damarların gözüktüğü gergin bir bilek fotoğrafıydı bu. 1-2 akşam boyunca odamda başka bir açıdan aynı fotoğrafı çekmeye uğraştım. Kurs ortamında paylaşmanın kolaylığından pozitif çekiyordum o zamanlar. Daha sonra şansıma bir gün Çetin, İFSAK’ta fotoğraf yorumlama etkinliğine geldi ve ben de bu fotoğrafı şahsen tanışmadığım bu adama göstermek için büyük bir şans yakaladım. Herkesin üçer pozitifi bir karusele koyduğu, ‘usta’ fotoğrafçıların da tavsiye verdikleri -sık sık da ahkâm kestikleri- bu etkinlik formatında, diğer ‘ustaların’ çoğundan farklı olarak Çetin gördüğü görüntülerin kendinde uyandırdığı biricik hissi ifade etmeye çalışıyordu. Onu taklit ettiğim fotoğraf perdeye yansıdığında ben daha bir şey söylemeden büyük bir mütevazılıkla kendi fotoğrafına benzerliğinden ve hatta daha da etkili bulduğundan bahsedişinin, bugün hâlâ fotoğrafla uğraşıyor olmamda ne kadar etkili olduğunu tahmin edebilirsiniz. Hayalet Gemi’deki “Düşdeğirmeni” serisi, fotoğraf, metin ve grafik tasarımın birlikte bir ifadeye dönüştüğü, gerçek anlamda disiplinlerarası bir çalışmaydı. Sonra Çetin’in sayfaları Hayalet Gemi sayfalarından kaybolsa da o dönem dergiyi takip eden hiç kimsenin zihninden kaybolmadığına eminim. Hayalet Gemi’deki “Düşdeğirmeni”nin, benzer bir ekibin gerçekleştirdiği altzine gibi mecralardaki hipermetin denemelerine bir anlamda ilham verdiğini düşünmeden edemiyorum.

Sergide yer alan son dönem işlerinden “Herkes İçin Duvar Kağıtları” ve “Fantomas” serilerindeki görüntüler her ne kadar 2000 öncesi işlerine göre daha yüksek çözünürlükte olsalar da Çetin’in sözel ve görsel anlatıyı farklı mecralarda bir araya getirmeye devam etmekteki ısrarı etkileyici olmaya devam ediyor. Fotoğrafın bambaşka bir yayılma ivmesi kazandığı bu dönemde özellikle “Herkes İçin Duvar Kağıtları”, sadece gösterdikleri ile değil dağılım şekli ile de -yıllardır blog gibi mecraları süreklilikle kullanan- Çetin’in mecranın sürekli içinde bulunduğu dönüşümü kullandığı bir çalışma. Dağılım şekli demişken acaba bu yazıyı okuyanlardan kaçı 'Fotoğrafınla Gel' etkinliğini hatırlar? (1)

(1) 'Fotoğrafınla Gel' kamuya açık bir fotoğraf değişimi ve sergi etkinliğidir. Çetin'in ebeveynlerinden biri olduğu bu etkinlikte amatör, profesyonel fotoğrafçılar, birer fotoğraflarıyla bir mekânda buluşur, fotoğraflarını sergiler, sohbet eder, sonra da bir çekiliş ile başka bir fotoğraf ile geri dönerlerdi. 

Çetin’in bir röportajında (2) da değindiği gibi 2000 öncesi işlerinde yoğun bir teknik deneysellik görürken, günümüz işlerinde çok ince bir zanaatkârlık görüyoruz. Yüksek çözünürlükteki büyük baskılarda gördüğümüz ve herbirine bir başlığın eşlik ettiği fotoğraflardan oluşan “Yeni Çağ”, “Fantomas” ve “Kusursuzluk Zaman Alır” kesinlikle Çetin’in kariyerindeki dönüm noktalarından birine işaret ediyor. Paylaştığımız gerçekliğe çok daha yakın olan bu serilerden “Fantomas” ve “Kusursuzluk Zaman Alır” çok yakından bakış ve tekil bir kavramsal odakla birbirlerine benzerken, “Yeni Çağ” farklı durumlardan görüntüleri bir araya getiren bir ‘zeitgeist’ anlatısı olarak düşünülebilir. Mekânın da sınırlamaları gereğince “Yeni Çağ” sergide çok daha az sayıda fotoğraf ile yer alıyor. İyi bir yemek sizi biraz aç bırakır ya, “Yeni Çağ” ilk gösterildiği Sanatorium’da da beni oldukça aç bırakmıştı. Çetin’in “Yeni Çağ”da oluşturduğu anlatıyı yakın zamanda daha fazla sayıda fotoğrafla görebileceğimizi umut ediyorum.

Plato Sanat’taki “Portfolyo Serisi II: Orhan Cem Çetin” her ne kadar geçmişe bakan bir sergi olsa da, bu geçmişe bakışın beni tatmin etmesi mümkün değil. Çetin ve Graf’ın birlikte şekillendirdiğini düşündüğüm bu sergi, Plato Sanat büyüklüğündeki bir kurum için oldukça iyi bir iş çıkarıyor ama Çetin’in işlerinde bulunan ince bağlantı ve ilişkileri yeniden çözümlemek için çok daha büyük bir mekâna ve daha büyük bir ekip çalışmasına ihtiyaç var. Çünkü her ne kadar Çetin işlerini mütevazı kimliğiyle sunsa da, büyük etkide bulunduğu birçok genç sanatçıyla iletişimi, kuruluşunda yer aldığı dernek ve kurumlar ve yayıncılığını yaptığı 'Karakutu Fotoğraf Kitapları' sebebiyle, amnezisi ile meşhur Türkiye’deki çağdaş fotoğraf tarihi için büyük bir kaynak.

Çetin’in işlerini aradan seneler geçmeden, daha kapsamlı bir şekilde ilişkilendirilmiş, daha çok işle birlikte, çevresinde daha güçlü bir bilgilendirme ve tartışma programıyla görmek istiyorum. Bu topraklarda sanatçılara “Ne demek istedin” diye çok fazla sorulur. Halbuki eminim Çetin’in de diğer sanatçılar gibi kendi sözlerinin yeniden şekillendirilmesinin ötesinde, üretimlerinden türetilecek yeni sözlere ihtiyacı var.

Not: Orhan Cem Çetin'in son üç yılının gündemini yansıtan "Gümüş Gezegen" serisi, 20 Şubat-22 Mart 2014 tarihleri arasında Sanatorium'da izlenebilir.

(2) "35 senelik kişisel arkeoloji", IstanbulArtNews, Sayı 5, Sayfa 14, Ocak 2014

0
2963
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle