11 KASIM, SALI, 2014

Modernler ve Eskiler Tartışması

Günümüzde ‘eski’ (ya da ‘gelenek’) yeniden bir değer haline gelmektedir. Geçmişle barış yapmanın, kültürel hafızayı tazelemenin toplumumuz açısından şimdiyi ve geleceği daha demokratik bir zeminde kurmanın önemli bir yolu, bizi savaştan ve şiddetten kurtarmanın etkili bir yöntemi olduğunu kavramış durumdayız. Fakat eski olanı estetik bir kipte sunmanın modern biçimini yaşadığımız coğrafyada henüz başarabilmiş değiliz. 

Modernler ve Eskiler Tartışması

‘Modern’ terimi ilk defa; Floransalı bir mimar ve heykeltıraş olan, Flarete adıyla da bilinen Antonio Averlino’nun mimarlık hakkındaki kitabında tarif edilmiştir. Sanatçı, “Roma tarzının ve Antik tarzın” karşıtı olarak Ortaçağ’ın gotik mimarisini tanımlamak için bu terime başvurmuştur. Bu kullanıma göre, bugün açısından daha tanıdık ve daha az yadırgatıcı olan bir tanımı ortaya atan kişi ise ressam Cennino Cennini’dir. Ona göre ‘modern’ olan, Ortaçağ resminde görülmeyen bir şekilde ‘yeni’ bir tarzda resim yapan ressam Giotto’nun sanatını tanımlamak için kullanılmalıdır. (1) Çok daha sonra, 1550 tarihli meşhur kitabında Vasari, Giotto’nun sanatının biçimsel özelliklerindeki yeniliğin net bir çerçevesini çizerek Cennini’nin tanımını kanonik hale getirecektir:

“…Cimabue’nin öğretimiyle çok kısa sürede sadece ustasının üslubunu kapmakla kalmadı, aynı zamanda doğadan çalışarak çizmeyi öyle iyi başardı ki kaba geleneksel Bizans üslubundan ‘kesin bir kopuşu’ gerçekleştirdi ve bugün bildiğimiz haliyle yüce resim sanatına hayat verdi. İki yüz yılı aşkın süredir ihmal edilmiş olan ‘doğadan tam ve doğru bir biçimde çizme’ tekniğini getirdi.” (2)

Vasari’ye göre, “doğadan tam ve doğru bir biçimde çizme tekniğini” yerleştiren Giotto büyük bir yeniliğe imza atmış ve böylece Bizans üslubundan, yani Ortaçağ Hıristiyan sanatının görselliğinden “kesin bir kopuşu” sağlamıştır. Giotto, hocası Cimabue’nin atölyesinde geç-Ortaçağ sanatının birikimlerini arkasına alarak modern bir tarzı sanatta dolaşıma sokan ilk sanatçı olmuş (yani kopuş birdenbire değil bir birikimin sonucunda gerçekleşmiştir) ve Rönesans’ın daha sonraki kuşakları için gerekli modeli sağlamıştır. 14. yüzyıldan başlayarak modern bir sanat anlayışını Avrupa’ya sunan İtalyan Rönesans’ı, böylece, toplumsal ve siyasal olanın modern tanımından önce, modernin estetik kipte bir kullanımını mümkün kılmıştır. 

‘Modern’ olan, daha genel bir planda, 14. yüzyıl İtalya’sında başlayıp 18. yüzyıl başı Fransa’sı merkez olmak üzerine tüm bir Avrupa’yı içine alacak olan dört yüzyıllık şiddetli bir tartışmanın bir tarafıdır. Bu tartışmaya göre, başlangıçta, modern olan eski olana göre fazlasıyla değersiz ve önemsizdir. Eskilerin (Homeros, Platon, Aristoteles, Vergilius…) gücünden, büyüklüğünden ve ihtişamından şüphe etmek henüz hiç kimsenin gücü dâhilinde olmadığı için modern olanı bir değer olarak sunmak da mümkün değildir. Dönemin baskın görüşüne göre, eskilerin (antikler) estetik alandaki başarıları karşısında bugünün insanlarının (modernler) başarıları fazlasıyla taklit düzeyinde kalmaktadır. Ne de olsa her türlü sanatın ve edebi söyleşin temelini oluşturan ‘uyum ve ölçü, sayı ve düzen’ antik Yunanlı ve Romalı sanatçılar ve yazarlar tarafından mükemmel bir biçimde icra edilmiş veya yazıya dökülmüştür. Bu görüşü ilk dile getirenler arasında, Rönesans’ın ilk büyük hümanistlerinden Boccacio ve Petrarca’nın hemen yanı başında Filippo Villani gibi ismi az bilinen bir kronikçi de vardır. (3)

Bu noktada ilginç bir durumla karşılaşmaktayız: Eskileri savunmak aslında şimdiki zamanın, yaşanan anın çirkinliklerini, yanlışlarını ve kötülüklerini eleştirmenin stratejik bir yöntemidir. Bu da kendi içinde kesinlikle modern bir tavırdır ve söz konusu olan modernizmin başlangıcının ironik bir şekilde ortaya çıkışıdır. Başlangıçta antikçağı savunmak, Hıristiyanlığın temsil ettiği modern çağı yermenin ve yeni bir modernizm başlatmanın ilginç ve tuhaf bir tarzı olmuştur. Nitekim zaman ilerledikçe, eskilerin modernlere üstünlüğü (ya da üstün olduklarına dair inanç) anlamsızlaşacak ve modernler kendi çağlarının modernliğini savunmak için harekete geçecektir. Önceden Hıristiyanlığa karşı antik çağları yardıma çağıran (antiklerin savunucusu) modernler, Ortaçağı kapattıklarına dair bir duygunun kendilerine hâkim olduğu bir anda, bu defa antiklere karşı doğrudan kendi başarılarını savunacaklardır. 

Modernlerin zaferi artık kesindir. Académie française çevrelerinde 17. yüzyılın sonunda yapılan son büyük tartışmada, Ortaçağ’a karşı elde edilen başarı Antik Çağ’a karşı açılacak savaşla nihayete erdirilecektir. 18. yüzyıla gelindiğinde ise, modern olan artık eskiyle bağını büyük ölçüde önemsizleştirmiştir. Fransızların kısacası ‘querelle’ (savaş) dedikleri bu tartışmada, modernlerin eskilere göre daha akıllı ve bilgili, modern zamanların ise eski zamanlara göre daha ileri ve üstün olduğunun savunusu yapmak öncelikle yazar ve şair Charles Perrault’ya düşmüştür. 


 1 Patrizia Castelli, Rönesans Estetiği, s. 21, çev. Durdu Kundakçı, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2013

2 Giorgio Vasari, Sanatçıların Hayat Hikâyeleri, s. 53, çev. Elif Gökteke, Sel Yayınları, İstanbul, 2013.

3 Patrizia Castelli, a.g.k., s. 21. 

Yine de, ‘Büyük Louis Asrı’nı savunurken Perrault, başlangıçta (1687) tedbiri elden bırakmayacak ve üstünlükten çok eşitlikten dem vuracaktır:

“Güzel Antikçağ hep saygıdeğer olmuştur;
Ama ona öyle tapmaya gerek yoktur.
Eskiler’e bakıyorum önlerinde diz çökmeden,
Büyüklerimi saymak tamam, ama onlar da insan;
Haksızlık yapmış sayılmayız bana kalırsa
LOUIS’nin çağını Augustus’unkiyle karşılaştırırsam.” (4)

Fransız entelektüel çevrelerini uzunca süre meşgul eden bu ünlü tartışma (la querelle des Anciens et des Modernes), bugün bile bir Fransız edebiyat profesörünün gündeminde yer alabilmektedir. Bu tartışmayı; eskiler ve modernlerin, yaşayanlar ve ölülerin, klasikler ile çağdaşların ya da altın çağ miti ile ilerleme miti arasında bir karşıtlık veya savaş şeklinde kurgulamak yerine, üniversite eğitiminde modernlere ve eskilere, en azından edebiyat alanında, eşit değer vermek gerektiğini söyleyerek yapan yazara göre, edebiyatta (ve tabii ki sanatlarda) “eski ile yeni olanın arasındaki karşıtlıktan çok diyalog”dan bahsetmek daha doğru olacaktır: 


“Eğer edebiyatın konusu kendini ve başkalarını tanımak, başka kültürlere veya başka dönemlere açılmak ise, ne Homeros’u ne de desinatör Tomi Ungerer’yi göz ardı etmeli, ne de Fildişi Sahilleri’nden yazar Ahmadou Kourouma ile Hıristiyan de Troyes (1135-1183) arasında bir seçim yapmak zorunda olmalıyız. Eğer dünya ve dil arasındaki ilişki üzerine eleştirel bir bakışı teşvik etmek istiyorsak, o zaman, Rabelais ya da Voltaire’e ihtiyaç duyduğumuz kadar, Raymond Queneau ve dramaturg Valére Novarina’ya da ihtiyacımız olacaktır.” (5)

Peki, bu tartışmanın Türkiye açısından anlamlı karşılığı nedir? Şüphesiz bu kadar dar bir yerde bu büyük soruya cevap vermek çok zor. Ama bir sonraki yazımda bu tartışmanın içine bir şekilde girmek istiyorum. Meseleye kendi tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerimiz ışığında yaklaşmak ve estetik alanda yeni ve eskinin birbirinden aşağı ya da üstün olmadığı fikrini akılda tutarak yaşadığımız zamanı değerlendirmeye tabi tutmak önemlidir. 

Günümüzde ‘eski’ (ya da ‘gelenek’) yeniden bir değer haline gelmektedir. Geçmişle barış yapmanın, kültürel hafızayı tazelemenin toplumumuz açısından şimdiyi ve geleceği daha demokratik bir zeminde kurmanın önemli bir yolu, bizi savaştan ve şiddetten kurtarmanın etkili bir yöntemi olduğunu kavramış durumdayız. Fakat eski olanı estetik bir kipte sunmanın modern biçimini yaşadığımız coğrafyada henüz başarabilmiş değiliz. 

Türkiye’deki tartışmanın, günümüzde, kamusal görünürlüğü ve etkin sembolizmi nedeniyle daha çok mimari bir kipte olup bittiği görülmektedir. Siyasal iktidarı ellerinde tutan ve kendilerine muhafazakâr diyen kesimler, Büyük Sinan’ın camilerini birebir kopyalayarak onu yüceltmek bir kenara, onun otantikliğini ve orjinalliğini hızlıca kitsch içinde değersizleştirmektedir. Ne yazık ki geleneğe ve tarihe sahip çıktığını zannedenler, bazen bilerek ve isteyerek (rant peşinde koşan talancılar), bazen de farkında olmadan (iyi niyet kurbanları) İstanbul’a büyük darbeler vurmaktadır. İstanbul, birbirinin kopyası camiler ve akıl almaz bir biçimde hiçbir kentsel planlamayı takip etmediği anlaşılan ve üstelik her türlü estetik bakış açısından çok azının güzel olarak adlandırılabileceği her yerden fışkıran gökdelenler ile “ucube” bir görünüme doğru hızla ilerliyor. 

Bunlar zaten kendi gündelik gerçekliğimiz içinde çok iyi bilinmektedir. Biz, bir sonraki yazıda şu soruların cevaplarını aramaya çalışacağız: Eskiler ve Yeniler arasındaki tartışma Tanzimat’ta hangi argümanlar eşliğinde yapılıyordu? Taraflar kimlerdi ve sonrasında neler oldu? Ve bugün Türkiye’de bazı güncel sanatçıların gelenek ile olumlu bir kipte kurmaya çalıştığı ilişkinin doğası nedir ve bu ilişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? 

4 Şiirin alındığı kaynak: Levent Yılmaz, Modern Zamanın Tarihi – Batı’da Yeni’nin Değer Haline Gelişi, s. 26, çev. M. Emin Özcan, Metis Yayınları, İstanbul, 2010. 

5 Violaine Houdart-Merot, En finir avec la querelle des Anciens et des Modernes, kaynak: http://www.lemonde.fr/idees/article/2013/03/21/en-finir-avec-la-querelle-des-anciens-et-des-modernes_1852035_3232.html

Ataşehir'de bir gökdelen yanına yapılan Mimar Sinan Camii

0
2849
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle