13 ARALIK, ÇARŞAMBA, 2017

Kentten Mekâna, Mekândan Kente Bir Akış Hali

Alışılmışın dışında bir galeri yerine Meclis-i Mebusan Caddesi No:25’te sanatseverlerle buluşan “Eşzamanlılık” adlı sergi, ikilikler ve karşıtlıklar üzerine kurgulanıyor. Sergi üzerine küratörü İpek Yeğinsü ile konuştuk.

Kentten Mekâna, Mekândan Kente Bir Akış Hali

Geçtiğimiz ay açılan ve yedi genç sanatçıyı ağırlayan “Eşzamanlılık” sergisi, Carl Jung’un “eşzamanlılık” kavramından ilham alıyor. Sergi üzerine küratör İpek Yeğinsü ile serginin hazırlık aşaması, sergilenen eserler, kullanılan mekân ve yeni projeleri üzerine konuştuk.

“Eşzamanlılık” sergisinde yedi genç sanatçıyı bir arada görüyoruz. Küratörlüğünü üstlendiğiniz ve Carl Jung’un “eşzamanlılık” kavramından yola çıkan serginin temasından biraz bahsedebilir misiniz?

Analitik psikolojinin kurucusu Carl Jung; telekinezi, psişik yetenekler ve simya gibi paranormal olaylarla yakından ilgileniyor. Neden-sonuç ilişkisiyle ya da teolojik bir dayanak ile açıklanamayan bu olayları, örneğin yaşamın içinde başımıza gelen tuhaf rastlantıları “eşzamanlılık” kavramına bağlıyor. Bu anlayışa göre gerek madde, gerek zihin kaynaklı her şey birbiriyle ilişkili olmakla kalmıyor; Unus Mundus (Tekil Dünya) adlı çok daha derin bir düzenin tezahürüne dönüşüyor. Öte yandan kolektif bilinçaltı ve arketipler de Jung’un çalışmalarında önemli bir yere sahip. Sergi tüm bu kavramlar üzerinden mekânı, mekânın yakın çevresini ve bir kent olarak İstanbul’u aynı düzlemde birleştiriyor. Yakınlık-uzaklık, geçmiş-gelecek, bakan-bakılan gibi ikilikleri de ortadan kaldırarak izleyiciyi tüm bu zaman ve mekân katmanlarını aynı anda deneyimleyebileceği bir alana davet ediyor.

Sergi alışılmışın dışında, bir galeri mekânında değil, Meclis-i Mebusan Caddesi No:25’te terkedilmiş bir ofis katında gerçekleşiyor. Bunun sebebi nedir? 

Burası pek yakında kentsel dönüşüm kapsamında renovasyona girecek, hatta neredeyse yıkılıp baştan yapılacak bir bina. Binanın sahibi, söz konusu faaliyetler başlamadan önce bu mekân sanatı desteklemek adına kullanılsın istemiş ve bir prodüksiyon bütçesiyle birlikte mekânı Şevket Sönmez’e önermiş. Galeri MERKUR’ün organizasyon desteğiyle yola bir grup sanatçının bağımsız girişimi olarak çıkıldıktan kısa bir süre sonra serginin küratörlüğü bana önerildi; ben de seve seve kabul ettim. Hem bir geçmişe, yaşanmışlığa sahip, hem de kocaman pencerelerindeki önü açık manzara sayesinde dış çevreyle yoğun bir ilişki kuran bu bina, özellikle mekâna özgü yapıt üretmek adına sanatçılar için gerçek bir motivasyon yarattı.

Sergilerin “white cube” alışılmışlığından çıkıp farklı mekânlara ya da sokağa taşmalarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Son derece olumlu buluyorum. Beyaz küp anlayışının tamamen terk edilmesi gerektiğini savunmuyorum, ama yaşayan mekânlarda ve kamusal alanlarda sanat yapmak konusunda sanatçılar ve küratörler olarak daha girişken olmamız gerektiğine inanıyorum. Müze ve galeri gezme alışkanlığı olmayan izleyiciler de farklı ortamlarda sanatla karşılaştıkça onu yaşamlarının bir parçası olarak görmeye başlayabilirler. Bu yolla gelişen yeni sanatsever hatta koleksiyoner kitleler sayesinde sanat ekosistemimiz de daha sağlıklı bir noktaya gelebilir.

İşler mekân, mekânın tarihi dokusu ve İstanbul manzarasıyla birleşiyor. Mekân ile sergi nasıl bir uyumluluk taşıyor?

Mekânın kendi iç hacmiyle yarattığı bağlam, geniş pencerelerden görülen manzara sayesinde içeriye dolan kentsel bağlamla üst üste biniyor, hatta birleşiyor. Binanın hemen önünde, içinde iş makinelerinin yirmi dört saat çalıştığı devasa bir çukur var; onun biraz ötesinde ise Tarihi Yarımada, Sarayburnu, Üsküdar ve Kadıköy… Kentte yaşananlar mekâna, mekânda olup bitenler ise kente karışıyor. Serginin büyük bir bölümü bu ilişki üzerinden kurgulanmış, bu diyaloğa yanıt veren yapıtlardan oluşuyor.

Yakınlık-uzaklık, geçmiş-gelecek, buradalık-yitirilmişlik, şehre bakan-bakan şehir gibi ikiliklerden beslenen sergi temelinde karşıtlıklar üzerinde kurgulanıyor. Tıpkı mekânın fonundaki İstanbul gibi… Kaos, çok seslilik, aynı anda birbirinden zıt duygular sanatta nasıl bir karşılık buluyor?

Bence sanat tam da bu noktada imdadımıza yetişiyor, bu ikilikler ve tanımladıkları alanlar arasındaki sınırların ne denli muğlak, göreceli, hatta nafile olduğunu gözler önüne seriyor. Örneğin İstanbul’u vazgeçilmez ya da çekilmez kılan faktörleri saymanızı istesem, iki listenin içeriği eminim birbirine çok benzerdi.

Sergideki çalışmalardan biraz bahsedebilir misiniz? Neler bekliyor izleyiciyi?

Sergide Şevket Sönmez’in Tarihi Yarımada’nın kıyı şeridini referans aldığı Chillout adlı mekâna özgü pentür-yerleştirmesi yer alıyor; tuval ve duvar resmini birleştiren bu yapıt birçok otobiyografik öge içeriyor ve izleyiciye ışık koşullarıyla birlikte değişen, paranormal denebilecek görsel bir deneyim sunuyor. Tan Taşpolatoğlu’nun asetat ve bant gibi farklı malzemelerle ürettiği Leviathan, penceredeki çatlaktan içeri sızan ve burada katılaşıp betornarme bir yapıya dönüşen bir deniz canavarı. Özge Topçu’nun bir kısmını manzaraya eklenmek üzere Tarihi Yarımada’daki ustalardan aldığı objelerle oluşturduğu Yarımadalı adlı yerleştirme, dışarıdaki kent manzarasıyla günün farklı saatlerinde ve farklı şekillerde birleşiyor. Sırma Doruk, Yankı/Echo adlı işinde sessiz tanıklık olgusunu vurgularken, Past Is Present’te izleyiciyi farklı görsel ve işitsel deneyimler üzerinden içerisi-dışarısı, önü-arkası gibi kavramları sorgulamaya davet ediyor. Meltem Sırtıkara’nın Düet Serisi, hem bir arada, hem kendi yalnızlığında hapsolmuş iki bireyi ele alıyor, binanın kolonlarından biri yapıtın sergileniş biçimini mekâna özgü hale getiriyor. Bir de içinde Aliye Arslan ve Doğukan Çiğdem’in işlerinin, ayrıca Özge Topçu’nun Nature Morte adlı yerleştirmesinin olduğu, mağara gibi kurgulanmış bir oda var. Mağaralar benim için zamansızlığın sembolü olan, zaman-mekan algısını yok eden, kendi zamanını yaşayan alanlar. Burada duvarlara resimler yapan, hoşuna giden nesneleri toplayıp saklayan bir mağara adamının yaşadığını hayal ettim. Böylece dışarıdaki durumu onun antitezini kullanarak zamansız bir mekânın varlığı üzerinden vurgulamış olduk.

Sergide disiplinler arası işler bir arada karşımıza çıkıyor, geniş yelpazedeki çalışmaların ortak bir noktası var mı?

Sergiye disiplinler ötesi demek daha doğru olur. İşlerin birçoğu farklı teknikleri bir arada kullanıyor. En büyük ortak noktaları aynı anlatının bir parçası olmaları ve aynı kavram üzerinden ele alınarak sergilenmeleri.

Önümüzdeki dönem projeleriniz arasında neler yer alıyor?

İlerleyen günlerde küratörlüğünü üstlendiğim “Karmaşık Düzlem” adlı karma sergi Galeri MERKUR’de gerçekleşecek. Önümüzdeki yılın Nisan ayında da video sanatına yönelik bir proje gerçekleştireceğim.

0
1546
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle