17 MART, SALI, 2015

Kendi Yöntemimle Sokağın Ortasında Bağırdım

Geçtiğimiz günlerde, Kadıköy’de aniden karşıma çıkan, beni uzun uzun düşündüren aynı zamanda da böyle işler üretildiği ve cömertçe sokakta sergilendiği için mutlu olmamı sağlayan heykellerin sahibi İskender Giray ile atölyesinde buluştuk. Birbirinden özel ve etkileyici hikayelere sahip olan heykellerinden, çalışma şeklinden ve üretirken nelerden etkilendiğinden bahsettik.

Kendi Yöntemimle Sokağın Ortasında Bağırdım

İskender Giray kimdir, bir ön tanışma yapalım.

Öğrenmeyi seven, boş duramayan, neden sonuç ilişkilerine kafayı takmış (saplantılı :) ) ...

Fizik mühendisliğinden sonra heykel ve kuklalarla alakadar olmak radikal bir karar gibi görünüyor. Nasıl bir geçiş oldu senin için?

Zor olduğu zamanlar da oldu, oluyor fakat pişmanlık veya “Acaba yapmasa mıydım?” dediğim hiç olmadı. Her şeyin bir bedeli var. Bedel sadece para değil zaman, emek olarak da ödenebiliyor. Daha az sosyallik. Bazı tutkulardan hobilerden vazgeçme gibi…  

Kendisini kapitalizmin girdabına kaptırmış, yeteneği ve yapmak istedikleri içinde bir ukde olarak kalan çok insan var. Hatta hangimiz öyle değiliz ki? Bu zor adımı atabilmiş biri olarak var mıdır onlara bir diyeceğin?

Sistem gereği meslek seçimlerimizi zamanından önce yapmaya zorlandığımıza inanıyorum. Bunun çözümü kademeli bir geçiş olabilir, ama tabii gerçek çözümü bu konuda uzman kişilere bırakmak gerekir. Fakat şu ana kadar bırakılmadığı da aşikâr ki işte içinde yaşadığımız, genelde işini sevmeyen dolayısıyla hayatından mutsuz toplum…

İnancınız varsa hiç bir zaman geç değil. Okuduğunuz okul veya o ana kadar öğrendiğiniz mesleki bilgi asla çöp olmayacaktır. Yenisini de öğrenmek için her zaman vakit vardır. Fakat tabii bir hareket planı olmalı. Yani şimdi çıkıp da küçük çocuğu olan bir ailenin tek çalışanına, bir birikimin olmadan hayallerinin peşinden koş dersem pek rasyonel bir tavsiye vermiş olmam. Buna benzer engeller, tüm denklemi değiştirebilir. Fakat mutlaka bir çözüm vardır sadece daha fazla zaman, daha iyi planlama, farklı açıdan daha dikkatli bir bakış gerektirebilir. Yeterince inanan insan zaten arada inancı zayıflasa da asla vazgeçmeyecektir. Dolayısıyla çekeceği sıkıntılardan bahsetmeme gerek yok çünkü zaten göze almıştır… 

  • İskender Giray ©Korhan Karaoysal
  • İskender Giray ve Burcu Ezer ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Belki de birçok insan seni Berkin Elvan anısına yaptığın “Ekmekçi Berkin’i Arıyor” heykelinden sonra tanıdı. Birçok şey yazılır çizilir ve paylaşılıp dururken sokakta bir anda bu heykelle karşılaşmanın insanlarda uyandırdığı etki şüphesiz. Sen bu heykeli tasarlarken neler geçirdin aklından, hikayesi nedir “Ekmekçi Berkin’i Arıyor”un?

Seçim dönemiydi. Bir işin eşiğindeydim ve zaten seçim dolayısıyla görüntü ve ses kirliliği üst limitlerde seyrediyordu. Ölümü herkes gibi beni de çok üzdü. Bir şey söylemek istedim ve kendi yöntemimle bunu sokağın ortasında bağırdım. Ben heykelin bu kadar ses getireceğini düşünmemiştim. Ben bu kirlilikte ses çıkartmayacaklarını, sonra onu oradan kaldıracaklarını düşünüyordum. Genelde sokak eserlerinin başına gelen budur. Bir şekilde zamanı geldiğinde yok olur. Ama bu sevildi. Kadıköylünün hassas tavrı ve Belediyenin anlayışlı duruşuyla korundu. Altına imza atmadım sadece sokağa bıraktım, heykelin bilinmesi beni çok gururlandırıyor fakat özellikle bu heykellin hakkında konuşmak beni biraz rahatsız ediyor. Sanki anlamını ve altında yatan duyguyu zedeliyormuş gibi geliyor…

Soma’dan iki hafta önce yaptığın duvar resmi var bir de, facia sonrasında bizi daha da derinden etkileyen ve düşündüren. Bu duvar resmini nasıl koruyabildin, kaldırmak isteyen olmadı mı?

Kaldırmak isteyen olmadı fakat bir süre sonra yanındaki yazıyı sildiler. Bir süre önce de üzerini tamamen kapladılar. Fakat artık biraz deforme olmuştu. Dediğim gibi zamanı geldiğinde yok olması gayet normal.

Madencilik beni çok düşündüren mesleklerden biri olmuştur. Türkiye’deki çalışma şartları ve küçüklüğümden beri periyodik olarak duyduğum, okuduğum can kayıpları, kazalar… Ve daha öncekilerde de defalarca zikredilen kaderci söylemler. Alınan risk ve karşılığında alınan ücret. Sistemin adaletsizliğinin uçurum uzak kenarı… Tabii ki ölmedikçe gündemimizde değiller. Benzeri diğer meslek dalları gibi ölmedikçe görünmezler. Bakmak da işimize gelmez zaten..

O resim yok oldu ve biz de zaten yine unutmak üzereyiz ama hâlâ yaşam odaları zorunlu olmadı veya en önemlisi genel madencilik anlayışında bir güvenlik devrimi yapılmadı… 

Genellikle metal heykeller üzerinde mi çalışıyorsun? Metali malzeme olarak benimsemenin sebebi nedir?

Aslında bir çok malzemeyi kullanıyorum. Her malzemenin ayrı duygusu var ve farklı zanaatleri tecrübe etmeyi seviyorum. Fakat metal ve plastik malzemeler daha çoğunlukta diyelim. Metalin herkes üzerinde güçlü, soğuk, ağır bir duygusu var. Sağlam. Hayatımızın her köşesi alaşımlarıyla dolu.

Kısaca metale bakış açımı anlatmaya çalışacağım umarım çok sıkıcı olmaz. Metaller ağır elementlerdir. Yıldızlar kütle çekimiyle merkezlerine doğru kendilerini sıkıştırır. Çok sıkışıp içindeki küçük atomları birleştirerek daha büyük bir atom türetir, bu şekilde enerji üretirler ve yine bir kısmını aynı sürecin tekrarı için kullanırlar. Bu zincir birleştiremeyeceği büyüklükte atomlar oluşuncaya kadar sürer. Güneş, dünyada bulunan ağır element yüzdesine ulaşamadan sönecek. Yani o demirler, bakırlar, altınlar, bizden çok önce güneşten çok daha büyük bir yıldızda oluştular… Çok yaşlılar, milyarlarca yıl yaşındalar… Bizden sonra da dönüşümde kalacaklar. Biz de içimizde bu elementleri barındırırız, dolayısıyla biz de aynı dönüşümün daha kısa süreli uğrak noktalarıyız...  Onlar bizim temel parçalarımızdan, yani biziz… Dolayısıyla bizde duygu olarak da karşılıkları var…

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Nasıl bir çalışma sürecin var, bir heykel üzerinde ne kadar çalışır öncesinde nasıl ön araştırmalar yaparsın?

Bu kısım pek kontrol altında değil aslında. Bazen çok beklenmedik bir yerde beklenmedik bir olay sonucu, ki bu olay genelde benim eleştirilmesi gerektiğine inandığım seçimler içeriyordur, bir anda ortaya çıkar ve o işi yapmak için fırsat kollarım. Bazen bir çıkış noktam vardır ve onun üzerinde okur veya dolaylı yollarla bu konudaki gözlemlerimi kullanarak empati yapmaya çalışırım. Fikri üretme sürecindeyken çok sinirli, çok üzgün veya çok mutlu anlarım oluyor… Yani biraz dengesizleşiyormuşum, yakınımdakiler öyle söylüyor. İnsan içindeyken o kadar hissetmiyor tabii. Sonra işe başlıyorum, kendi şekilleniyor. Çalıştığım dönemde biraz asosyal olurum. Zaten tüm zamanımı iş bitene kadar çalışarak geçirmeye gayret ederim. Sonra uyku sonra yine çalışma. Bitene kadar cevaplamadığım telefonlar, elektronik postalar ve mesajlar… Elektronik postamdaki, gönderilen klasöründeki postaların yüzde doksanı “Gecikmiş cevap için kusuruma bakmayın” diye başlıyor. Sonlara doğru tabii gerginlik ve bitince mutluluk ama büyüğünden… Sonra bunalım..”Ee bitirdin de ne oldu” gibi kendini aşağılama seansları. Sonra sorular, sorgular, aralarından yeni iş…

Sosyopolitik olayların işlerine yansıdığını görebiliyoruz, bunun dışında nelerden etkilenirsin?

Yaşadığımız coğrafyada maalesef toplumsal problemler bitmek bilmiyor. Toplum içinde birey olma konusunda kat etmemiz gereken uzun bir yol var. Dolayısıyla bu konuda söylenecek daha çok şey var. Aynı zamanda gerçek problemin mevcut dünya düzeni olduğu gerçeği de var tabii. Bunun dışında fizik beni çok etkiler. Maddenin doğası, dinamiği ve insanoğlunun  hareket şekli arasındaki benzerliklerini düşünürüm. Genetik teknoloji konusunda umutlarım ve korkularım var. Daha da altını çizmek istediğim çok konu var. Bakalım zamanım ne kadarına yetecek… 

Kuklalarından bahsedelim biraz da. Kukla yapma fikri nasıl gelişti, ne için yapıyorsun bu kuklaları?

Benim hedefim heykeldi ve kukla da aslında iyi bir çıkış yoluydu. Heykel ve modelleme konusunda kendimi geliştirirken aynı zamanda hayatımı ideme ettirebileceğim bir işti. Tabii, çok da hoşlandığım yaparken mutlu olduğum bir iş. Fakat son zamanlarda pek yapmıyorum. Ama yapmayı bırakmadım, hep bir kenarda olacak. İlk kuklanın ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Binlerce yıllık kuklalar var. Görünen o ki insanlar en başından beri kuklayı kullanmışlar. Söyleyemediklerini söyletmek, yapamadıklarını yaptırmak, kendini ifade için veya sadece eğlenmek için… Ben genelde eğlenmek için yaptım. Sipariş bir kuklada bir konu anlatamazsınız. Ama kuklayla anlatabilirsiniz. Ben artık bir süre söylemek istiyorum sonra bir ara yine susar ve konuşmak isteyenlere araç üretirim. 

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

“Gezi Bisikleti” var bir de. Okuduğum kadarıyla yapısı bana hem biraz komplike hem de çok yaratıcı geldi. Bu bisiklette pedal çevirmek için sabırsızlandığımı söyleyebilirim hatta. Biraz anlatır mısın nasıl işler bu bisiklet?

Aslında denedikten sonra senin anlatmanı tercih ederim. Biraz zihni sinir bir iş. Kapalı devre çalışan bir sistem içeriyor. Pedal çevirirken yokuş çıkma hissi var. Durduğunuz an her şey duruyor. Ön tekerleğin üzerinde sarılı fotoğrafları önündeki duvara yansıtıyor. Fotoğrafları bitirene kadar üzerinde direnmeniz gerekiyor. Fotoğraflar arasında dolaşırken size gezi parkı eylemleri sırasında yapılmış, üç parçadan biri eşlik ediyor. Sağ veya sol elinizi kullanarak fotoğraflara yön veriyorsunuz. Bir fotoğrafı kaçırırsanız diğer elinizi kullanıp geri dönmeniz gerekiyor. Tek yönde çok ısrarlıysanız; bir çember olduğu için tekrar aynı fotoğrafa ulaşabilirsiniz ama vakit kaybedersiniz. Bu sırada şapkanızdaki fan çalışıyor ve vücudunuz yorulurken kafanıza bir serinleme geliyor. Tüm bunlar sırasında istediğiniz herhangi bir telefonu şarj edecek kablolarla telefonunuzu şarj edebiliyorsunuz. Kalan birkaç özel detay daha var ama şimdilik burada kalsın… Bu iş için bir video hazırlığındayız. İşin tüm detaylarını, gelip göremeyenlerle bu şekilde paylaşacağız..

  • İskender Giray ve Burcu Ezer ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

“Ağaç İçin Ağıt” ise bir gördük bir kayboldu. Nedir bunun sebebi? Neden çalmak istesinler bu heykeli?

İki sebep olabilir. Biri hurda değeri için, ki genelde sebep bu. Diğeri daha kötü, tamamen sahip olma güdüsüne teslim olmuş bireyler tarafından özel alanlarına taşınması. Yani gerçek hırsızlık… Hadi diğerinde adam aç, bunun heykel olarak anlamını ve değerini farkında değil ve beş liralık hurda değeri için alıyor. Ama kendi için alan arkadaş, işte onun düzeltilmesi daha zor. Maalesef ikisinden de çok var… O heykel şu ana kadar dört defa yerinden söküldü. Sondan bir önceki çalınışındaki, Modalı hassas bir hanımefendinin çalanları çevirip, “Nereye götürüyorsunuz heykelimizi?” diye sorması üzerine; “Yolun kenarındaydı aldık, alın sizin olsun” cevabını verip heykeli yere bırakıp giden, göreceli iyi görünümlü arkadaşların durumu, onu çalan hurdacıdan çok daha ağırdır bence.

Bu heykel de ilk değil tabii. Türkiye de çok heykel çalınmış ve çalınıyor. Heykelleri toplumlar korur. Binlerce, yüzlerce yıldır korunmuş heykeller polis, bekçi, zabıta tarafından korunmadılar. Önemli yüzdesinin, heykele  put gözüyle baktığı bir toplumda, bir heykelin ellenmesi, tekmelenmesi normaldir. Bunun 0-7 yaş eğitimiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Eseri izleme, yaklaşma ve yorumlama gibi görgülerin, toplumsal karakterimize yerleşmesine çok zaman var gibi duruyor. O yüzden yapılacak çok iş var ve her ufak katkının önemi var. Fakat heykele dahi tecavüze yeltenen, bir at heykelinin cinsel organıyla, bir kadın heykelinin göğüs büyüklüğüyle ilgili tartışmalar yapan bir toplum olursak, ki şu an öyleyiz, bu noktaya asla ulaşamayız.

  • ©Korhan Karaoysal
  • İskender Giray©Korhan Karaoysal

İskender Giray©Korhan Karaoysal

Sokakta bir işini gördüğümüzde senin olduğunu hemen tanıyabiliyoruz. Bence bu denli kendine özgü olabilmek çok güzel. Son olarak Beppe Pizeeria’nın önünde bir heykelini gördüm. En yenisi o sanıyorum. Onun hikayesi nedir, çok araştırma fırsatım olmadı?

Teşekkür ederim. O heykel oradaki Beppe Pizeeria’nın siparişi. Lezzetli pizzalar yapan butik bir mekân. Sahipleri, açık görüşlü, biraz hayalperest kültürlü insanlar. Sahibi Cenap Bey, bu günden 500 yıl öncesine dayanan İtalya’da başlayan bir hikaye kaleme almış. Hikaye Guiseppe isimli bir şefin Türkiye’de Kadıköy’e gelerek bu mekânı açmasıyla sona eriyor. Yani hayallerindeki kurucuları. Onlar orada lezzet paylaşırken ben de alt metinde paylaşma eyleminin barışa giden yol olduğunun altını çizdim. Biraz ütopik bir yaklaşımla, insanoğlu, daha avcı toplayıcılık döneminde stokçuluğa geçmeseydi, bu kadar savaş olur muydu? Sahip olmamak, paylaşmak tek kural olsaydı… Heykel elindeki başakları havaya fırlatarak etrafa saçan Guiseppe (Beppe). Fakat karşı kaldırımında yerde bir barış işareti var. O işaretin üzerine basarak heykele baktığınızda, elindeki ve havadaki başaklar barış işaretine dönüşüyor.  

Bir galeri ile çalışmıyorsun, bildiğim kadarıyla bir sponsorun da yok. Bu durum işleri çok güçleştirmiyor mu?

Kadıköy’de Halka Sanat Projesinin kapsamında sergilenen işlerim oluyor. Sokak da ayrı bir sergi alanı fakat kişisel sergim için iletişimde olduğum bir galeri yok. Sergim için tasarladığım on işten ikisi bitmiş durumda. Beş, altı iş olduktan sonra uygun bir galeri arayışına gireceğim.

Sponsor olmaması tabii ki işleri çok güçleştiriyor. Matematik tutmadığı için süreç uzuyor. Dolayısıyla bir galeriyle tarih konuşmam imkânsızlaşıyor. İşe en yoğunlaştığım dönemde iş için bütçe yaratmaya çalışmak performansımı ve çıkan işi mutlaka ki etkiliyor.

Gelecek projelerin neler?

Dışarıdan etkiyle veya kendimizi kandırmak suretiyle manipüle edilen algımız üzerine çalışacağım bir kişisel sergi projem var. Fakat öncesinde yapmam gereken siparişlerim var.  Ayrıca sokağa yapmak istediğim birkaç proje… Bakalım hangisi ne zaman olacak…

Seni nerelerden takip edebiliriz?

Twitter ve Instagram için kullanıcı adım “iskendergiray”. Facebook sayfam “İskender Giray Atölye”. 

0
2955
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle