09 TEMMUZ, ÇARŞAMBA, 2014

Joakim Eskildsen ile Fotoğrafları Üzerine

Geçtiğimiz ay ‘Collected North: Helsinki School of Photography’ başlıklı sergisi vesilesiyle İstanbul’a gelen Danimarkalı fotoğrafçı Joakim Eskildsen ile fotoğrafları üzerine konuştuk...

Joakim Eskildsen ile Fotoğrafları Üzerine

Bize fotoğrafla nasıl tanıştığından biraz bahseder misin?

Küçük bir kasabada büyüdüm ve fotoğraf çekmeye 14 yaşında başladım. Abim okulda fotoğrafla ilgili dersler alıyordu. Okulda öğrendiklerini benimle paylaşıyor ve sonrasında da babamın Leica’sını ödünç alıp evde deneme çekimleri yapıyorduk.

Bu süre içerisinde fotoğraf benim için ciddi bir tutku olmaya başladı diyebilirim. Fotoğraf çekerek kendi dünyanı yaratıyor olmak ve bunu diğer insanlarla paylaşmak benim için olağanüstüydü. Fotoğrafın benim için bir hobiden çok daha fazlası olduğunu o zamanlar anlamıştım.

Fotoğraflarında nelerden ilham alıyorsun?

İlk başta da söylediğim gibi küçük bir kasabada büyüdüm. Kasabada büyüyen bir çocuk nasıl doğa ile haşır neşir olursa ben de öyleydim. Doğa ve mevsimler beni hala çok etkiler, her mevsimin kendine has bir yönü olduğunu düşünüyorum ve bu da bana yaşamı anımsatıyor.

Çocukluğum ve hatta hayata olan bakış açım büyükannem ve onun anlattığı masallarla şekillendi. Eski bir evde oturan büyükannem bize sürekli olarak masal anlatırdı, çoğu da İsveç’te geçirdiği çocukluk anıları hakkındaydı.

Fotoğrafa olan ilgim arttıkça Danimarkalı fotoğrafçı Kirsten Klein’in işlerini beğeniyle takip etmeye başladım. Siyah beyaz ve grenli karelerdeki ışık dağılımı, fotoğrafladığı sisli ve yoğun bulutlar… Her şey o kadar etkileyiciydi ki. Klein’in işlerini şans eseri bir sergide görmüştüm, 1988 yılıydı ve nasıl etkilendiğimi dün gibi hatırlıyorum.

1992’de bir sergide işlerine denk geldiğim fotoğrafçılar Ritva Kovalainen ve eşi Pekka Turunen sanıyorum ki beni ve kariyerimi en çok etkileyen isimler oldu. Fotoğrafların kitaplaştırılmasını bu şekilde keşfettim. Açıkçası bu keşfi hayatımı değiştiren en önemli anlardan biri olarak görüyorum. Çiftin işlerini ve kitaplarını gördükten sonra kendime “Neden Finlandiya’ya taşınıp foto kitap yapmak yerine Danimarka’da yaşıyorum ki?” diye sormuştum.

Fotoğraflarının yanı sıra hayatıyla da bana ilham kaynağı olan bir başka isim de Pentti Sammallahti. Yaşayış şekli, tutumu, kısacası hayatıyla bende büyük bir etkisi vardır. Ve tabii ki Jyrki Parantainen.

Çalışmalarında sosyo-politik ve kültürel öğelerin altını çizdiğini görüyoruz. Sence de öyle mi?

Açıkçası fotoğraflarımda sosyo-politik konulara değindiğimi düşünmüyorum. Fotoğraf çekerken önceliğim her zaman sanat ve sanatla alakalı olan diğer disiplinler oluyor. Fakat bazı durumlarda (American Realities’de olduğu gibi) sosyo-politik denilebilecek konular fotoğraflarınıza iyi bir tema olabiliyor. İnsanların yaşadıklarına, yoksulluk sınırı gibi unsurlara fotoğraftan ziyade o sosyo-politik perspektiften bakmanız gerekebiliyor. Burada sevdiğim şey ise; ilk olarak nasıl bir tema belirlemiş olursanız olun, insanların hikayesi ve yaşadıkları fotoğrafların önüne geçiyor. Sanıyorum ki önemli olan bir şeyleri anlatmaktan ziyade olanları gösterebilmek, aktarabilmek.

Bu oldukça zor, çünkü konunun içeriğinde karşıt öğelerin bulunması işinizi biraz zora sokuyor. Peki, konu sosyo-politik öğeler değil de neyle alakalıydı derseniz? Konuyu nasıl betimlerim... Açıkçası betimleyemem. Ve böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Kitap olarak yayınlanan ve sergilenen ‘The Roma Journeys’ adlı çalışmanın konusundan bize biraz bahsedebilir misin? Her şey nasıl gelişti?

1999 yılında Güney Afrika’da kitabım iChickenMoon üzerine oldukça detaylı bir çalışma süreci içerisindeydik. Şehir dışında elektrik dahi olmayan bir yerde ve bu tür olumsuzlukların ötesinde yoğun olarak ırkçılığın hakim olduğu bir bölgedeydik. İskandinavya’dan geliyor oluşumuz, bizi onlardan farklı kılıyordu ve bu da bizi birçok konuda farklı düşüncelere sevk etti.

Aklımızda bu gibi düşüncelerin olduğu bir dönemde Macaristan’da yaşayan bir arkadaşımın daveti üzerine onu ziyaret ettik. Kışın yoğun olarak hissedildiği aylardandı. Kaldığımız ev Romanların yaşadığı iki caddeye çok yakındı. Bu caddelerin bütün o kara kışa rağmen oldukça ilgimizi çeken sıcak bir yanı vardı. İlk gördüğüm andan itibaren etkilendiğimi söyleyebilirim. Roman caddelerinden o kadar çok etkilenmiştik ki bu konuyu araştırıp Romanlar hakkında bir kitap hazırlamaya karar verdik. 2001 yılında sürekli olarak Finlandiya-Macaristan arası seyahat ettik ve bu seyahatler esnasında Romanlar hakkında yazılan birçok makaleyi okuduk ve konu daha çok ilgimizi çekmeye başladı. Araştırmalarla birlikte fark ettik ki bu bizim sandığımızdan daha zorlu bir süreç olacaktı. Öyle de oldu. İlk başladığımızda inanılmaz zorlandık ve hatta bu projenin asla tamamlanamayacağını dahi düşündük.

Zamanla (yaklaşık 7-8 yıl) projemiz istediğimiz gibi şekillendi. Macaristan, Romanya, Fransa, Yunanistan, Hindistan, Rusya ve Finlandiya’da yaşayan pek çok Romanı ziyaret ettik. Projenin bu denli uzun sürmesinin nedenine gelecek olursak size şu şekilde özetleyebilirim; sizi etkileyen bir konu derininde pek çok farklı yeni altbaşlık barındırabiliyor ve bunları es geçmek olanaksız. Biz de bu yüzden orada bulunan çeşitli materyalleri projemize taşıdık.

Seyahatimiz boyunca Romanlarla zaman geçirdik. Hatta projenin devam ettiği yıllar içerisinde Romanlarla birlikte yaşadık da diyebilirim. Bizim için çok ilginç bir deneyim oldu.

İnsanların çoğu Romanlar hakkında yanlış tutumlara sahip. Onlardan çekiniyor hatta korkuyorlar. Onlar hakkında doğru bilmedikleri o kadar çok şey var ki.

Roman topluluğu yaklaşık 500-600 yıldır süregelen oldukça köklü bir kültüre sahip. Bu yüzden de The Roma Journeys benim için çok özel bir yere sahip. Başka kültürlerin, bizi etkileyen diğer kültürlerin farkına varmamıza yardımcı oldu.

Seyahat etmek hayatına ve fotoğraflarına nasıl etki ediyor? Seyahatlerini neye göre planlıyorsun?

Seyahat etmek elbette benim de önceliklerim arasında yer alıyor, yeni yerler görmek yeni insanlarla tanışmak şüphesiz ki bir fotoğrafçının başına gelebilecek en güzel şeylerden biri. Fakat seyahat etmenin oldukça zor bir süreç olduğunu da kabul etmek gerekir. Eğer çocuğunuz yoksa sık sık seyahat edebilirsiniz fakat benim var. Bu yüzden yıl içerisinde bir ya da en fazla iki hafta seyahat edebiliyoruz.

Seyahatlerimi planlanlama konusuna gelince; aslında seyahatlerimi planlamıyorum. Yani henüz plan dahilinde gerçekleştirdiğim bir seyahatim olmadı. Açıkçası seyahatler konusunda söyleyebileceğim tek şey; önünüze çıkan fırsatları iyi değerlendirmeniz gerek. Tıpkı Macaristan seyahati sonrası The Roma Journeys fikrinin ortaya çıkması gibi.

The Roma Journeysi bitirdikten sonra kendime bir söz verdim. Fotoğraf çekmek için sadece seyahat etmeyi beklememeliydim . Yaşadığım yeri, oturduğum sokağı da fotoğraflamalıydım. Çünkü seni nelerin beklediğini asla bilemezsin... Örneğin şu anda üzerinde çalıştığım ‘Home Works’ projesi bu motto üzerinden ilerliyor, yaşadığım çevreyi an be an fotoğraflıyorum.

Geçtiğimiz ay ‘Collected North: Helsinki School of Photography’ başlıklı sergi vesilesiyle İstanbul’daydın. Bu sergiye katılım sürecin nasıl gerçekleşti?

İstanbul’da çok fazla zaman geçirme şansım olmasa da benim için oldukça iyi bir deneyim oldu diyebilirim. American Realities’den işlerim sergilendi. Açıkcası bu sergi galeri ve Timothy Persons’ın seçimiydi. Sergi hazırlığı sürecini yakından takip edemesem de ortaya çıkan işi çok beğendiğimi söyleyebilirim. Amerika’daki yoksulluğu ele alan çalışmam American Realities’i tercih etmiş olmaları ilk başta beni biraz şaşırtsa da sergi sonrasında aldığımız reaksiyonlardan çok mutlu oldum.

Joakim Eskildsen - Heini Lehvaslaiho

Sergiye Time dergisinde de yer verilen 'American Realities' isimli serinle katıldın. Bu çalışmanın çok derin anlamlar taşıdığını düşünüyorum, bize biraz açıklar mısın?

İçerisinde pek çok farklı konuyu barındırıyor. Elbette bu biraz da sizin bakış açınıza göre şekillenebilir.

En baştan başlamak gerekirse; bildiğimiz üzere tüm dünyada, Amerika Birleşik Devletleri sanki dünyanın en iyi ülkesiymiş gibi lanse ediliyor. Fakat gidip gördükleriniz önceden edindiğiniz bilgilerle biraz tezat oluşturabiliyor. Örneğin 2011’de Amerika seyahatimde insanların büyük bir bölümünün yoksulluk sınırının altında yaşadıklarına şahit olmam gibi…

Açıkçası yoksulluğun yoğun olarak yaşandığı birçok ülke var, yani burada dikkatimizi çeken çok başka şeyler oldu. Evet, insanlar yoksulluk sınırının altında yaşıyordu, fakat neredeyse hepsi; son model cep telefonu, araba ve pahalı elektronik eşyalar gibi ‘lüks’ olarak nitelendirdiğimiz şeylere sahipti. Bankaya borçlanarak alınmış şeyler de olsa, bunların ‘öncelik’ olarak görülmesi bize çok garip geldi.

Medyanın da etkisiyle dayatılan ideolojilerle birlikte toplumdaki yozlaşma ve aile yapısındaki çöküş dikkatimizi çeken bir diğer şey oldu. İnsanlar fakirdi, sağlıksız besleniyorlardı, çoğunun sağlık sigortası yoktu ve çoğu da antidepresan ilaçlarıyla ayakta duruyordu. Her şeyin ötesinde yoksulluğu sadece maddi olarak  değil kültürel olarak ele aldığımızda karşılaştığımız şey içler acısıydı.

Elbette kitabım herhangi bir şeyin kanıtı olma niteliğini taşımıyor. Ama yıkılmakta olan bir kültüre dair bir bakış açısı olma özelliğine sahip olduğunu düşünüyorum.

Helsinki Okulu bizlerde bir disiplin algısı yaratıyor, sen bu konuda ne düşünüyorsun ?

Açıkçası Helsinki Okulu’nun okuldan ziyade bir kavram olarak anılmaya başlanması Helsinki Okulu ile alakalı bir makalenin yazılmasından sonra gerçekleşti. Bu kavramı açıklama adına fotoğraf alanında çalışmalar yapan bir 

mezunlar grubu olarak niteleyebiliriz. Biz o grubun içerisinde yer alan fotoğrafçılar olarak bunun bir marka ya da bir disiplin olduğunu düşünmüyoruz.

Çünkü hepimiz çok farklıyız. Farklı projeler, farklı bakış açıları ve her sanatçının kendine has bir stili, çalışma disiplini var. O yüzden, markadan ziyade burayı bir paylaşım platformu olarak görüyoruz. Fikir alışverişi ve çokça deneyim…

Dışarıdan çok farklı algılansa da bizler Helsinki Okulu’nu mezun olduktan sonra aramızdaki bağı koparmayan bir yer olarak görmekteyiz. Bizlerin hala bir arada olmasında Timothy Persons’ın katkısı çok fazla. Hepimiz farklı alanlarda/ülkelerde yaşadığımızdan o olmasaydı çok bağlantı kurabileceğimizi sanmıyorum.

Biraz da gelecek çalışmaların hakkında konuşalım, neler yapıyorsun?

Önümüzdeki yıl Mayıs ayında sergilenecek olan bir çalışmam var. Çalışmanın konusunu bu güne kadar hazırladığım 7 kitap olacak. Bunlar; Nordic Signs, Bluetide, iChickenMoon, The Roma Journeys, American Realities, üzerinde çalıştığım Cuba Book ve şu an üzerinde çalıştığım bir diğer projem Home Works . Kısmen de olsa bütün işlerimi içereceğinden dolayı benim en önemli sergim olacak diyebiliriz.

Son olarak, takip ettiğin Türk fotoğrafçılara birkaç örnek verebilir misin?

Üzülerek söylemem gerekiyor ki bu konuya çok hakim değilim, eminim alanında çok iyi fotoğrafçılar vardır. Fakat Nuri Bilge Ceylan’ın karelerini, özellikle de  panoramik fotoğraflarını çok beğendiğimi söylemeliyim.

***

Bu arada ‘Collected North: Helsinki School of Photography’ başlıklı sergi, 6 Eylül'e kadar X-ist'te ziyaret edilebilir.

0
1627
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle