
Uzun bir süredir sandalyeler üzerine yazmayı düşünüyordum. Sokaklarda, dükkan önlerinde, avlularda, balkonlarda, duvar diplerinde sahibi yokmuş gibi duran sandalyeler her zaman dikkatimi çekiyordu. Kolaylıkla taşınabilir, yer ve el değiştirebilir olmasına rağmen büyük bir sakinliğin ve varlığın işareti olarak bekliyorlar. Üzerinde biri oturuyormuş gibi kimse ilişmiyor onlara. Aslında fotoğrafta sandalye görmenin tabiri üzerine bir yazı bu. Ama fotoğraf sadece fotoğrafa dair bir şey değil. En nihayetinde görünen ve görünmeyen yüzlerini gündelik hayatımızdan referans alıyor. Derdimi ne kadar anlatabildiğimi bilmiyorum.
Merhaba.
Gündelik yaşamımızda sürekli karşılaştığımız ve fotoğrafa da etkileri sirayet eden sandalyeler; fotoğraftaki temsillerinde farklı şekillerde işaretler sunuyor. İşaretleri birer birer takip etmeseniz de, ilk olarak şunu hatırlamak gerekiyor: Sandalye, sahibi hakkında bir portre fotoğrafı gibi bilgi verebiliyor. Çünkü farklı formlara ve farklı işlevsel özelliklere sahipler. Her ne kadar seri üretim olsa da, çeşitliliği oldukça fazla. Üstelik tasarım akımlarından, üretim yöntemlerinden etkilenmesinin yanında kullanıcısının kendine göre şekillendirmesine de oldukça açık.
Haliyle sandalyelerin fotoğrafa sirayetinde de bir insanın varlığı, özellikleriyle beraber ortaya çıkıyor. Bu nesneler, toplum ya da gayet kişisel yaşamları bize sunabiliyor ya da hayal ettirebiliyor. Fotoğrafta bir insan olmasa bile, sanki bir insan varmış gibi bağ kurduruyor. Bunu yaparken de gayet muzip ve eğlenceli ya da tam tersi bir tekinsizlikte karşımıza çıkabiliyor.
Ben sokaktaki sandalyelere daha çok muzır yönünden bakıyorum. Ne zaman yürüdüğüm yolda bir sandalye görsem, orada kimlerin oturduğunu düşünerek eğlenebiliyorum. Kaldırımda iki sandalye varsa, tavla oynayan Kasap Murtaza ile Manav Hasan’ın az önce burada olduğunu, şimdi çalışmaya geri döndüklerini düşünüyorum. Bir apartmanın önündeyse, Neriman Teyze hayal etmemek elde değil. Balkonda oturan bir İhsan Beyamca da gayet mümkün. Haliyle arka planlarında bilindik mekanlar gördüğüm sandalyeli fotoğraflar, bana hep keyifli görünür. Öte yandan devrilen bir sandalye ya da kırılmış bir sandalye benim için tedirgin edicidir. Bunun daha ötesi de bir kanepe ya da koltuktur. Çünkü onlar sokağa ait değildir. Taşınamazlar, yağmura dayanamazlar, kirlenirler ama silinemezler. Çok iyi tanıdığımız nesneleri olması gereken yer dışında görmek bize tekinsiz gelir. “Bir şeyler yanlış gidiyor” diye düşünülebilir. Fotoğraflara yansıması da bu tedirginliği pekiştirir. Artık birine ait olmamaması ve neden orada olduğunun bilinmemesi…
Bu düşüncelerim konusunda yalnız olmadığıma, Fatma Belkıs’ın projesini görünce çok sevinmiştim. Sokakta gördüğü sandalyeleri fotoğraflayıp paylaştığı “Chairs That I Found” isimli blogu, tam da benim sevdiğim muzırlıkta. Belkıs, nerede bir sandalye bulsa bir süre oturduğunu ve fotoğrafladığını anlatmış blogunda. “Oturma” halinin bizi yansıtan bir durum olduğunu ve standart durumumuzu oturur gibi tanımladığımızı söylüyor. Belkıs’a gore, birisi ne yaptığımızı sorduğunda “Hiiç, oturuyorum.” diyebiliyoruz ya da misarfirlik halimizi “Şener’lere oturmaya gittik.” diye anlatabiliyoruz. Belkıs’ın sandalyeler ile olan bağı, bu düşünme halinin uzantısı. Belki biraz da geçici bir misafirlik hali. Benim tekinsiz bulduğum kanepelere, Belkıs her şeye rağmen mutlu hikaye kurabiliyor. Sokağı seven birinin, orayı rahat ve konforlu olarak kullanmak isteyeceği bir şekle sokmak için biraz abarttığını hayal ettiğini söylüyor. Bunun bir kamusal alanda var olabileceğini düşünmenin de güzelliğini hatırlatıyor. Onun bu düşüncesini öğrenince benim de aklıma sokaktaki araç park yerleri geldi. Özel araç yerine oraya bir kanepe koysak kim ne der acaba? Peki ya sokaktaki yerleri İspark abileri saatlik kiralıyorsa… Kanepeden de mi para alacaklar yoksa “Yasak” mı diyecekler?
Belkıs’ın düşüncelerinin aksine Ali Taptık’ın serilerinde gördüğüm sandalye fotoğrafları o tekinsizlik hissini her zaman pekiştirmiştir. Taptık’ın anlatım diline ve işaret ettiği noktalar doğrultusunda bana anlamlı ve o anlatımın güçlü bir parçası olarak görünmüştür.
“Şaşılacak Bir Şey Yok” serisinde sokakta üstüste duran koltuklar, artık bir yere ait olmayan nesnelere dönüşmüş. Üstelik ne eski sahiplerinin kullanımında, ne de sokaktakilerin. Galiba çöpçülerin atana kadar bekleyecek olan garip bir enstelasyona dönüşüyor. “Kaza ve Kader” serisinde duvarda portrelerin asılı olduğu odayı görmek ise bambaşka bir histi benim için. Duvarda fotoğrafı asılı adamlar, mekanı aniden bırakıp gitmiş gibi duruyor. Sandalyeler dağınık ve sanki onlar kadar eski.
Belkıs’ın ve Ali’nin fotoğraflarında hissetiklerim, sandalyenin insanı temsil etmesinin uyandırdığı farklı duygulardı. Öte yandan toplumdaki insanların karakter özellikleri de pekala anlatılabiliyor. Michael Wolf’un “Bastard Chairs” serisi sandalyelerin sahipleri hakkında bilgi vermesinin güzel örneklerinden biri. Sanatçı Çin’de sokakta insanların kendilerince ürettikleri sandalyeleri fotoğraflayarak bir tipoloji yapıyor. Sandalyelerin çoğu şık ya da rahat değil. Etrafta bulunan eşyaların dönüştürülmesiyle hazır hale getirilmiş. Seri üretim nesnesi sandalyeler tamamen kişiselleşmiş. Wolf, Çinli insanların tutumuluğunun ve becerikliliğinin temsili olarak bu seriyi bize sunuyor.
Wolf’un bize tanıttığı Çin’e nazaran, bir kişinin otoportresi de sandalyeyle temsil edilebiliyor. Bu konuyu yazmayı düşünmeden çok önce karşıma çıkan Begüm Akın’ın otoportesi, benim için hala güzel bir önek. Eşyalarla kişiselleştirilen ve sahibi kalktığında bu kişiselliğe dayanamayıp devrilen bir sandalye. Devrilme sebebi insanın yükleri sayılabilecek çanta vb. şeyler olunca, fotoğrafın sahibiyle daha da özdeşleşiyor. Begüm’ün yükleri onu temsil eden sandalyeyi deviriyor.
Mevzu sandalye olunca, çağdaş sanattaki yansımasına da minikçe göz kırparak Doris Salcedo’nun 2003’teki İstanbul Bieanali için yaptığı işi hatırlatmak iyi olabilir. Salcedo, iki bina arasına 1600 sandalye doldurararak bir enstelasyon yapıyor. Benim gibi işi göremeyenler için belge niteliğindeki fotoğrafları incelemeye olanak tanıyor.
Bu yazının son temsil örneği de hayal etmek üzerine olsun istedim. Sosyal medyada paylaşarak devam ettiğim “Temsili” serisinden bir fotoğraf, ismi “69 (Temsili)”. Sandalyenin insanı temsil etmesinden olsa gerek, muzır başlığıyla fazlasıyla eşleşti ve benimsendi. Serinin en çok beğeni alan fotoğrafı oldu.
Fotoğrafta sandalye ve insan temsiline dair daha pek çok fotoğraf ya da proje bulunabileceğini sanıyorum. Bilmiyorum, belki bu yazıdan sonra sokakta yürürken yanından geçtiğiniz sandalyelere daha farklı gözle bakarsınız. Bu ara ilgimi çöp konteynırı kenarına ya da duvar diplerine bırakılan ayakkabılara da döndüğünü söylemeliyim. Bir arkadaşıma göre onlar evsizlere ait ayakkabılarmış. Uzay gemisi tarafından yukarı doğru çekilmişler, ama ayakkabılarının bağcıklarını bağlamadığı için onlar kalıvermiş gibi. Aslında biliyorum ki, başkalarının kullanması için oraya bırakılarak dönüşüme sokulmuş eşyalar onlar. Ama yine de hayal etmek güzel şey.