05 HAZİRAN, CUMA, 2015

Eski Mardin’de Çağdaş Mitler

Baharın gelmesiyle birlikte soluğu Mardin Bienali’nde aldım. Akla hayale sığmaz aslında Doğu Anadolu’da böyle bir bienal! İstanbul’da, İzmir’de, Antalya ve Ankara’da düşünürsün de Mardin’de görürsün. Mardin Bienal; mistik bir şehirde, sanatla hikayeyi gösterip tine dokunan bir an yaratıyor.

Eski Mardin’de Çağdaş Mitler

Anadolu’yu Mezopotamya’ya bağlayan Mardin; tarihsel gelişimi içinde, birçok uygarlık, düzinelerce farklı din ve mezhebe ev sahipliği yapmış, ev sahipliği yaparken de tüm bu kültürler iç içe geçmiş ve herkesçe özümsenmiş. Bu sayede Süryani, Arap, Kürt ve Türkler belli bir sevgi, saygı ve hoşgörü ile yüzlerce yıldır birlikte yaşamaya devam etmişler.

Bienal rotasına geçmeden önce bu egzotik şehrin, 'Mardin’in adı nereden gelmekte?' diye soracak olursak. Şehrin adının bölgede yer alan birçok kaleden alınmış olabileceği söyleniyor. Bu benim gezim esnasında dar ve güzel sokaklı bir evin önünde yaşlı bir Süryani teyzeden duyduğum ilginç bir bilgiydi. Mardin’in ismi aslında Süryanicede ‘kale’ anlamına gelen Merdo’dan gelmekteymiş.

Şehre Diyarbakır Kapısı’ndan girince karşıma çat diye çıkan Mor Efrem Manastırı ile müthiş heyecanlandım. Önce eşyalarımı otele bırakıp, ardından hızlı bir şehir turu ile geri kalan iki günü bienale ayırmayı planlayıp, elimde valizim gözüm alabildiğince Mardin evlerinde, sokağında, kültüründe rotama başladım.

Bienal, uzun uğraşlar, emekler ve bir erteleme sonucunda Mayıs ayının tam ortasında Mor Efrem Manastırı’nda başladı. Süryaniler tarafından 1884 yılında yapılan Mor Efrem Manastırı 1945’e kadar ibadethane, hastane vb. şekillerde kullanılmış ve o günden sonra bu özel bina bir daha halka açılmamış; ta ki Mardin Bienali’ne kadar. Bu büyük ve etkileyici manastır mitlerin başlangıcını oluşturuyor. Açılış tam bir şenlik, şölen havasında geçti. Konusunu Mardin mitolojilerinden alan bienal o kadar Mardin’le iç içeydi ki şehir kadar şiirseldi. Bienal Dilara Akay’ın Mor Efrem bahçesinde yaptığı davullu zurnalı adına '170 ARK' dediği performans enstalasyonu ile başladı ve açılış halaylar, şerbetler eşliğinde kutlandı. Mor Efrem’de Mehtap Baydu 'Yağmur Geliyor' adlı performansı ile bir miti yeniden canlandırdı. Kuruyan kan aktı ve yerini sular seller, yağmurlar aldı.


Manastır’da Murat Germen’in blok fotoğrafları ve ironik duvar yazıları ile doğa ve insan arasındaki emanet / ihanet kavramlarını irdeledik. Ya Stuart Brisley’in ürkütücü salonu? İçeriye girdiğinizde bir uğultu, yerde bir kedi iskeleti. Sanatçı mekan içindeki doğal kurguyu bozmak istememiş sadece bir ses enstalasyonu ile naturalliğe katkıda bulunmuş. Sesi duyup kediye baktıktan sonra tüyleriniz bir kez daha ürperiyor. Enstalasyonda yer alan ağıt ve kedinin ölümü, varla yok arasında bir çığlık gibi. Mor Efrem’de daha birçok sanatçının yapıtları yer alıyor. Eda Gecikmez, Juan Del Gado, Antonio Cosentino, Khaled Hafız, Fani Zguro bu isimlerden sadece bir kaçı.

Ertesi sabah gittiğim Metin Ezilmez’in antika dolu evi sanki bir nadire kabinesiydi. Bir kez gitmem yetmedi tekrar uğradım, Metin amcanın her eşyanın tek tek hikayesini anlattığı, tüm depolarının kapılarını bana açtığı bu antikalar gerçek birer yaşam öyküsüne sahipti. 'Neden topladın?' dedim, ‘Bilmiyorum ama bunları atamazdım, atamadım. Daha da çok toplamaya devam ettim. Benim özüm bunlar, herkes bir şey sever ben toplamayı seviyorum’ dedi.

Rotam üstünde yer alan Kırklar Kilisesi’ne giderken sokaklar Irkliçe (Mardin Çöreği), peksimet kokuyor ve ben bu kokuya eşlik edip, Mezopotamya güneşinin bağrında kavrularak kilise avlusundaki Melih Apa’nın ‘Söz Havuzu’nu (Hayyam) okumaya çalışıyorum. Öyle estetik ki görünüyordu ki, kilisenin bahçesinde yüzyıllardır yer alıyor sanki. Eserlerin sergilendiği yerlerin gerçekten muazzam şekilde seçildiğine karar verdim o an. O yapıtı başka bir yerde görsem belki bu kadar özümseyemezdim. Demek ki küratöryal yaklaşım ve bienalde canla başla çalışan halkın gözü bir araya geldiğinde ortaya bu görüntü çıkıyormuş. Ne kolektif ama! Cumhuriyet Meydanı’ndan geçerken renkler gözüme takıldı. Bıttım Sabunu, Mardin yöresine özgü şallar… Sonra bakarım diyerek Hakan Kırdar’ın 'Rızık' işini görmek için bir heves Mardin Müzesi merdivenlerini tırmanıp dar ve özel işlemeli eski Mardin sokaklarına girdim. Bu ara sokaklarda sarı kalker taşı, oyma ve desen yapmaya müsait olduğu için dantel gibi süslenmiş bir mimari ile yüzleştim. Geniş balkonları, avlulu evleri, asma katları, damları, yüksek tavanlı yapıları ve hepsinden öte sizi evlerine davet eden insanlar. 400 yıldır kuşaktan kuşağa bu yerde yaşadıklarını söyleyen Süryani teyzenin evi müzenin bir parçası gibiydi. Süryani nazar boncukları, Süryani ev şarapları...

Rızık’ı görmek için yeniden yola çıkıp işin bir parçası olan 'Tarhana Çorbası' ile tam öğle saatinde karşılaştım. Kırdar’ın yeryüzü sofrası plastik hazır nesnelerin tamamının tarhana ile kaplanması sonucu oluşturulmuş. Görüntü bir dokunma ve koklama hissi yaratıyor. O kadar etkileyici ki o sofraya oturmak istiyor insan.

Yola yeniden koyulup bu sefer Mardin halkının, dükkanlarının da bir bienal mekanına dönüştüğü yerlerden birisine Gabi’ye uğradım. Gabi, harika bir telkâri dükkanına sahip. Telkâri o coğrafyada hala babadan oğula geçen ince bir zanaat. Ondan aldığım bilgilerle babasının Mardin Müzesi’nin dibindeki telkâri atölyesini ziyaret edip, işin incelikleri hakkında onunla keyifli bir sohbet gerçekleştirdim ve tabii ki bu hoş sohbet sonrasında Süryani nazar boncukları, telkâri kolyeler, küpeler almadan edemedim.

Bienalin ana mekanı gibi olan Alman Karargahı’na doğru ilerlerken sıcak Mardinliler’den meşhur Artukbey Kahvecisi’nin ikram ettiği dibek kahvesi ve efsane badem şekerlerini tatmadan edemedim. Elimde tuttuğum kahvenin lezzeti ve yumuşaklığı tarif edilemez, badem şekeri ile harmanlanan bu iki lezzet üstüne düşünürken karargaha nasıl vardığımı farketmedim bile. Fırat Engin’in Pablo Neruda’nın şiirinden alıntı olan yaklaşık 12 metreden oluşan karargah girişindeki 'Tüm Çiçekleri Kopartabilerler Ama Yine de Baharın Gelmesine Asla Engelleyemezler' adlı işi içeri girerken umudumu tazeledi. Mike Berg’ün harika yapıtı, Sait Tunç’un fotoğrafları, Thierry Payet, Ursula Mayer, Özlem Günyol & Mustafa Kunt ve daha birçok sanatçı bu bölümde karşılaştığım isimler arasında yer alıyordu. Karargahın karmaşıklığı kroki yapmaya da fırsat vermemiş. Kayboldum, elimde fotoğraf makinası, ensemde yakıcı güneş ara ara Halil Altındere’nin 'Çocuk Rehberler' performansları ile karşılaşarak, olduğum yeri bilmeden gezdim, gördüm. Çıktıktan sonra kataloğa bakıp görmediğim yapıtlar olduğunu fark edip, dönüşte yeniden görmediklerimi görmek ve mitleri bilmek adına karargaha yolumu düşürdüm.


Keldani Kilise’sinde, Yaygara grubunun devasa 'Kuluçka' yumurtası öyle etkileyici görünüyordu ki, kiliseye girmeden, 'Kuluçka'yı Yaygara’dan dinlemeden ayrılamadım oradan. Molamı Mezopotamya Çay Bahçesi’nde verip, verimli Mezopotamya Ovası’nı izleyerek Mardin’in mistik havasını soludum. Kısa soluklanmalar sonucu Revaklı Çarşı’ya inip halkla iç içe olan bienal yolunu gezerken Mardin’i Mardin yapan şeyin samimiyeti olduğunu bu sokaklarda anladım. Thierry Payet’in işi sokakların mistisizmine öyle bir entegre olmuştu ki aman! Tarihi el işi oyma bakırcıları, yöresel kıyafetleri, mis gibi kahveleri ve yemekleri ile bir rüya yolu burası. Kayboluş ve yeni keşifler yolu...

Yolun sonunu Videoist’te bitirip, birbirinden etkileyici videoları nefes almadan izledim. Ferhat Satıcı ve Hülya Özdemir’in bir yıldır sabit mekan olarak kullandıkları yöresel Mardin yapısı, mini bir video odasına dönüştürülmüştü.

Işıl Eğrikavuk’un şehrin dışında yer alan Kasımiye Medresesi’nin aşağısındaki açık sinema alanında yaptığı performans etkileyiciydi. Performansın kulaktan kulağa söylenmesi kısmında yer almak ise paha biçilemez şekilde eğlenceli ve hoştu. Eğrikavuk’un devamında Mesut Alp’in anlattığı 39 sayısının miti bir bienal performansı olarak büyüleyiciydi.

Gitmek isteyen olursa diye nasıl gittiğimden, yolumdan bahsedeyim son olarak. İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan gün içinde birkaç kez direkt Mardin uçuşu bulabiliyorsunuz. Yaklaşık iki saat süren uçuştan sonra mavilikler, bulutlar, denizler yok olmaya başlayıp, sarının tüm tonlarını görebileceğiniz bir yeryüzü, Mezopotamya’nın sıcak yüzü sizi sarmalamaya başlıyor. Eski şehrin merkezine uçaktan indikten sonra yaklaşık yarım saat süren kısa minibüsler, özel taksi dolmuşlar ile ulaşmak mümkün.

Kısacası  bienal bir rüya gibiydi. Mardin Bienali rotası kesinlikle yapılması gereken 100 şey listesinde bu yıl ki yerini almalı. Henüz 15 Haziran’a kadar zamanınız varken gitmeli, görmeli ve yaşamalısınız. Buram buram baharat ve kahve kokuları arasında kendinizi Mardin’e (ve evet!) bienale teslim etme zamanı!

0
5040
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle