04 OCAK, ÇARŞAMBA, 2017

Düşüncelerin Enerjiye Dönüştüğü Platform: Performistanbul -2-

Geçtiğimiz yıl Simge Burhanoğlu kuruculuğunda sanat dünyasına katılan Performistanbul, birçok performans sanatçısıyla tanışmamızı sağlarken birbirinden önemli performanslara da tanıklık etmemize vesile oldu. Programına hız kesmeden devam eden platformda yer alan performans sanatçılarıyla sohbet ettik.

Düşüncelerin Enerjiye Dönüştüğü Platform: Performistanbul -2-

Genç performans sanatçılarını aynı çatı altında buluşturan ve 2017 takviminde yeni birçok proje ve iş birliği olan uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul, kasım ayına AslieMK, Batu Bozoğlu, Ekin Bernay ve Gülhatun Yıldırım gibi isimlerin özgün çalışmalarıyla girdi. Şubat ayında ise İ. Ata Doğruel’in bir performansının gerçekleşeceği platformun aralarında Suzan Polat ve Ebru Sargın'ın da yer aldığı sanatçılarıyla konuştuk.

AslieMK

AslieMK’nın (Aslı Dinç, Mustafa Kemal Yurttaş) kuruluş sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Şizo-kreatif, hayaletsi-oluş, psikocoğrafya kavramları sizin için ne ifade ediyor?

AslieMk, 2012’den beri devam ettirdiğimiz, performans ikilisi projemizdir.

İlgi alanları ve araştırma pratikleri benzer iki insanın, geleneksel performans anlayışını devam ettirmek yerine, performatif müdahale, performatif heykel ve mekâna özgü yerleştirme deneyimlerini içeren portatif bir laboratuvar kurması ile başlamıştır.

Şizo-kreatif, hayaletsi-oluş, psikocoğrafya ve post-human kavramları da laboratuvar alanında yaptığımız kavramsal ve maddesel deneylerde bize eşlik eden rehber sözcüklerdir.

Performistanbul kapsamında 8 isimli performans serinizin ikinci performansı olan Kontakt’ı gerçekleştirdiniz. Tekrarlardan oluşan bir tür bedensel ritüel sergiliyorsunuz; iki beden arasındaki bu iletişim izleyiciye ne anlatıyor? Ve ikili olarak performans sergilemek nasıl bir deneyim?

Dünyada olan biten çoğu şey, görme duyusu ile algılanıyor. Fiziksel olarak temasa geçmek de çok gerekli olmadığı durumlarda tercih edilen bir eylem değil. Kontakt, görme ve dokunma duyularının şiirsel bir ritüeli niteliğinde, kavramsal odağın kısa süreli geçişliliğini araştırıyor. Tekrarlardan oluşuyor gibi gözüküyor ama aslında her eylem kendi içinde farklı tepkiler veriyor; bazen kesintiye uğruyor veya imkânsızlaşıyor, bazen de yavaşlıyor veya hızlanıyor.

İkili performans üretiminin besleyici ve zorlayıcı tarafları var; kendin dışında bir başkası için de kafa yormak; onun koordinatlarını, algılayış biçimlerini ve tepkilerini hesaba katmak, kendininkilerle uyumlamak ve bazen kendine meydan okumak gibi… Biz zorlayıcı taraflarını ve ikili olmanın doğasını araştırarak bunu besleyici bir hale getiriyoruz.

Aslı Dinç

Zamansız/mekânsız ve gelecek/tarih kavramları üzerine yoğunlaşıyorsunuz. Zamansız/mekânsız olmak, mekânların farklı uzamlara yerleşmesi nedir? Geçmiş ve gelecek bize bu bağlamda ne anlatıyor?

İkili kavramların üzerine yoğunlaşma sebebim, uzay-zaman kavramının yarattığı gibi düşünce alışkanlıklarında değişimler yaratmaktı. Ve daha sonra bu düşünme pratiklerini, kurguladığım hikayelerle simüle etmeye veya adapte etmeye çalışmak... Bu yüzden bu ikili kavramlar “arkeoloji” ve “distopya” kurgularımda sıkça kendini gösterir. Zamanın akışını sadece doğrusal ve tek yönde düşünmek yerine olasılıkları hesaba katmak yepyeni algı kapılarını açabilir. Bu bağlamda, geçmiş ve gelecekten kopartılmış bir anın yaratılması ve onun izlenmesi, alımlayıcı açısından meditatif bir eyleme de dönüşebilir. 

İşgal evi oluşumları ve sanatsal süreçleri konulu bir tez çalışması yapıyorsunuz. İşgal evlerinin üretim alanları olarak işlevi şüphesiz sanatsal olarak zengin bir kaynak. Peki sanatın direnme alanı olarak işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

İşgal evleri, kapitalizm içerisinde oyun bozan kara deliklerdir. Kendi enerjisini üretebilen, tüketim karşıtı, otonom köyler ve alanlar gittikçe çoğalıyor; sanat bu noktada ayna tutan bir gösterge işlevi güdebilir. Sanat gündelik hayatta, alışılmış düşünme biçimlerinde kırılmalar yaratabilen bir işleve de sahiptir. Bu işlevine artık daha çok ihtiyacımız var. Yaşadığımız karanlık çağın bir anından bizi koparabilir veya hâlâ kabullenilemeyen insan kaynaklı iklim değişikliği gibi konularda farkındalık yaratabilir. Yani, batmakta olan Titanik’in, parlak ışıltılı salonda çalan görkemli orkestra olmaktan öteye gitmesi gerekebilir.


Mustafa Kemal Yurttaş

Aslında mimarlık okumuşsunuz, performans sanatıyla ilgilenmeye nasıl başladınız? Mimarlık, mekân ve performansın birleşimi nasıl bir alan? Ayrıca “postorganik paradigma bağlamında beden-mekân hibridleşmesi” başlığıyla bir tez yazmışsınız; beden ile mekân hibridleşmesi kavramından biraz bahsedebilir misiniz?

İlgim hep vardı, performans sanatını üretim sürecime dahil etmemse Aslı’yla benzeşen çalışma konularımızı AslieMk adı altında ikili bir proje olarak düşünmeye başlamamızla oldu. Mimarlığı disiplinler-aşırı bir alan olarak algıladığım için; performansla beraber beden, zaman ve mekân üzerine araştırabildiğim, düşünebildiğim bir özgürlük alanına dönüştü. Beden ve mekânın hibridleşmesi için postorganik paradigma içinde gelişen “yumuşak” teknolojilerin bedeni ve mekânı yeniden üretmesi, yeni bağlam içinde bütünleşik bir yapı olarak tanımlaması diyebilirim. “Posthuman” kavramına ve daha öncesinde aslında M. Merleau Ponty’nin mekân algısına, Le Corbusier’in Modulor’una, Deleuze ve Guattari’nin “BwO” organsız beden’ine, Baudrillard’ın Simulacrum’u ve Ballard’ın Crash’ine bakmak gerekiyor bu hibridleşmeyi anlayabilmek için.

Mikaye’yi bize biraz anlatır mısınız? 

Mikaye bir şizodüzlem. Bu şizodüzlemde benim alter egolarım, personalarım, avatarlarım -artık ne derseniz- beraber yaşıyorlar ve üretiyorlar. Hepsinin birer ismi olsa da, hiç birinin net, tekil bir görünümü, üretim biçimi, kimliği, kafa kağıdı yok. Birbirlerinin içine akıp, düzlemin bir yerinden dalıp diğerinin içinden çıkmayı, kimi zaman aylarca derinlerde kalarak yaşamayı, yok oldu sanılmayı seviyorlar. 

Batu Bozoğlu

Aslında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim okumuşsunuz, şimdi de yine aynı bölümde doktora yapıyorsunuz. Performans sanatına olan ilginiz ve üretiminiz nasıl başladı? Performistanbul’a nasıl dahil oldunuz?

Performans alanına atılmadan önce, üretimim günlük hayatımı görsel günceler halinde resmetmeye dayalıydı. Bu projeyi geliştirmek adına hayatımı, yani kayıt ettiğim eylem alanını ve dolayısıyla üretimimi izleyici müdahalesine açmaya karar verdim. Bu müdahalelerin bende yarattığı etkiyi ve uygulama sürecini belgelemek için en doğru yöntem resimler için performanslar üretmekti. Bu projem, performans sanatının ifade ve etkileşim adına ne kadar verimli bir alan olduğunu deneyimlememe fırsat verdi. Bu alan güncel üretimimde resimlerimden ayrı olarak çok önemli bir yer kaplıyor.

Performistanbul ile buluşmam ise, ortak bir performans çalışmamız sırasında sanatçı arkadaşım Aslı Dinç’in beni, küratörümüz Simge Burhanoğu ile tanıştırması sayesinde oldu. Özellikle performans sanatçıları için bu alanda uzmanlaşan böyle bir oluşumla karşılaşmak büyük bir şans, dolayısıyla güzel bir evlilik oldu.

Performistanbul kapsamında Sadece 15 Dakika adlı bir performans gerçekleştirdiniz. Andy Warhol’un “herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözü üzerinden şekillenen performansta izleyici ve sanatçı arasındaki ilişkiye odaklanıyorsunuz. Performansın vurguladığı kavram ve ilişkileri biraz anlatabilir misiniz? 

Warhol’un ünlü sözü, ifade alanlarının özgürleştiği yeni düzende herkesin istediği taktirde kısa bir süre “ünlü” olabileceğini ön görmekteydi. Fakat günümüze geldiğimizde “ünlü olmak”, yani toplumda görece yüksek bir değer ve ilgi görmenin şartlarını taklit eden sosyal medya kanallarının, bu olguyu ebediyete sürüklediğini ve homojenleştirdiğini görüyoruz. Bu yolla, herkesin aynı anda ve devamlı sahip olduğu “ün” anlamını yitirmekte ve sanrılaşmaktadır. Bireylerin bu anlam kaybına cevabı ise, ifadelerini tekrar ve daha şiddetli bir şekilde icra ederek bu çelişkiyi aşmaya çalışmak oluyor. Alanın ve icraatın manasızlığını reddediyorlar. Turistlere yüksek sesle Türkçe konuşarak derdini anlatmaya çalışmak gibi bir şey bu. Yaşanan, Baudrillard’ın yıllar önce bahsettiği iletişim coşkusunun doruk noktası; aralıksız, her kanaldan yayınlanan bir varoluşsal kriz akışı... Bu akışın varlığını mümkün kılan tek şeyse izleyicisinin olması. Bu sistemi meşrulaştırıyor. Fakat herkes aynı zamanda birer içerik üreticisi de olduğundan, yani izlemekten vazgeçmeleri kendi içeriklerini de anlamsız kılacağından, bu döngüye hapsedilmiş, pasifleştirilmiş oluyorlar.

Bu unsurlar performansa niteliksiz ve anlamsız 15 dakikalık bir seyir, onu sonsuza dek uzatan bir irade ve bu bencil yayına hapsolmuş seyirciler olarak yansıyor. Yaratılan düzeneğin amacı, seyirciyi bu döngüyü bozmak adına pasif halinden kurtulmaya, aktifleşmeye teşvik etmek. Bu da seyircinin sisteme, izleğe ve üreticisine müdahale etmesi, onu ele geçirmeye çalışması demek. Ürün üzerinde ve üreticinin iradesine karşı bir otorite mücadelesi... İşte sanatçı/izleyici çatışması da burada oluşuyor. İzleyici harekete geçerek işe dahil oluyor, onu bitirebiliyor ya da sergide de görüldüğü gibi sanatçıya boyun eğerek bu sanrının devam etmesine alet oluyor.

2007’de The Military Notebook ve Military Days Continued adında iki projeniz ve bu yıl da Birinci Dünya Savaşı’nı betimlediğiniz çizimleriniz var; askerlik ve savaş sizin için ne ifade ediyor? Aynı zamanda diğer resimlerinizde de günlük tutma yöntemiyle çizimler yapıyorsunuz, günlük yazmak, kaydetmek, arşivlemek sizin için ne anlama geliyor?

Resim ilk günden beri benim içim sıradan varoluşumu nitelikli hale getiren bir unsur oldu. Kısaca resmetmek, hayatımı manalı kılan yegane şeydi. Bu durum zamanla eserlerimin konusuna da nüfus etti ve alelade hayatımı özelleştirmek için onu belgelemeye başladım. Bu kararı vermem ise askerde olduğum zamana denk geliyor. Geriye baktığımda askerlik gibi kişisel ifade alanınızın ulusal idealler tarafından askıya alındığı bir süreçte böyle bir fikre kapılmam çok da şaşırtıcı değil aslında. Böyle zamanlar bireysel ifade yöntemlerinin ve eylemlerin çok değerlendiği süreçlerdir. Askerlik bitti ama bu duygu yoğunluğu beni asla terk etmedi. Yüksek lisansımda sıradan hayatın icrasının, etkileşim ve sanatsal belgeleme yoluyla bir üretim mecrası olarak kullanılabileceğini savundum. Eserlerimde de bunu uyguladım. Şu anda sanatta yeterlilik tezimde, Birinci Dünya Savaşı’nın dönem sanatçıları üzerinde etkisini ve modern sanatın inşasına nasıl yön verdiğini araştırmaktayım. Dolasıyla modern savaş, özellikle de ilk örneği olan Birinci Dünya Savaşı, bireysel ifadenin ve kimlik mücadelesinin en ciddi şekilde yaşandığı alan olarak çok önemli bir kaynak. Bu süreci kişisel izlenimleri ile kayda geçiren asker günlükleri en önemli ilham kaynağımı oluşturuyor.

0
1492
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle