31 EKİM, CUMA, 2014

Demir Perde Sonrası Polonya

 

Milli Reasürans Sanat Galerisi 15 Ekim-29 Kasım tarihleri arasında son yıllarda Polonya’da düzenlediği sergiler ve yayımladığı kitaplarla önemli bir isim haline gelen Adam Mazur’un küratörlüğünde Türkiye’de Polonya fotoğrafı üzerine gerçekleşmiş en kapsamlı sergiye ev sahipliği yapıyor.

Demir Perde Sonrası Polonya
<p> </p>

Polonya ile Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu) arasındaki diplomatik ilişkilerin başlamasının 600. yılı, iki ülke arasında çeşitli kültürel paylaşımların gerçekleştiği bir yıl olarak kutlanıyor. Bu kapsamda Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde açılan ‘Şok Terapi: 1989 Sonrası Polonya’dan Dönüşüm Fotoğrafları’ sergisi de bu etkinlikler silsilesinin önemli bir nirengi noktasını oluşturuyor. Yaklaşık olarak son 25 yılda üretimde bulunan Polonyalı fotoğrafçıların işlerine yoğunlaşan ‘Şok Terapi’, Polonya’da Doğu Bloğu’nun yıkılmasından sonra meydana gelen gelişmelere ayna tutuyor.

Değişim, her ülkede etkisi çeşitli düzeylerde hissedilen bir olgu. Özellikle son 25 yıl, teknolojik ve siyasî alanda yaşanan gelişmelerle bütün dünyada büyük bir değişime yol açtı ve bu değişim 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra gelişen süreçte ‘demir perde’ olarak adlandırılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve onun kontrolündeki ülkelerde çok daha yoğun hissedildi. Komünist rejimin yerini liberal -veya kapitalist- düzene bıraktığı Doğu Avrupa ülkelerinde değişim, dönüşüm diye de nitelendirilebilecek bir süreçte bu ülkelerin kendilerini Sovyet kontrolünden kurtarıp bağımsız ülkeler olmalarını sağladı. O zamanki Avrupa Topluluğu’nun Avrupa Birliği’ne dönüştüğü sürece de denk gelen dönemde eski Doğu Bloku ülkelerinin birliğe entegrasyonu, onlardaki dönüşümü hızlandırdı. Tabii ki bu geçişin hızı, özellikle eski kuşak için işleri adamakıllı zorlaştırdı ve ekonomik koşulların zorlaşmasının da getirdiği nedenlerle sancılı zamanlar geçirmelerine yol açtı. 

Polonya, o dönüşümü geçiren Doğu Avrupa ülkeleri arasında yüzölçümü ve nüfus olarak en büyük ülke olarak dikkat çekmekteydi. Büyüklük beraberinde değişimle yaşanabilecek sorunların büyüklüğünü de getiriyor. Avrupa Birliği, Polonyalılara demokrasi ve insan hakları alanında standartlar getirirken, ülke birleşme sürecinde aldığı fonlarla da ekonomik şartlarının kısmen düzeltti. Bütün bu gelişmelere rağmen hâlâ çözülememiş yüksek oranlı işsizlik, bunun etkisiyle yaşanan yurt dışına büyük işgücü göçü, ülkenin gerçeğini yansıtmakta. 

Sergiden bahsetmeden önce belki Polonya’yla ilişkilerimizi gözden geçirmek, bir çerçeve çizmek açısından iyi olacaktır. Neticede bu sergi, iki ülke arasındaki ilişkilerin kutlandığı özel bir yılda oluşturulan bir program kapsamında izleyicilerle buluşuyor. Türkiye’de Polonya ile ilişkiler denilince ilk akla gelen, İstanbul’un Anadolu yakasının kuzeyinde bulunan Polonezköy’dür sanırım. 19. yüzyılın ilk yarısında İstanbul’a gelen Polonyalı sürgünlerin kurduğu Polonezköy, Polonya’nın çalkantılı siyasî tarihinin de bir yansımasıdır adeta. Onun dışında ömrü boyunca Polonya’nın bağımsızlığı için çalışmış milli şairleri Adam Mickiewicz’in çok kısa bir süre İstanbul’da yaşadığı ve burada öldüğü de bilinir. İstanbul’da yaşadığı sanılan ev müze haline getirilen Mickiewicz’in adının Polonya’nın ülke çapında ve uluslararası alandaki kültürel faaliyetlerine yön veren bir kuruluş olan Adam Mickiewicz Enstitüsü’ne verildiğini ve bu kurumun bu serginin gerçekleşmesindeki katkılarından da bahsetmek gerekiyor. 

Polonya ile ilişkilerimiz tarihte birçok ülkeyle olduğu gibi askerî alanda başlamış. Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişmesi sırasında o zamanki Polonya’nın Ukrayna’nın bir kısmını da içermesi nedeniyle Kırım Tatarlarıyla aralarındaki sınır münasebetleri, bu özel yılın kaynağı olabilir. Ondan sonra İkinci Viyana Kuşatması sırasında Viyana’nın Jan Sobiecki yönetimindeki Leh ordusu tarafından kurtarılması, tarihe geçen önemli bir olaydır. Polonya, Almanya ve Rusya arasında kalan konumu itibarıyla tarih boyunca pek çok işgale maruz kalmış. Polonezköy’ün kurulması da Polonya’da 19. yüzyıldaki işgale karşı gerçekleşen bir ayaklanma sırasında Osmanlı’ya sığınan mültecilerle bağlantılı.

Tarihin yakın dönemine gelirken İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin oluşturduğu Varşova Gettosu ve Holokost’un sembolüne dönüşen Auschwitz-Birkenau Toplama ve İmha Kampı’nın Polonya’da bulunmasından da bahsetmek gerekir, ki sergide sanatçı ikilisi Elzbieta Janicka ve Wojtek Wilczyk’in Getto’nun yer aldığı bölgenin bugün geçirdiği dönüşümün belgelendiği fotoğrafları da görmek mümkün.

Sergide toplam 10 fotoğrafçının işleri bir araya getirilmiş ve kronolojik bir sergilemeden çok çeşitli dönemlerden farklı konulara değinen serilere yer verilmiş. Sergilenen işlerin ortak özelliği, klasik veya çağdaş yaklaşımdaki belgesel işler olmaları. Sergideki en eski fotoğraflar, komünist rejimin son döneminde 1988’de Gdansk’ta gerçekleşen tersane grevinde işçileri umutsuz olarak nitelendirilebilecek yüz ifadeleriyle belgeleyen Chris Niedenthal’in işleri. Tadeuzsz Rolke’nin 1990’ların başındaki Polonya sokaklarını gösteren çalışması, komünist rejimin bitiminin hemen sonrasında pek bir değişikliğin hissedilmediği günlere dair. Witold Krassowski’nin klasik siyah beyaz belgesel tarzındaki fotoğrafları da Polonya’nın dönüşüm yıllarındaki sosyal hayatı yansıtan belgeler niteliğinde.

Günlük niteliğindeki kişisel belgeseller ise sergide önemli bir yer tutuyor. Anna Beata Bohdziewicz’in bir nevi görsel günlük olarak nitelendirilebilecek, fotoğraflarının altına durumla ilgili notlar yazdığı işleri; Kuba Dabrowski’nin Varşova’da sevgilisiyle tanıştığı günden itibaren yaşantılarından izleri gösteren fotoğrafları ve kapsadığı dönem itibarıyla da sergide çok geniş bir yer kaplayan Wojtek Wieteska’nın 1986-2003 arasında çektiği fotoğraflardan oluşan serisi, Polonya’daki günlük yaşama bakış niteliği taşıyorlar. 

Szymon Roginski’nin Polonya’nın Avrupa Birliği’ne katılmasının ardından değişen sınır algısı üzerine yaptığı çalışma, sınır kavramının muğlaklığını göstermesi açısından da ilginç. Sergideki en ilginç sunumlardan biri, sergi açılışına küratör Adam Mazur’la birlikte gelen Konrad Pustola’nın 30x30 cm’lik ışıklı kutularda sergilediği ve Varşova’nın dış mahallerinin birinde klasik tabela yapan dükkânların sergilemelerini gösterdiği, 2000’li yılların başına tarihlenen çalışması. Wojtek Wilvzyk’in ‘Sanayi sonrası dönem’ çalışması da, içlerindeki makineler atıl hale gelip hurda niteliğinde söküldükten sonra boşalan komünist dönem fabrikaların devasa mekânlarının dokümantasyonunu içeriyor. 

Sergiyle ilgili olarak Adam ve Konrad’la konuşurken Konrad’ın belirttiği bir konu dikkatimizi çekti: Sergide yer alan fotoğrafçıların en azından bir bölümünün Polonya’ya hem içeriden hem de dışarıdan bakabilecek bir şekilde ülke dışında belli bir zaman geçirmiş fotoğrafçılar olması. Bu aslında ilginç bir saptama, çünkü dönüşümü aktarmak için ideal bir duruma ışık tutuyor. İçinde olduğunuzda geçirilen çalkantılar bazı şeyleri açıkça görmenize engel olabilecekken, bu ‘içeriden olup dışarıdan bakabilme hali’ daha rafine bir bakış açısı getirilebileceğine dair kayda değer bir saptama.

‘Şok Terapi’, Polonya fotoğrafıyla ilgili ülkemizde açılan ilk büyük sergi oluşu itibarıyla beni heyecanlandırıyor. Bugüne kadar Wajda ve Kieslowski filmleriyle bildiğimiz Polonya sanatından örnekler bu kutlama yılı sayesinde sanat izleyicisiyle buluşurken, Polonyalı fotoğrafçıların gözünden dönüşüm hem bu ilginç olguya hem de Polonyalı fotoğrafçıların işlerine bir giriş niteliğinde. Umudum bu başlangıcın, başka ortak üretim ve paylaşımlarla zenginleşerek devam etmesi...

Wojtek Wilczyk

0
1702
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle