10 HAZİRAN, SALI, 2014

Buradayım, Elimi Tutsana!

Gülay Semercioğlu ile yeni yaşı, yeni kararları ve 10 Mayıs – 28 Haziran tarihleri arasında Pi Artworks İstanbul’da izleyiciyle buluşacak olan son sergisi Walking on the Wire (Telde Yürümek) hakkında konuşmak üzere atölyesinde buluştuk.  

Buradayım, Elimi Tutsana!

Herkesin en çok merak ettiği soru olduğunu düşünüyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun olduktan sonra, nasıl telleri kullanmaya karar verdiniz? Emaye kaplı gümüş telleri, çok katlı olarak kullanıyorsunuz. Uygulaması hiç de kolay olmayan bu tarza nasıl karar verdiniz?

Ressam olmaya karar verdiğimde beni boyanın, kalemin ve fırçanın beklediğini düşünüyordum. Ancak okulun son senesinde farklı malzemelerle de resim yapılabileceği duygusu beni yeni arayışlara yönlendirdi. Boyayla arama giren bu mesafe, kendimi ifade etme yolları aramama sebep oldu. Okulda figür, desen, sanat tarihinin başyapıtlarından resim yapma tekniklerini öğreniyordum, gerektiği kadarını da hakkıyla yapıyordum ama benim için yeterli değildi. Okulun son senesinde, işte tam da bu değişim dönüşümü yaşadığım yıl, ahşap malzemelerin üstüne resim yapmaya başladım.  Rölyef etkisinde işler yapmak istedim. Kontrplakları kesmeye başladım. Heykelsi resimler yapıyordum. Duvarda sergilendiği için resim yüzeyi gibi algılanabilen; ancak resmin yanından bakıldığında rölyef gibi görünen çalışmalardı.

Malzemeye nasıl ulaştınız? Çok maceralı oldu mu?

Ahşap denemelerinden sonra alüminyum levhaları kesip doğruyor, perçinliyordum. Okul bittikten bir kaç yıl sonra  bir bebeğim oldu, ardından bir bebeğim daha oldu. Bu dönem atölye ve evim ayrı yerlerdeydi. Çocuklarla evde çok fazla zaman geçirdiğimden, istediğim sıklıkta atölyeye gidemiyordum. “Acaba çocuklarla birlikte evde nasıl çalışabilirim?” diye düşündüm. Ben kendimi bildim bileli örgü örerim.Örgülerimde geometrik desenler, formlar uygulardım. Çocukların olduğu bir evde matkap kullanamayacağıma göre, örgü öreyim dedim. Ama bu sıradan bir örgü olmasın, kullandığım malzeme ip olmasın dedim. En küçük çocuğumu aldım, Perşembe Pazarı’na gittim. Elimde tığ ile. Bir malzeme arıyorum ama ne arıyorum; örülebilir bir metal. Aklıma elbette elektrik kablosu telleri hiç gelmiyor. Kablo satıcılarına uğradım. Küçük izbe yerlerdi buralar. İzin isteyip, tellerin tığa gelip gelmediğini denemek için, oracıkta örmeye başlıyordum. Örülebiliyor ama inanılmaz kopuyordu. Ham bakır teller çok kırılgan çok yumuşak. Toptancı bana denemem için 1 kilo kadar tel verdi; ama eve geldiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. 

Sonradan öğrenecektim ki emaye kaplı, elektrikçilerin kullandığı teller daha az kırılgan. Bir kez daha Perşembe Pazarı’na sefer düzenledim ve bu telleri denedim, oldu, tığa geldi! 

Telleri yalnızca örmüyorsunuz, ayrıca geriyorsunuz da. Bu çok zahmet ve emek isteyen çalışmalarınızın izleyiciyle buluşması ve alınıp-satılması nasıl gerçekleşti?

2000 senesiydi. Tellerle örgü örmeye başladım. Bu telleri başka türlü de kullanmak istedim. Vidalara gererek yapmaya başladım. İnsanlara çok yeni geldi, alışık olmadıkları çalışmalardı. Sergilendiler, atölyeye döndüler. Kısır bir döngüye girmişti çabalarım.Uzun bir süre hiçbir karşılık almadan ve karşılık beklemeden gece gündüz ördüm. 

Ta ki 2002 senesinde Tüyap’ta gerçekleşen  Eczacıbaşı 60 yıl 60 sanatçı sergisine kadar. Davet edilince örgü enstalasyonu sergilemek istedim. 8 ay boyunca ördüğüm çalışma ilk defa orada sergileniyordu. O kadar naif bir düşünceyle katıldım ki, kimse beğenir de alır sanmamıştım ama bir koleksiyoner işimi satın aldı. 8 ay boyunca yalnızca gündelik hayatın stresini hafifletsin, çocuklar olsa da üretmeyi bırakmayayım, pes etmeyeyim diye ördüğüm iş satıldı. Pes etmemek işe bu yüzden çok önemli!

Ardından gererek yaptığım işlere ağırlık verdim. Çocukken de örerdim, annem hiç şaşırmadı. Örgü hayatımın her döneminde oldu. Böyle doğdum ben; annemle röportaj yapsanız belki de daha iyi.

Atölyeniz ayrıca eviniz de. Bu işlerinizi kolaylaştırıyor mu? Yoksa kendinizi bazen rehavete kaptırıyor musunuz?

Evin hem de atölye olmasının olumlu yanlarını daha çok görüyorum. İstanbul gibi hareketli bir şehirde zamandan tasarruf ediyorsunuz. Atölye evin konforuyla birleşiyor. Sabah 10’da çalışmaya başlıyorum, akşam 6’da bitiriyorum. 2 saat dinlenip, yenilenip, hiç üşenmeden yeniden çalışmaya başlıyorum. 

15 yıldır, bir handa 250 m2’lik bir dairenin içinde yaşıyorum. Handa yaşıyorum böylece; gece matkap çalıştırabiliyorum, çivi çakıp, müzik dinleyebiliyorum. Tek dezavantajı, hafta sonları ve akşamları kalorifer çalışmıyor. Ama olsun gece, gündüz zaman bana kalıyor.İnsanın istediği saatte ve istediği konforda çalışabilme özgürlüğüne sahip olması onu daha üretken yapıyor bence. 

İlk kişisel serginizi ne zaman, nerede açtınız? Orada da tel kullandınız mı?

İlk kişisel sergimi ’96 yılında Taksim Sanat Galerisi’nde açtım. Rölyef tarzı, ahşap üzeri akrilik, 3 boyutlu şekilli tuvaller kullandım. Ahşabın da istediğin şekle sokabilme rahatlığı var.'98 yılında Ayşe-Ercüment Kalmık Müzesinde "Yansımalar" başlıklı alimünyum konstrüksiyon bir enstelasyon yaptım ,’99 yılında Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri’de Kasa Sergisi’ne katıldım. Geleceğe esintiler adı altında  5 sanatçıdan istenilen 5 ayrı kişisel sergi projesiydi.  Kasa Galerisi, iç içe geçmiş odacıklardan oluşuyor, mekânın girişi ağır bir kasa kapısıyla kapanıyor. Gümüş, altın ve kömür madenlerinin üç boyutlu konstrüksiyonlarını odalara yerleştirdim. 2000 yılından bu yana da teller ile gerçekleştirdiğim kişiler sergilerim oldu, "Erotik çizgi", "Kinetik çizgi", "Çizgideki Işık" gibi bir sergi dizisi gerçekleştirdim.   

Pi Artworks’teki yeni serginizden bahseder misiniz?

Sergimin adı TELDE YÜRÜMEK. Uzun zamandır tellerle yaşıyorum ve telde yürümeyi bir cambaz metaforuyla özdeşleştiriyorum. Cambazların ipte yürümesi insana heyecan verir, ayrıca cambaz kendi dengesini korumalıdır. Bu nedenle attığı her adım çok önemli. Tellerle çalışarak, Türkiye gerçeğince büyük bir risk aldım. Türkiye’nin sanata bakışını düşünecek olursak, henüz daha tuval resminin bile alışılamadığı bir ortamda, tellerle iş yapmak radikal bir karardı. 

Resimlerinizde hayatı "Hücre" metaforuyla tarif ediyorsunuz. Hücre bir anlamda bölünmeyi çağrıştırıyor. Yenilenme ve bir tür yaşam enerjisine kavuşmak da diyebiliriz. Böylesine organik bir metaforu, sertliği kaçınılmaz olan ahşapla ve tellerle nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Hücrelere gelince; 40’lı yaşlar çok önemli. Yaşayınca anlıyorsunuz. Aklınızı alıp karşınıza konuşuyorsunuz. Bu hiç 30’lu yaşlarda olmuyor. Benzer durumlar arkadaşlarıma da oldu. Kendinize “Ben kimim? Ne yapmak istedim? Oldu mu?” gibi sorular soruyorsunuz. Radikal kararlar verip, hayatınızda bazı değişiklikler yapıyorsunuz. Ben aslında bunu 2012’de yaşamaya başladım. Dubai’deki sergimin adı; "Yaşam Çizgisi" idi. Bölünmek, bir bütün olmak ne demek gibi soruların cevaplarını aradığım dönemdi. Serüven böyle başladı. 
Bu sergiyle beraber formlar değişti, hareketlendi. Bölünmüş –Bölünmek isteyen- Bölünemeyen formlar kullandım. Hücrelerimizin hepsinin birer aklı var. Parçalanarak çoğalıyorlar ve bu parçalanmadan bir enerji açığa çıkıyor ve bu enerji bir bütün olan bizim içimizde yaşanıyor; bizde bu süreçte doğup büyüyüp yaşlanıyoruz. Hücreleri taklit ediyoruz. 

Şimdi olgunluk dönemimde olduğumu düşünüyorum; Gülay kimdi sorusunu sorup, bir bütün halimde kendimi keşfediyorum. Hayat hep koşuşturmayla geçiyor, bir yaşa kadar aynaya bakıyorsunuz ama aslında o siz değilsiniz! Aynaya şimdi baktığımda kendimi daha detaylı görüyorum.

Yaşamı tel tel birbirine bağlıyorum. Kırılgan bu telleri birleştirip, hepsini birden güçlü kılıyorum. Bir tel güçlü değildir ama bir bütün halinde, örümcek ağı gibi sağlamdır. Üstü üste geldiklerinde demir şaseyi döndürecek kadar güçlü oluyorlar. İncecik teller kilometrelerce bir araya geliyorlar ve direnç oluşturuyorlar. 

İşlerinize feminist bir bakış açısıyla mı yaklaşıyorsunuz?

Kadın erkek ayrımına hümanist bakınca kadınlar daha kırılgan, narin diyemiyorum. Doğamız değil ama yaşam tarzımız toplumdan topluma değişiyor. Hangi toplumda kadın ya da erkek daha kırılgan, onu nerede yaşadığınız belirliyor. 

Teller kırılgan evet, örgü de kadınsı. Ben kadınım ve burada yaşıyorum. 

**



FLOW OF WATER 2014 2

Bir sonraki Londra sergimde, belki de 7-8 yıldır üzerinde düşündüğüm dönüp dönüp çizdiğim fakat bir türlü doğru zaman ve yer ikilisinin bir araya gelmediğini düşündüğüm tema şimdi hayata geçebilir. Örgülerle tasarladığım bir yatak odası yapmak istiyorum. Bu yatak odasında yatak olacak. Yatak tamamen altın renginde olacak. Başlığı, örtüsü, geleneksel bir yatak odasında ne olması gerekiyorsa hepsi tellerden örülerek yapılacak. Her şey; halı, terlik, musaf... 

Metropolitan Müzesi...

2012 senesinin Ekim ayında New York Leila Heller Galeri’de kişisel bir sergi açtım. Akşam Leila Heller 80 kişilik bir yemek verdi, beni de basın masasına oturttu. Akşam yemeği sırasında hoş, sıcak konuşmalar oldu. Ben akşam yemeği bitip de, kartvizitlerin değiş tokuşu sırasında kim kimdir anladım. “Ben kimlerle konuşmuşum?” dedim kendi kendime. Kimseyi kılık kıyafetinden ayıramıyorsun ve çok mütevaziler. Sanıyorum o akşam sergi açılışımda ve ardından düzenlenen yemekte olan çeşitli müze danışmanları beni önermişler. Sergimden bir iki ay sonra Metropolitan müzesinden bir yetkili benimle iletişime geçti, uzun yazışmalar ve danışma kurullarından çıkan onay sonrası daimi koleksiyonlarına bir işimin alındığının duyurusunu yaptılar. 

Sizin resimlerinizde formlar üç boyutlu, neredeyse heykel görünümünde. Fakat resimlerinizde renklerin, ışığın ve derinliğin gücü de yoğun biçimde hissedilmekte. Bu noktada resim sanatının sınırları nereye kadar zorlanabilir?

Işığı kontrol etmek en zoru, resim içindeki ışıkla var olur. Ben de tüm ressamlar gibi işlerimin ışığı nereden almasını istiyorsam  son katmanın yönünü ona göre belirliyorum. Kendimce belirlediğim bir bakış noktası olmasına rağmen izleyicinin baktığı nokta değiştikçe işlerimdeki ışık da değişiyor, bu da işlerime kinetik bir durum katıyor. Bu durumda işlerim izleyiciyi kendine çektiği gibi dokunma hissini de artırıyor. Ben izleyicinin işlerime hem dokunmasını istiyorum hem de korkuyorum. Dokunsunlar ama yumuşak dokunsunlar istiyorum.


Hem ışık algısını hem metalik yüzeyi hissetsinler istiyorum.  Endüstriyel sert bir malzemeyi organikleştiriyorum eğip büküyorum bu zıtlıktan yararlanıyorum sert ve kırılgan bir malzemeyi örüyorum geriyorum. 

Resimlerinizde ışık eğilip, kırılırken; renk ve derinlik gibi algılamalarla sanki bir oyun oynanıyor. Sizce bu tehlikeli hatta riskli bir oyun değil mi?

Ben resim sanatının sınırlarını kullandığım malzemeyle zorluyorum. Resim değil, duvarda sergilendikleri için heykel de değiller. Bana kalırsa resim, çünkü heykel gibi etrafında dolaşamıyorsun.  Geçen gün Frank Stella’nın tanımıyla karşılaştım “maksimalist*” diyor. O da bu tip sorulara çok maruz kalmış resim mi, heykel mi gibi sorulara... Heykel ve resim arasında birşey demek istemiş ve bu tip işlerini maksimalist olarak açıklamış ama bu kelime minimalizmin zıttı değil. Aslında olumsuz bir kelime anlamı var. Ama o anlamda kullanmıyor. 

İşleriniz çok emek istiyor. Bir asistanla çalışıyor musunuz?

Kollarım ve boynum ağrımaya başladığından bu yana bir asistanla çalışıyorum. Ama işlerime her aşamada dokunmam lazım. Çünkü elimin terinin geçmediği hiçbir iş bana ait gelmiyor. Benim için kolay olmadı, teslimiyetçi bir karakter değilim. Asistanla çalışmak benim için o anlamda zorlu bir aşama. Birbirimize alışıyoruz, daha 6 ay oldu.

Bazen 20 gün gibi süreler boyunca ev atölyesinden hiç çıkmayıp çalışan Gülay Semercioğlu dünyayı dolaşıyor. Ancak bu onun beslenme kaynağı değil, yalnızca dinleniyor ve keşfediyor. Şehre geri geldiğinde ise kendi içsel yolculuğunu anlatan işlerine geri dönüyor. Atölyesindeki dünya haritasına gittiği yerleri işaretleyen Gülay Semercioğlu’nun yeni çalışmaları Pi Artworks İstanbul’da! 

*Dorukçu yaklaşım, aşırı. Her şeyin en fazlasını isteyen, aldığıyla yetinmeyen kişi.


0
2804
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle