29 ARALIK, SALI, 2015

Bilge Alkor’un Sanatı ve Koleksiyonları ile Bir Müze Ev

Bilge Alkor ile Teşvikiye’deki muazzam yapısı ile kendine hayran bırakan Narmanlı Apartmanı’ndaki Müze-Ev’inde buluştuk. Sanatçıyla her odası ayrı bir kavram çerçevesinde tasarlanmış, Alkor’un hem eserlerini hem obje koleksiyonlarını içeren, Ariel Sanat ile de yakın temas halindeki Müze-Ev projesi ile birlikte, sanatçıyla retrospektif kitabı ve gelecek projelerini konuştuk.

Bilge Alkor’un Sanatı ve Koleksiyonları ile Bir Müze Ev

Klişe bir soruyla başlayalım. Sanatla nasıl tanıştınız? Hatırladığınız itki yaratmış bir anı, bir eser var mıdır?

Daha ilkokulda utangaç değil ama çekingen bir çocuktum. Fakat resim dersleri sözkonusu olunca öğretmeni eleştirmeye kadar işi vardırırdım. Demek ki benim için orada bir kendi kişiliğimi kıracak kendi kişiliğimin dışına çıkacak bir olay görüyordum ki  önümüze konulan malzemelere bile karışıyordum. Resim sanatı orada bende böyle aykırı gelecek karakterde bir yapı oluşturduysa birşey orada belli etmiştir kendini diye düşünüyorum. Ama asıl bunun ortaya çıkması orta okuldayken ailecek yaptığımız bir gezide oldu sanırım. İtalya, İsviçre, İspanya, Almanya’yı içeren bir Avrupa gezisi yapmıştık. Özellikle İtalya’da Floransa’da birşeyler açıldı. Orada ben sanat yapacağım diye karar verdim. Neyin bana şimdiye kadar kapalı olmuş olduğunu gördüm. Ve ondan sonra zanediyorum o büyüye tutkun bir şekilde hayatım gelişti. Orada ben sanat yapacağım diye karar verdim. Hatırlıyorum da Uffizi’de ilk erken Rönesans dönemi beni çarpmıştı. Oradan yavaş yavaş Leonardo’lara geçmek... İkonları tanıyordum biraz ama sonraki aşamayı orada keşfettim. Mesela Simone Martini’nin bir Annunciation resmini hatırlıyorum, o resim benim için de bir haberdi. Ondan sonra da Rönesans’a ve diğer sanat akımlarına geçmek çok kolay oldu. 

  • Bilge Alkor ve Saliha Yavuz ©Korhan Karaoysal
  • Bilge Alkor ©Korhan Karaoysal
  • Saliha Yavuz ©Korhan Karaoysal

Saliha Yavuz ©Korhan Karaoysal

Seyahat etmek ne kadar önemliymiş, hâlâ da öyle. İnsanın görmesi, algılarının açılması açısından... Şanslıymışsınız.

Evet, karşılaşmalar gerekli.

Sanatınızda hep müzik, tiyatro var, birbirinden farklı teknik ve malzeme kullanıyorsunuz.. Diğer taraftan da son 10-15 yılda benim takip ettiğim kadarıyla da her serinizin, her işinizin birbiri ile direkt olmasa da bir ilişkisi var. Üretim süreciniz nasıl gelişiyor?

Bir kere beni diğer sanatçılardan ayıran bir özellik görüyorum kendimde. O da çoğu sanatçıda öne çıkanın ‘kimlik sorunu’ olmasıyken bende tam tersi kimliksizleşmek meselesi var. Kimliksizleşmek gerekiyor ki başka kimliklere ya da başka nesnelere -hayvanlar da buna dahil o yaratığın dünyasına saydam bir biçimde geçeyim. Yani ben saydam olmalıyım ki onun içinde olabileyim ve sonra onu yorumlayabileyim. O nedenle hep bana etki yapmış olanla bütünleşmek istiyorum: İster müzik ister tiyatro ve şiir. Opera da müzik ama onun bir tiyatro tarafı da var, kimliksizleşme hali. Mesela Wagner’in tiyatrosu müziği kadar önemli, Mozart’ın da öyle. Bütün bunları da aynı zamanda birarada yaşamak ve o kişilere, karakterlere, hikayelere bürünmek için o saydamlaşma önemli benim için. 

  •  ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • Ikon ve cam altı koleksiyonu ©Korhan Karaoysal
  • 1970lerden Aile Resimleri, tuval üzerine yağlıboya ve akrilik boya ©Korhan Karaoysal
  • Buda Koleksiyonundan ©Korhan Karaoysal

Buda Koleksiyonundan ©Korhan Karaoysal

Yani kimliksizleşme meselesi aslında sizin sanatınızın temeli diyebiliriz değil mi?

Evet. Şimdi mesela Schubert’in 24 Lied’den oluşmuş üzerine “Kış Yolculuğu” serim var. Kış Yolcuğunu ilk dinlediğim zaman buna bir cevap vermek gereksinmesini duydum. Bu benim çıkış noktamdı. Ben bunu resimleyeyim diye başlamadı. Ama bir şekilde bir tepkiydi bu, o tepkinin dile gelmesi gerekiyordu. Aynı şekilde Mozart’ın Sihirli Flüt’ünü sahnede görüyorum ona da bir cevap verme isteği geliyordu. Bu git gel, bu ilişki benim hep kaynağım oldu. ‘Neden bu oyunları seçtim’ diye sorabiliriz. Neden Fırtına, niye Bir Yaz Gecesi Düşü? Çünkü beni çeken fantastik bir gerçekçilik. Her sanatta gerçekçilik olmalı hem de gerçekliğin görmediğimiz yanı ve fantastik tarafı. Her iki oyun da zaten Shakespeare’in bu karakteri taşıyan oyunları... Örneğin Fırtına’da; Gözbağcılık, büyücülük var. Çünkü Rönesans Dükü Prospero gittiği yaban adada, oradaki doğa elemanlarından güç kazanıyor. O güçlerden biri de gözden kaybolmak. Onun karakterine girmek, o gözden kaybolmanın resmini yapmak benim için çekici bir şeydi. Prospero’nun karşısında iki cin var; bütün isteklerini yerine getiren hınzır, uçuk ve özgürlüğüne düşkün, yaratıcı bir sembol: Ariel. Prospero yazar ise Ariel sahneye koyucu. Bu benim için bir sanatçı tarifi. Diğeri ise Caliban; yontulmamışlığın, gizil güçlerin kaynağı. O da çok çekici çünkü belki uygarlığın bastırmış olduğu doğal hazinemizi onda görüyoruz. 

Tüm bu bahsettiğiniz karakterler, gerçeklik ve fantazya, iyi ve kötünün birlikte olduğu karakterler. İyi ve kötü, hepsi resimlerinizde okuyabildiğimiz şeyler. Bunlar tanımlanmış şeyler olsa biraradalıkları kimliksiz tanımsız bir durum da yaratıyor sanki. Arka planındaki kaynakları bildiğinizde tanımlayabileceğiniz ama hiç birşey bilmeseniz de ilişki kurarak tanımlanamaz bir hali var resimlerinizin. 

Aynen öyle. Bence sanat zaten öyle olmalı.

Sanatınızda; resim, fotoğraf, enstalasyon gibi farklı medyumları ifade biçimi olarak kullanıyorsunuz. Malzeme ile kurduğunuz ilişki nasıl gelişti ve değişti başladığınızdan bu yana?

Benim öncelikle özgürlüğümü kazanmam soyut resimle oldu. Bütün resmin öğelerini tek tek dengelemem ve akademiden kopup kendi yolumu aradığım dönem o soyut resim yaptığım dönemlere rastlar. Pollock’ların da coştuğu yıllar, ben de onlarla birlikte küçük bir çırak olarak o kuyruğa takıldım. Soyutta önce yağlıboya kullanıyorduk ki sonradan akrilik boyanın keşfi ile bir süre ikisi beraber yürüdü. Sonra Roma Akademisi’nde gravür eğitimi aldım. Gravür de beni çok çekiyordu, dolayısıyla resme nasıl dönüştürürüm diye bir soru sordum kendime. Kağıtlara yaptığım bazı çizimleri objelere, kağıtlara basarak birtakım değişik yüzeyler yarattım. O yüzeyler yine düşündüğüm projeye uygun olmalı, hepsi değişik bir karakter taşımalıydı. İlerleyen zamanda mesela son 10 yıldır grafitinin teknikleri, air brush stencil gibi teknikler de resmime girdi. Fotoğrafta da yine kurmaca bir fotoğraf anlayışım var. Yanyana getirdiğim fotoğraflarla belli bir öyküyü anlatmaya çalışıyorum. Orada da önüme örnek olarak aldığım obje çok önemli. Bu bazen bir taş, bazen Venedik sokaklarında bir maske olabiliyor. Ama her ne nesne olursa olsun o da yine benim kurduğum bir oyunun parçası oluyor. 

  • Maske koleksiyonu ©Korhan Karaoysal
  • Lucifer Şeytan Portresi, tuval üzerine yağlıboya ve akrilik boya, 2011 ©Korhan Karaoysal
  • Titania Üçlüsü, tuval üzerine yağlıboya ve akrilik boya, 1996 ©Korhan Karaoysal
  •  ©Korhan Karaoysal
  • Fosil koleksiyonu ©Korhan Karaoysal
  • Tılsım Köşesi ©Korhan Karaoysal

Tılsım Köşesi ©Korhan Karaoysal

Oyun demişken burada maske koleksiyonunuzdan bahsedelim isterim. Ciddi bir maske koleksiyonunuz var.

Eğer bana sanatı sorarsanız bir kelimeyle tarif edin diye, size oyun derim. Oyunda da en önemli yapı taşı maskedir. Eski Yunan trajedilerinden Roma tiyatrosuna, Japonya’daki Kabuki’deki No maskelerinden günümüzün çağdaş sahneye koyuşlarına kadar görüyoruz ki sahneden hiç inmemiş bir eleman maske. Maske ile bir şekilde kimliksizleşmek, kimliğini saklamak ki bastırılmış olan bütün dürtüler açığa çıkabilsin... Burada kurduğum bu Müze Ev’de de resimlerim ile birlikte Afrika ve Venedik maskeleri, Buda heykelleri ve İkonalardan oluşan koleksiyonum yer alıyor.

Afrika masklarında beni çeken, bana dokunan şu; sanat için yapmıyorlar, bir büyücülük ya da sağlık sorunlarını yoketmek yahut iyileştirmek için, farklı bir amaç için yapıyorlar bu maskları. Bir belgeselde görmüştüm: Bir kabilede kabilenin en yaşlılarından birisi buluğ çağına ermiş erkek çocukları özellikle yetiştirirken bir çamur getiriyor önüne ve ona iki tane göz yuvası yapıyor, iki delik açıyor. Diyor ki: “Ölmüş olan, başı boş gezen ruhlardan birine bir mekan yarattım. Bu mekanla bu gözlerle bizleri görebilecek, koruyabilecekler, bizlere birşeyleri işaret edebilecekler.” Bizim de sanatçı olarak yapmak istediğimiz bir yaşam akıtmak; ister iki boyuta ister üç boyuta. Onlar bunu olası doğal şekliyle yapıyorlar.

Mesela bir maskede Klee’nin Picasso’nun usla varmış olduğu yere bir Afrika kabilesi içgüdüleri ile varıyor. Koleksiyonda benim kendi yaptığım maskeler de var. Şeytan resimlerime eşlik eden şeytan portreleri örneğin; chennemden bir lav parçası gibi tasarladığım ayna kullandığım bronz döküm bir maske ile boya ve polyesterden bir diğer maske. Diğer taraftan doğanın yarattığı maskeler var, örneğin koleksiyonda bir de ametist taşı maske bulunuyor.

Kaç senedir biriktiriyorsunuz?

Çok uzun yıllardır. Bilemiyorum ne kadardır. Hâlâ devam eden, gelişen değişen bir koleksiyon. Picasso’nun bir lafı var ‘Ressam olmak bir çeşit koleksiyonculuktur’ diye. Tam böyle değil ama özü bu benim için. 

  • Saliha Yavuz ve Bilge Alkor ©Korhan Karaoysal
  • Bilge Alkor ve Saliha Yavuz ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Sizin resimlerinize baktığımızda da aslında bu biriktirme halini görüyoruz. Maskelerle birlikte, grafiti fotoğrafları çektiğinizi, topladığınızı biliyorum mesela, belleğin takibi toplanması durumu, oyunlar... Biriktirdiğiniz her şeyin de resimlerinizde izleri sürülebilir gibi geliyor. Özellikle bu Müze Ev’i gördükten sonra... Burası bu açıdan da çok özel. Karaköy’deki Fransız Pasajı’ndaki atölyenizde boyalar, kitaplar, dergilerden kesilmiş sayfalar, yine masklar, taşlar görmüştüm. Burada da beslendiğiniz tüm kaynakları görüyor, kafanızın, dünyanızın içine giriyor, gündelik merakınızın ilgi alanlarınızın izini sürüyor ve bir karşılaştırma yapabiliyoruz. 

Evet buraya gelen bir izleyici işlerimdeki bazı gizli izleri yakalabiliyor ve farklı okumalar yapabiliyor sanırım. Bir de benim açımdan yerleştirme de çok önemliydi burada. Bir nevi enstalasyon yaptım sayılır. Çünkü mesela Sihirli Flüt’ün Güneş Tapınağı resmi bir kilise aydınlatması ile bir Buda arasına asıldı. Buda’lar da onu koruyorlar gibi. Ya da ikonalar duvarı bir altar olarak tasarlandı. O altarın ön sırasında da iki şeytan resmim var. Çünkü bunları karşılıklı iki güç olarak görüyorum. Bir tanesi ikonaların gücü kutsal bir güç, Meryem kültü ve kutsal bir inançtan gelen bir güç kaynağı diğeri şeytanınki de baştan çıkarma gücü ve enerjisi. Onların birarada birbirlerini desteklemesi gerekiyor diye düşünüyorum ve öyle bir kurguyla sunuyorum. Çünkü bizim şeytana da ihtiyacımız var. Şeytan çok yaratıcı, kılıktan kılığa girebiliyor, başka şeyleri de değiştirebiliyor. Size görmek istemediğiniz birşeyi gösterebiliyor. 

Mekanın işleyişinden bahsedecek olursak nasıl işliyor, neler yapmayı planlıyorsunuz? 

Bu mekanda sanatın her alanıyla ilişki kurulan bir program olmasını istiyoruz. Müzik dinletileri, konuşmalar, okumalar yapılacak bir mekan. Diğer taraftan biliyorsunuz burası Ariel Sanat ile bağlantılı, bağımsız ama birarada bir işleyiş var.

Müze Ev’de yakın zamanda maskelerle ilgili bir konuşma gerçekleşecek, hem konuyla ilgili insanlara hem meraklılara maskelerle ilgili bilgi verilecek, hem de koleksiyonerlik ruhu üzerine bir konuşma olacak. Bir diğer etkinlik Metin Deniz’le -ki koleksiyonumda kendisinden de bir maske var- sahne kurma üzerine bir konuşma gerçekleşecek. Müzik dinletileri, özellikle barok müzik üzerine dinletiler olacak. Ariel’deki tılsım-büyü konulu sergi ile ilintili etkinliklerin bazıları da burada gerçekleşecek.

Saliha Yavuz ve Bilge Alkor ©Korhan Karaoysal

Saliha Yavuz ve Bilge Alkor ©Korhan Karaoysal

Ariel Sanat da sizin girişiminizle Norgunk Yayınlarından tanıdığımız Alpagut ve Ayşe Orhun Gültekin’in yürütücülüğünde yeni başlamış bir sanat mekanı. 

Benim her zaman bir tema üzerine üretmem, odaklanmam gibi Ariel’de de kurulacak sergilerin de bir tema çerçevesinde olmasını istedik. Bir tema belirliyoruz, sonra bu temaya  cevap verebileceğini düşündüğümüz sanatçıları davet ediyoruz. Süreç böyle işliyor. Çünkü Ariel bir galeriden ziyade enstitü gibi işlemeyi hedefliyor. Temayı belirliyor, sanatçıları davet ediyor, sergiliyor, dökümantasyon ile sanatçıların eserlerle ilgili sürecine dair izleri, ilişkileri sunuyor, kitaplar ve video röportajlar ile serginin içeriğine dair bir dökümantasyon sunuyor. Baktığınızda Müze Ev’de de Ariel’de de benzer bir yaklaşım var. Müze Ev’de bir sanatçının işlerini izliyoruz, Arielde ise sanatın içinden neler doğabilir, neler gelişebilir, ucu açık dünyalara uçsun gitsin gidiyoruz Shakespeare’in Ariel’i gibi.

Müze Ev ve Ariel ile birlikte gelecek projeler neler peki? Yakın zamanda bir kitap bir de sergi var değil mi?

Dönem dönem bazı işlerim oldu. Bunları biraraya toplayan bir retrospektif kitabı yapıyoruz.  İki yıldır hazırlanıyor bu kitap, bir iki ay içinde de bitiyor. Kitap tanıtımı da bu Müze Ev’de gerçekleşecek. İşlerle, koleksiyonla birlikte kitap da bütün oluşturacak. Kitabı benim için değerli kılan çok çok sevdiğim yakın zamanda yitirdiğimiz Semra Germaner ile Nazan İpşiroğlu metinlerinin yer alması. Ayrıca Zeynep Rona, Enis Batur ve başka birçok ismin metinler de var kitapta. Tasarımını da sanat kitapları tasarımlarıyla da bildiğimiz Erkal Yavi yaptı.

Bir de Ariel Sanat’ta şubat ayında bir sergi olacak; Candeğer Furtun, Seyhun Topuz, Melike Kurtiç Abasıyanık’la şiir ve görsellik arasındaki bağ üzerine bir sergi hazırlayacağız.

0
5476
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle