11 EYLÜL, PERŞEMBE, 2014

Atölyem, Nefes Alma Mekânım

Geçtiğimiz günlerde Mustafa Horasan’ın atölyesini ziyaret etmek için Feneryolu’na doğru yollara koyulduk. Dışarıda bunaltıcı sıcak varken biz atölyenin püfür püfür havası ve kahvelerimiz eşliğinde sohbet ettik.

Sanattan, Horasan’ın yeni projelerinden ve günlük hayattan konuştuk. Sıkıcı bir röportajın dışına çıkıp kendimizden bahsettik, bol bol fotoğraf çektik. Davul bile çaldığımız bu keyifli sohbetten bize aşağıdaki röportaj ve fotoğraflar kaldı. 

Atölyem, Nefes Alma Mekânım

Kaç yıldır bu atölyede çalışıyorsunuz, atölyeniz ve çalışmalarınız arasında özel bir bağ olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yaklaşık yirmi senedir bu atölyedeyim. Üretimlerimi atölyede gerçekleştirdiğim için atölye benim için çok önemli. Dışarıdan topladığım her şeyi (fotoğraf, boya, malzeme vs) buraya getirim. Bütün çalışma performansım atölyede gerçekleşiyor, haliyle de her şeyi burada deniyorum.

Atölye dışında da çalıştığım oluyor, defterlerim var, dışarıda çiziyorum. Bir atölyem daha var Yeldeğirmeni’nde, orası biraz daha depo gibi, orada daha çok heykel çalışıyorum. Boyalarımı ise genelde burada yapıyorum. Her şey elimin altında olsun istiyorum, malzemelerim fazla fazla olsun, resim yaparken bir rengi bulamamak ya da tuvalimin olmaması benim için olmaması gereken bir durum.

Bazen hiç çalışmam, buraya gelir otururum sadece, film seyrederim arkadaşlarımı ağırlarım. Burası sadece çalıştığım bir mekân değil açıkçası, nefes aldığım dostlarımı ağırladığım, bazen arkadaşlarla müzik yaptığımız, kimi zaman yemek yaptığımız, sohbet ettiğimiz, parti verdiğimiz bir alan. Onun dışında tabii ki çokça burada üretirim. Son zamanlarda fazla dışarı çıkmıyorum bile, sergiler ya da başka işler için karşıya geçmek zaten bir zulüm adeta. Atölye benim için bir mabet yeri gibi. Bir de beynimin içerisindeki birçok parça burada; kitaplarım, malzemelerim, kendi yarattığım beslenme kaynaklarım gibi.

Eserlerinizin yaratım sürecinde nelerden besleniyorsunuz? Çalışma şekliniz belli taslaklar üzerinden mi yürüyor, yoksa kendiliğinden mi gelişiyor?

Benim aslında tek bir çalışma biçimim yok. Bu atölye inanılmaz deneysel bir mekân. Burada birçok farklı malzeme ve farklı tekniği deniyorum, bu sebeple birçok eser farklı çeşitlerde üretiliyor. Bazı eserler sırf desenden, bazıları da çektiğim fotoğraflar üzerinden ilerliyor, kimisinde kolajlarla çalışıyorum, kimilerinde de hepsi içiçe geçiyor. Yani o süreçte yirmi yıldır aynı şekilde boyamadığım için, hepsi birbirine geçti ve karmakarışık bir duruma geldi.

Açıkçası tek tip bir çalışma biçimim yok, böyle olmasını da seviyorum. Çünkü bu durum bana bilinmezlik alanı tanıyor, o alan da beni her defasında yeniden başlıyormuş gibi heyecanlandırıyor. Hiç bilmediğim bir malzeme ile bir anda başlayabilirim çalışmaya, o malzemenin bütün risklerine göğüs gerebilirim. Malzeme beni çok kötü biryere de götürebilir, hayal kırıklığına da uğratabilir, fakat benim için yeni bir deney alanı. Bazen her şey yolunda giderken bir anda malzememi değiştirip bozarım, başka bir alana taşırım.

Eserlerinizde sosyolojik öğelerle karşılaşıyoruz, toplumun sosyokültürel ve politik konumundan etkilendiğinizi düşünüyor musunuz?

Tabii ki. Resmim direkt olmasa da içten içe sosyolojik akışla, bu coğrafyada yaşayan her şeyle, hatta bu coğrafya ötesinde dünyadaki birçok olayla ilgili. Bir dönem Türkiye’de Hizbullah vardı, ciddi kıyımlar yaşanıyordu, o dönem hakikaten inanç ile ilgili, inanmanın çok tehlikeli olabileceğiyle ilgili resimler yaptım. Bugün de aynı şekilde; yaşanan bütün olaylar baskılar, bugün geldiğimiz konum, nefes alma biçimimiz, özgürlüğümüzü ifade etme şeklimiz benim resimlerimi elbette etkiliyor. Fakat bunun içsel bir yansıması var.

Birçok insan sizi resimlerinizle tanıyor ancak, video ve enstalasyon çalışmalarınız da mevcut. Farklı disiplinlerde, farklı disiplinleri bir araya getirerek üretmek size keyif veriyor mu?  İleride size başka disiplinler üzerinde çalışırken de görebilirmiyiz?

Ben grafik kökenliyim, birçok disiplin denedim. Aldığım eğitimde de, fotoğraf, baskı, resim, pentür, grafik, dijital gibi aklınıza gelebilecek birçok şeyi eğitim zamanımda denedim. Çoklu teknik malzeme beni rahatlatan ve genişleten bir şey.

Çoğunlukla resim olarak bilinse de sanatım, videolar da çektim, enstalasyonlar da yaptım, kolaj çalışmalarım var, farklı mecraları deniyorum. Bu durum kendi kendine gelişiyor, “şimdi resim yapıyorum, yarın kolaj yapmalıyım” diye düşünmüyorsun. Fotoğraflar çekiyorum, kurgular yapıyorum, ürettiğim malzemeleri biriktiriyorum. Onların bazen ne olacağını bilmesem de sezgisel olarak yürüyorum. Bir süre sonra birikimler kendi kendilerine yerlerine oturmaya başlıyor.

Takip etmekten keyif aldığınız sanatçılar kimler?

O kadar çok var ki.. Dünyanın her tarafından topladığım kitaplardan oluşan ciddi bir kütüphanem var. Sanat tarihi ve sanattan besleniyorum, sanatçılarla karşı karşıya gelmeyi seviyorum. Hatta bununla ilgili sergilerim de var; “Çarpışma” ve “Labirent”.

Bir sanatçı olarak başka bir sanatçıyı görmek, o sanatçının yapıtından yola çıkarak yeniden bir üretim yapmak biçimi. Türkiye’den ve yurt dışından dönem dönem değişen birçok ismi takip ediyorum. Bir dönem Richter, bir dönem Kiefer, bir dönem de Jasper Johns olabiliyor.

Çarpışma ve Labirent sergilerinizden biraz bahsedelim. Alışık olduğumuz sergi formatından biraz farklılar, birbirinin devamı niteliğindeki bu iki sergi fikri nasıl doğdu?

Aslında homage fikri ben de hep olan birşeydi. Ben bu işi yapmayı sanatçılardan öğrendim. Çünkü ben sanat tarihi ve resim eğitimi görmedim, sadece grafik eğitimi gördüm. Grafik eğitimi içerisinde eksik kalan birsürü parça vardı ve hepsini tamamlamak mümkün değildi. Sanatçılar, birçok şeyi sanatçılardan ve yapıtlardan öğreniyorlar, bende de öyle oldu.

Bu sergide sadece ressamlar ve heykeltraşlar değil, sinemacılar, edebiyatçılar da var. Sanatımın yüzde 30, ya da 40’ı homagelarla geçti. Kitabımda homage yaptığım sanatçıların kendi işleri de yer alıyor. Buarada “Harem” sergisinde yaptığım homage işle ilgili (hatta iki, üç sanatçıyı içiçe geçerek kolajlamıştım) başıma büyük bir problem de geldi. Bu eserle ilgili taklit yaptığım söylendi. “Madem bu sanatçıların işlerini yapıyorsun, o zaman neden kendi imzanı atıyorsun?” gibi yorumlar da yapıldı. Bunlar enteresan yorumlar, bu öyle bir yöntem değil. Benim için bir sanatçı herzaman bir ilham kaynağıdır.

Günümüzün sanat piyasası hakkındaki yorumlarınız neler?

Sanat piyasası şuanda benim de bilmediğim bir çıkmaz yolda ilerliyor. Bu durum böyle sürebilir mi onu da bilmiyorum. Bu işe para yatıran, bu işte spekülatif yollara sapan birçok insan var. Borsacılar, müzayedeciler, tedarikçiler, koleksiyoner gibi görünen alıp satıcılar var. Sanatçı eskiden üretimini koleksiyoner ile paylaşabiliyordu, alım satım dışında da sanatçı ve koleksiyoner bir bağ kurabiliyordu. Bugün o bağlantı kayboldu, sebepler değişti. Şuanki koleksiyoner profili seyretmek için yapıt almıyor. Çünkü aldığı yapıt ile ilgili başka kaygıları var. Sanatçının dünyası ve onun yapıtlarındaki ruh, koleksiyonerin çok ilgisini çekiyor mu emin değilim.

Yapıt almak eve bir çiçek ya da evcil hayvan almak gibidir aslında. Ona bakmak, ilgilenmek ve sevmek zorundasın. Yapıt da canlı bir şeydir, alıp bir köşeye atamazsın. Ben bir yapıt alayım, saklayayım, yirmi sene sonra ondan para kazanayım düşüncesi çok yanlış. Bir yapıtın değerli olmasını istiyorsanız onunla ilgili çalışmalar yapmak ve gücünüzü kullanmak zorundasınız.  Yapıtı alıp bir kenara koymak, gerçek bir koleksiyonerin tavrı veya tarzı değil.

Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?

Yakın zaman önce çok yoğun bir sergiden çıktım. Londra'da bir sergim vardı, biteli çok olmadı. Orada yaşlılık ile ilgili bir proje yaptım. Yaşlanmanın bu düzen içerisindeki yeri ve bizi nereye götürdüğü ana konularımdı. Sadece beden olarak değil, fikir olarak da yaşlanmanın ne olduğu konusunu kurcalayan bir sergi oldu. Bu iki üç senenin bir çalışmasıydı.

Bir sergi bittikten sonra o fikirden kopmaya başlıyorsunuz artık. O fikri olabildiğince içselleştirip, detaylarıyla çalışıp yoğurduktan sonra artık o fikri kafanızdan atmak istiyorsunuz. Çünkü başka fikirlere yer açmanız gerekiyor. Şuanda üzerinde çalıştığım yeni bir fikir yok, ancak sezgilerimle ilerlediğim birtakım nesneler var, onlar üzerine konuşmak için ise henüz çok erken. Önümüzdeki senelerde ortaya çıkacaklar, şu anda ise deneme sürecindeyim.

Eylül ayı gibi Hong Kong'da hazırlık sürecini hemen hemen tamamladığım bir kişisel sergi var. Başka işler peşindeyim aslında, biraz ip ucu vermek gerekirse üç boyutlu fikirlere bir dönüş söz konusu. Ufak heykellerle ilgili bir projem var. Onların diğer atölye denemelerini yapıyorum, biraz teknik kısımlarını öğrenmeye çalışıyorum, çözmem gereken şeyler var. Bu konuda biraz el yordamıyla ilerliyorum açıkçası. Çokça araştırıp bilgi toplayıp işin başına geldiğimde, üretimim kendi spontanlığını da korusun istiyorum...

Londra'daki serginin gelişim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Fikir nasıl ortaya çıktı?

Aslında çoğu zaman sergi için üretim yapmıyorum. Üzerine çalıştığım bir konuydu bu benim. Yaşlılıkla ilgili epeydir gözlem yapıyordum. Fotoğraflar çekip biriktiriyordum. Bununla ilgili hayatımda çok doneler oldu, çevremde, ailemde yaşlı insanlar oldu. Çok gönüllü olarak gitmesem de uzun süre yaşlı hastaların son durakları olarak gördüğüm bir hastaneye gidip geldim. Orada çok fazla inceleme ve edit etme şansım oldu. Çok depresif ve hepimizin uzak durmak istediği bir konu aslında bu. Epeydir kafamda bu durumla ilgili çalışmalar vardı.

Bu serginin önemli bir parçasının yıllardır biriktirdiğim diş koleksiyonu olduğunu düşünüyorum. Dişçilerden topladığım takma dişleri neyapacağımı bilmeden sürekli biriktiriyordum. Sevdiğim ve hoşuma giden bir nesneydi. En son onlardan bir fanus gibi bir şey yarattım. O gördüklerinizin hepsi gerçek insanlardan alınmış diş kalıpları. Galericiye sergileme fikrimi açtığımda "sen bana bunu iki senedir söylüyorsun zaten" dedi. Demek ki bir anda çıkan bir proje değil, zaman içerisinde gelişiyor.

Akademik eğitimin içerisinde yer almanızdan yola çıkarak, şu anki güzel sanatlar eğitimi hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum. 

Ben akademisyen değilim, sadece dışarıdan hocalık yapıyorum. Bu benim için sosyal bir görev. Bildiklerimi paylaşmak ve yeni jenerasyondan bir şeyler öğrenmekten hoşlanıyorum. Akademik formasyonun içerisinde olmak hiç istemedim ama yıllarca da haftanın bir ya da yarım günü okula gittim. Mimar Sinan, Yeditepe Üniversitesive  şuan Marmara Üniversitesi'nin grafik bölümündeyim.

Nasıl ki ülkede, devlet kurumlarında büyük bir devrime ihtiyaç varsa, akademide de böyle bir devrime ihtiyaç var. Buraların çok kapalı devre yerler olduğunu düşünüyorum. Buralar başka sanatçı, ülke, insan ve kurumlarla iletişime geçmeli. Şuan eğitimle ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Genellikle okulda eğitim gören arkadaşlar 3 ve 4. sınıfta bunun keyifsiz olduğunu düşünüyor. Yaptığı işten ve okuldan mutsuz oluyor. Oysa bu işin özgürlük alanını genişletmesi lazım. Biz eğitimcilerin de bunu tarif etmesi lazım. Biz akademik eğitimde çocuğun elinden bütün arzularını alıyoruz, ona kapsül şeklinde bilgi birikimi veriyoruz. Eğitim tektipleşmiş durumlarda ama bireyler farklı farklı. Biz o bireyleri anlamak ve tek tek ruhlarına inmek durumundayız. 

0
4320
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle