06 MAYIS, SALI, 2014

Atölye: Burcu Perçin

artON İstanbul’da 15 Nisan’da açılacak olan ‘Dağların Sahibi Yoktur’ sergisini de vesile ederek, Burcu Perçin’in atölyesine konuk olduk. Hem geçmişteki işlerinden, resim ile olan ilişkisinden hem de son sergisinden bahsettik.

Atölye: Burcu Perçin

Resmin senin için yerinden, boya ve diğer medyumlarla olan ilişkinden bahseder misin?

Resim yapma eylemi insanlıkla özdeşleşmiş bir şey. Kağıda, tuvale, duvara ya da her hangi bir satıh üzerine bir şeyler çizme, boyama isteği insana dair bir dürtü... Tıpkı şiir yazmak, yazı yazmak, bir müzik aleti çalmak gibi... Resmin sonu olabileceğini düşünemiyorum. Resim öldü dendiği zamanlarda bile hep birilerini meşgul etti...

Ressam olmak istediğime ortaokul yıllarında karar verdim. Böylece Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi'ne girdim. Mimar Sinan resim bölümüne aynı heyecanla devam ettim. Resim yapmaya başladığınızda sonsuz olasılıkların olduğu bir dünya kurabileceğinizi fark ediyorsunuz... Yağlıboya benim hiç sıkılmadığım ve her zaman kendimi yenileme olanaklarını bulabildiğim bir teknik. Farklı disiplinlerde iş üretmekten besleniyorum. Fotoğraf, foto-kolaj ve fotoğraf üzerine yağlıboya müdahalesinde bulunarak yaptığım işler var. 15 Nisan'da artON İstanbul’daki sergimde, bunlarla birlikte, edisyonlu bir baskı işine de yer vereceğim. Bu tema beni üç boyutlu işler üretmeye de itebilir. Kısacası resmi çok seviyorum ama kendimi sadece resim yapmakla kısıtlamıyorum…

Bir de resim öldü lafı var ki bu bir dönemin lafıydı. Son dönemde özellikle genç sanatçılar arasında resim yapan çok sanatçı var. Ya da yine tuval üzerine farklı malzemelerle resim yaratma durumu var.

O bir tavırdı, tepkiydi. Dada’da sanat öldü denmesi gibi... Tüm bu süreçlerde resim hep devam etti aslında... O döneme baktığımızda sadece resim yaparak kendini ifade eden birçok başarılı sanatçıdan bahsedebiliriz… Resmin, pentürün başka bazı medyumlara göre daha zor ve meşakkat gerektiren bir tarafı var… Süreklilik ve sabır istiyor. Disiplin kurmadan ilerlemek çok zor. Ben kendimde bu sabrı buluyorum.

Her gün belli saatlerde mi çalışırsın?

Kurduğum bir düzen ve disiplinim var. Elbette buna uyamadığım zamanlar oluyor fakat bunu telafi etmeye çalışırım. ‘İçimden geldiği zaman çalışmak’ gibi bir durum profesyonellikte pek söz konusu değil aslında. Yaratıcılık, zeka, yetenek, beceri, hepsi bir insanda mevcut olsa da çalışmayınca ortaya çıkabilir mi?

Peki seni ne motive eder?

İyi bir sergi gezmek, iyi bir iş görmek kesinlikle beni motive eder. Özellikle retrospektif sergiler gezmek beni çok heyecanlandırıyor. Sanatçının farklı dönemlerini, süreçlerini bir arada izlemek…

Resmi üretme sürecinden bahseder misin?

Üretim sürecim fotoğrafla başlıyor. Resimlerime kaynak oluşturmak istediğimde fotoğraf çekiyorum. Bu fotoğraflarlardan kolajlar yaparak eskizlerimi oluşturuyorum. Eskizi bire bir tuvale aktarmıyorum. Çoğu zaman kompozisyon, biçim ve renkler değişime uğruyor… Resmin alt yapısını kurarken kağıt bantlarla formlar oluşturuyorum. Daha sonra desen çizer gibi bu bantları tuvale yapıştırıyorum. Boyadıktan sonra bantın çıktığı alanlarda oluşan boşluk ve doluluk farkı espas yaratıyor. Bantları kullanış şeklim sürekli değişiyor. İç mekânlar yaparken formlar keskinken, şimdi dış mekânlarda daha organikleşti. Ve bantların altlarına sprey boyalar kullanmaya başladım. Siyah beyaz işlerde bu aşama çok farklı bir etki yarattı. Bundan yola çıkarak kağıt işler üretmek istiyorum.

Birbirine bağlı izlediğim faklı temalar oluyor çoğu zaman. Mesela endüstriyel iç mekânlar yaparken bir yandan kazılmış dağların; taş ocaklarının fotoğraflarını çekiyordum.

Özellikle geçmiş yıllardaki serilerinde hep mekânlar var. Önce dışardan baktığımız, büyük, endüstriyel, terkedilmiş yapılar, yollar var. Sonra içine girdiğimiz mekaânlar...

Ve o mekânlardan dışarıya çıkmış objeler var... Evet, endüstriyel yapılar ya da nesneler hep bende merak uyandırdı. Son birkaç yılda bu yerlerin iç mekânları işledim. Terk edilmiş, ıssız, tahrip edilmiş mekânları seçerek umursanmayanı göz önüne getirmek istedim. Ortak özellikleri olan bu yerlerle belki bir karakter yaratıyorum. Nasıl daha önceki işlerimde endüstriyel mekânlar varsa, şimdi de doğanın içindeki endüstrileşmeye odaklandım.

Direkt bir başlık ya da metin olarak göstermediğin ama baktıkça okuduğumuz kavramsal ve politik bir tarafı var işlerinin aslında.

Sosyo-politik olarak üretimin sonu, işsizlik ve çevre sorunlarına işaret ediyorum.  Tarihsel, kültürel olarak da değerlendirmeler var. Önceki iç mekân işlerimde bazı binaların ortak özellikleri tarihi yapılar olmalarıydı. Haliç ve Camialtı Tersanesi, Edirne’de Osmanlı’dan kalma bir yapıyı ele aldım. İşlevini yitirmiş, terk edilmiş, öylece bırakılmış yerler… Kimsenin umursamadığı bu mekânları ölümsüz kılma isteği duyuyorum.

artOn İstanbul’daki serginden bahseder misin?

4 sene önce Güney Doğu’ya gitmiştim. Orada birçok taş ocağıyla karşılaştım. O tarihten itibaren rastladığım bu ocakların fotoğraflarını çekip belgelemeye başladım. Süreç içinde bu manzaraların arttığına tanık oldum ve bu seri oluştu. Özellikle fotoğraf çekmek için seyahat ettim. Yatağan’da gördüğüm bir mermer ocağından sonra Marmara Adası’ndaki ocaklara gittim. Ve Kemerburgaz. Orada da kömür ve taş ocakları, inşaat kumları için kazılmış birçok dağ var. İstanbul çevresinde çok var zaten. 3. Köprü nedeniyle bu daha da artmakta... Doğa’ya yapılan bu tahribatlar Türkiye’nin hemen her bölgesine yayılmış durumda.

Dağların bir yaşam alanı ve tüm canlılar için bir yaşam kaynağı olmaktan çıkarılıp küresel sermayenin elinde bir rant aracına dönüşmesi bu serginin konusu oldu. Dağların jeolojik olarak yeryüzünü bir arada tutan bir fonksiyonu var. Aynı zamanda akarsuların su deposu ve yaban hayatın yaşam alanı... Yaban hayat yok olursa, insan hayatı da yok olur. Bu madenler yaşamdan daha değerli olamaz değil mi? Kapitalist düzenin çıkarları malesef bu gerçeği görmezden geliyor. Yarını düşünmüyor… Bugün evini mermerle donatmışsın ama yarın çocuğun susuz kalacak. İnsan doğadan aslında ait olduğu yerden kopmuş durumda. Hayvanlar doğaya varlıklarıyla sürekli hizmet ederken, biz sadece yok ediyoruz...

Bu seriyi oluştururken gittiğin ocaklarda ya da yolculukta karşılaştığın ilginç bir olay oldu mu?

Yatağan’daki mermer ocağı! Geçen yaz ailemle birlikte gün ağarmadan uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Yatağan’a geldiğimizde uzaktan bembeyaz, kazılmış bir dağ gördüm. Çevredekilere sorarak bu dağa ulaştık. Annem ve babam arabada beklerken ben tek başına fotoğraf çekmek için ocağın içine girdim. Günün doğuşuyla oluşan ışık süzmeleri koca mermer ocağında büyülü bir atmosfer yaratmıştı! Sessizlikte sadece bir iki iş makinasının hafif sesi duyuluyordu. Işığın yarattığı inanılmaz estetik bir görüntü vardı. Aradığım malzemeyi bulmanın sevinciyle etrafta dolaştım. Devasa dağın içinde her şey çok küçük kalmıştı. Yürürken üstüm başım mermer tozu oldu. Etrafta kimsenin olmaması beni biraz ürküttü. Tam geri dönmek üzereyken çok uzakta bir adam fark ettim. Muhtemelen çalışan işçilerden biriydi. O da beni gördü sanırım. Sergimdeki bir resmimde o adamı da koydum.  

O dağlara, ocaklara nasıl girebildin, fotoğraf çekebildin?

Biraz şanslıydım. Mesela Marmara Adası’na bir arkadaşımla gittim, onun tanıdığı biri sayesinde fotoğraf çekmek için izin alabildik. Bazı yerlerde ressam olduğumu söyleyip, katalog gösterdiğimde çekim yapmak için izin alabildim. Kimseye sormadan uzaktan aldığım görüntüler de oldu tabii…

Bu sergide fotoğraf üzerine boya ile müdahale ettiğin işlerin de var değil mi?

Evet, onlar ilk Güneydoğu’da çektiğim fotoğraflar. 2010’da çekmiştim, bu sene ise üzerlerine boya müdahalesi yaptım. İlk çıkış noktam o fotoğraflardan olduğu için sergide yer almaları benim için çok önemli.

Foto-kolajların daha önce Ankara’da Nev’de, Cer Modern’de, İstanbul’da 2009’da sergilendi değil mi? Peki sergideki işlerinde foto-kolajlarını referans olarak kullandın mı?

Daha önce Ankara Nev ve C.A.M galeride foto-kolajları sergilemiştim. Foto üzerine boyamaları da ilk kez ‘Gizli-Saklı’ sergisiyle yine Ankara Nev’de, Deniz Artun’la beraber düşünüp sergiledik.

Bu sergimdeki işlerde yine foto-kolajlardan yola çıkarak yaptığım işler var. Bazı eskizlerimi de tek başına bir fotoğraftan referans alarak yaptım.

Burcu Perçin’in Dağların Sahibi Yoktur sergisini 15 Nisan-24 Mayıs 2014 tarihleri arasında Art ON İstanbul’da izleyebilirsiniz...

180x270cm tuval üzerine yağlıboya 2014

0
2991
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle