15 MAYIS, PERŞEMBE, 2014

Ayça Telgeren Atölye Ziyareti

Son dönemin önemli genç sanatçılarından Ayça Telgeren’in Kadıköy’deki atölyesindeydik. Akademik eğitimden, sanatçı-galeri ilişkisinden, işlerinden, hayal aleminden konuştuk... 

Ayça Telgeren Atölye Ziyareti

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunusun. Özellikle 90'lara kadar akademik eğitimin belli kalıplarla çerçevelendiği, sınırlarının olduğu, geleneksel ve değişime çok da izin vermeyen bir yapı olduğu söylenirdi. Şu anda yaptığın işleri düşününce senin döneminde durum nasıldı? Mezun olabilir miydin bu işlerle?

Mezun etmezlerdi, hayır. Vermiş oldukları eğitimin niteliğini tartışamam. Çok nitelikli bir eğitim, sağlam bir anatomi bilgisi aldık. Bugün Türkiye’de hangi okulda her gün profesyonel bir model ile çalışabiliyorsun, 1950 öncesine ait güncel olmayan yani her disiplindeki sanat tarihi ve onun sürecini karşılaştırmalı bir biçimde öğreniyorsun. Çok kıymetli bir bilgi birikimi. Eksiği 1950 sonrasına dair bir bilginin sunulmaması idi. Ama durum değişiyor, mecburen değişmek zorunda. Kapılar, özellikle dijital kapılar açıldı bir kere, bienaller ve sanat yatırımları sayesinde yerleşik bir kültür halini almaya başladı sanat.

Peki okulda, sanatçı - galeri vb. ilişkiler üzerine konuşulur muydu? Bugün de çok az okulda bu minvalde ders var gerçi ama...

Çok az sayıda galeri vardı ve zaten o galerilerle de hocalarımız çalışıyordu. Sanat alıcısının sayısı çok az olduğu için pastadan, paydan bahsedilemezdi. Bir dilim vardı ki bir taraftan bakınca diğer tarafını görüyordun. Dolayısıyla şöyle bir durum vardı: ‘Sanattan haberiniz olsun, mezun da olun, ama zaten sanatçı değilsiniz’. Destek veren hocalarımız da vardı ama zaten inanmıyorlardı ki... Yani Türkiye’de sanatın yaygınlaşağına inanmıyorlardı. Yolu akademisyenlikti, kendi sanatından para kazanıp hayatını idame ettirmek onlar için de olası bir durum değildi, dolayısıyla bizim için de öyle bir gelecek görmüyorlardı.

Tüm iyi niyetlerine rağmen şunu düşünüp sorgulamak gerekiyor: Akademilerin gerekliliği. John Berger Sanat ve Devrim kitabında çok güzel izah eder; der ki akademiler tek tipleştirme, ulusal politikalar geliştirme, bir şekilde tanımlanabilir sanatı oluşturabilme üzerine yola çıkar. Belki bir noktadan sonra akademilerin mevcut yapıdaki hallerinden çıkması gerekir. İnsanın artık ihtiyacı olan şey belki de sadece hareket edebilmesini sağlayacak bir alan, teknik ve kavramsal danışmanlık ve o alanı suistimal etmemesini sağlayacak kurallar ve beklentiler. Belki de akademilerin, gelecekte sanat öğreten yerlerin, temel anlamda olması gereken yerler buralar olacak.

Peki 2009‘dan bu yana olan hareketliliği nasıl yorumluyorsun? Açılan, kapanan galeriler, genç sanatçılar, eleştirmenler...

Bu daha çok yükselen, görünen bir dalga gibi ve şu anda kırılma noktasını yaşıyor bence.  Etkisini tam yayıldığı zaman göreceğiz. İki tarafı var: Avantaj ve çok büyük bir dezavantaj.

Ne yazık ki sanatın salt yatırım aracı olarak görülmesinden kaynaklanan çok spekülatif şişirmeler oluştu. Hem sanatçı adına hem koleksiyonerlik vasıtasıyla yatırım yapan yatırımcı adına, hem de bunun ilerideki vadesi adına çok büyük hatalar yapıldı. Daha henüz yaşamını bu anlamda kurgulamamış çok genç bir sanatçı ya da sanatçı adayının birden fiyatlarının çok yukarıya çekilmesi, sonra birilerinin ona kendi tercihleri ve takipleri üzerine değil, tavsiyeler üzerine  yatırım yapması, iki ay sonra iki katına satılması, tekrar şişirilmesi şişirilmesi... Belli bir noktaya geldikten sonra o sanatçının devamlılığı, o sanatçının onu üretebilme gücüne katkı, hepsi gözardı edildiği için çok fazla kaybolan isim, yatırım oldu. Bir yandan gerçekten Türkiye’nin yeni koleksiyonerlere, ama bunu bir birikim ve kültür haline getirenlere, bunun bir bir birikim ve kültür meselesi haline gelmesine ihtiyaç var. Yoksa bilmeyen almasın, bilmeyen gelmesin diye de bir şey yok. Duygusal da bir şey koleksiyonerlik. Bir de üstüne üstlük adım adım gelişiyorsun. Baktıkça karşılaştıkça, gördükçe farklı tatları sezebildiğin algılayabildiğin bir olgunluğa varıyorsun. Herkes adına bir deneyim.

Tabi şunu da atlamayalım; bu bir soylulaştırma süreci aynı zamanda. Farkında olunması gereken bir konu. Artık paranın sadece cepte olmasının bir anlamı yok. Başka iş ilişkileri, daha yüksek ölçekte daha uluslararası iş iletişimleri içerisine girebilmek için artık bu para sahiplerinin farklı bir kategoride kendilerini beyan edebilmeleri için koleksiyoner olmaları gerekiyor. Aslına bakarsanız tarihte de bundan farklı olmadı. Türkiye’de bu şekilde oluyor diye şaşırmamak gerekiyor. Sanat çok akışkan bir kanal bu anlamda. En çok üzüldüğüm nokta sanatçıya yapılan yatırımın, sanatı besleyen diğer kanala yani eleştiri, yayın kanalına yapılmaması. Sanatçı, alıcısı-izleyicisi ve eleştireni ile bu üç ayaklı bir durum. Çok az sanat yayını olduğunu, anlatı dışında hakikaten düzgün röportajlar veya iyi kritik eleştiriler, yapıcı, sorgulayıcı içeriklerin, eleştirilerin olmadığını düşünüyorum. Şu anda yapılan herşey alkışlanıyor çünkü herşeyin bir destekçisi, bir kurum vb. var. Kimse birbirini küstürmek istemediği için de bu anlamdaki gerçek algı deşifre edilmiyor diye düşünüyorum.

Mesela, 80‘lerde 90‘larda sanatçılar birbirilerini eleştiriyor ve bu yapıcı bir durum olarak algılanıyordu. Artık sanatçılar kendilerini birey olarak, yalnız tutarak korumaya alıyorlar. Çünkü eleştirinin mahiyetine bakarak değerlendirme değil de ‘bana kimse dokunmasın ben böyle iyiyim’ diye bir hal var. Sanatçı bu yapının içerisindeki en hassas taş. Bir şekilde üretimine devam etmek mecburiyetinde. Bu anlamda ortaya sunulan şeyin niyetini sorgulamaya başladığı andan itibaren kendini içine kapanıp hiçbir şekilde dışarıdan gelecek bir eleştiriyi kabul etmiyor.

Tabi bunu sadece sanatçının durumu diye tanımlayamayız. Bugün bu durum toplumdaki bireyselleşme adı altındaki yalnızlaşmadan kaynaklanıyor. Disiplinlerarası iletişimin olmayışı bir yana, artık geçmişteki gibi sanatın kahvelerde sokaklarda tartışıldığı ortamlar değil herkesin atölyesine kapandığı, eğer bir yolunu bulduysa yaşamanı sanatla devam ettirdiği bir dönem. Birçok yetenekli insan yap-yasla modeli, ‘küstüm’ şeklinde atölyesinde üretip kimseye göstermiyor.

90lar demişken o dönemdeki inisiyatifler geliyor aklıma. Senin de 2000 sonlarında içinde olduğun bir 216 vardı. Devam etmiyor sanırım?

Devam etmiyor şu anda. 2007-2009 arası Kadıköy’de varolmuş, düşünce ve üretim alanıydı 216. Tamamen biraz önce bahsettiğimiz sorunsaldan yola çıktı: Herkes kendi atölyesine kapanmış, kimse birbirine eleştiri vermiyor, iletişim yok... Öncelikle atölye ziyaretleri yaptık, herkes birbirinin işiyle ilgili yapıcı eleştirilerini, uslübuyla yaptı. Hasanpaşa Gazhane sürecine baya bir dahil olduk. Gazhane’nin 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti sürecinde Gazhane Çevre Gönüllüleri’nin yanında yer aldık. Zira orası bir kültür sanat merkezi yapılacaktı ki ciddi bir rant telaşı olduğundan esamesi bile okunmadı.. Orası için bir bellek defteri oluşturduk yaklaşık 30-35’e yakın sanatçı mekan-bellek üzerine tuval bezi üzerine çalışma yaptı, sonra onları diktik, bir defter haline getirdik. Hala da tutuyoruz o defterleri. Sonra Moda için yine kent-bellek çalışması, devasa bir defter yaptık.

Sonra biraz içini boşaltmaya başladık 216‘nın. Herkesin kendi kariyerinde farklı süreçlere girdiği bir dönemdi. Başında şunu söylemiştik: ‘Atölyede ne iş varsa getirelim sergi yapalım’ diye bir algı kesinlikle olmasın, içerik için üretilsin.’ İşte sonra bir baktık o noktada herkes farklı bir durumda, 216‘yı bozmadan fesedelim dedik. Bu arada herkes hala görüşüyor, hala konuştuğumuz ufak ufak heyecanlandığımız şeyler var tabii ama o dönem vadesini doldurmuştu 216.

Haluk Akakçe ile bir çalışma dönemin oldu. Nasıldı?

Hem çok iyi bir arkadaş, hem bir mentor olarak hala hayatımda Haluk. Hani az önce bahsettiğimiz o hem iyi niyetli yapıcı hem çok keskin olabilen eleştiriyi yapabilen biri Haluk. Bu anlamda ben çok şanslıydım onunla yanyana olmaktan. Çünkü o beni en başından beri bir asistan ya da bir öğrenci gibi değil, bir arkadaş, sanatçı olarak gördü. O’nun kariyerindeki bir insan için çok nitelikli bir yaklaşım. Hayatımın çok sağlam dönüm noktalarından bir tanesidir Haluk’la tanışmak. Beraber çalıştığımız dönemde hem sanatsal birikimim adına ilerlediğim bir nokta hem yaşam adına. Bambaşka bir bakış açısı. Çünkü, Haluk yani... Bir insanın yaşamına düşmeye görsün, illa bir şeyler değiştiriyor. Bana öğrettiği en büyük şeyler yaptığıma inanmak, güçlü durmak oldu.

Cut-out, yağlıboya, video gibi farklı medyumları kullanıyorsun. İşlerinde, sergilerinde yarattığın bir  hayal alemi var. Nasıl bir süreçte gelişiyor fikirler?

Yol çok karmaşık. Nasıl gelmek istiyorsa öyle geliyor. Bazen bir nalburda gördüğüm birşey beni dehşete düşürüyor, koşarak eve gidiyorum. Bazen okuduğum bir kitaptaki karakterin betimlemesi veya sahip olduğu enerji tetikliyor. Genelde elim durmaz. Egzersiz gibi, elimi yüzümü yıkar gibi karalarım. Çizerek düşünenlerdenim aslında. Bazen bir cümleye takılıyor aklım. Mesela son zamanlarda takılan ‘eşyanın mukavemeti’ kavramı nereye varacak çok merak ediyorum.

Hikaye şöyle; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yaz Yağmuru hikayesinde bir kadın bir eve sığınır. Orada adamla kadının arasında geçen konuşmada diyalog şöyledir:

-    ‘Karınız evde yok belli ki?’

-    ‘Nerden anladınız?’

-    ‘Eşyada mukavemet yok. Kadın olan evde eşyada böyle uysallık olmaz’

Bu o kadar hissettiğim birşey oldu ki. Şimdi bunun neye dönüşeceğini çok merak ediyorum.

İşte böyle açıkcası nereden besleneceğimi çok kestiremiyorum. Yaşıyorum. Yaşamda karşılaştığım, görebildiğim şeyler müdahale ediyor sanırım bu yapıya. Bende birşeyi oynatıyor, benim kafamı çevirip birşeyi görmeme neden oluyor. Heyecanımı yüksek tutup merakımı ilgimi cezbettiği, içimde bir şeyleri dürtüklediği sürece de yönelmeye devam ediyorum. Dolayısıyla bir sürü şey çıkış noktam olabiliyor...

‘Neden illa sanatla ilgili her şey güncele dokunmalı?’ diye bir şey okumuştum bir yerde. Senin işlerinde güncelden, kavramlardan bahsetmeye gerek duymuyor insan. Nedir senin sanatındaki güncel ile ilişki?

Evet benim işlerimde güncelle ilgili bir durum yok. Güncel açıkcası beslemiyor. Daha zamansız birşeyi arıyorum. Çünkü güncel, adı üstünde gündelik. Dolayısıyla varlığı veya varlığının ehemmiyetini içselleştiremiyorum güncelin, yerine yerleştiremiyorum. Çünkü bugün o şekliyle varolan şey mevcut siyasi sistemin kurguladığı bir yapı ve yarın başka bir ölçekte değişecek. Yani benim yaratımsal enerjimin orada bir karşılığı yok. Sinirleniyorum, öfkeleniyorum evet ama bu anlamda beni davranmaya iten birçok şey var ama farklı bir alanda davranmayı tercih ediyorum. Yani sanatsal üretimimin içerisine sokmak açıkcası yapamadığım birşey olduğu için böyle. Ben yapabildiğim şeyi yapıyorum aslına bakarsan. Samimi gelmiyor bana... O kendimi tam hissettiğim anda çıkan üretim beni temsil ediyor. Onun dışında bir şey beni temsil etmiyor. O gündelik gerçekliğin de benim kendi üretim yapımda hakikaten yeri yok çünkü ben genel janra nazaran olumluzluktan değil olumludan beslenen bir sanatçıyım. Korumam gereken bir cevher var. O cevherin yaşam suyu var ve o yaşam suyu da insan olmanın en güzel tarafları. Gündelik yapının içinde buna çok az rastlıyoruz. Üretimimi o noktadan kuracaksam bu benim seçimim olur. Diğer taraftan insan kendini nasıl ifade ettiğine inanıyorsa öyle yapmakta hürdür. Benim hayat anlayışımda hakikaten olumsuzluğun hiç bir katkısı yok. Tamamen pasifize ediyor, eylemsizleştiriyor ve ben insana çok inanıyorum. Son sergimin ismi, son sergimin bütün varyetesi ‘Sen Dönünceye Kadar Bende Saklı’ o inandığım insan olmanın en kıymetli tarafları üzerineydi. Hemen akabininde Gezi oldu yani. Daha ne diyeyim.

Sanatsal sürecindeki dönüm noktaları diyebileceğin dönemler, olaylar var mı?

Ulus Baker’in şu sözü benim için çok önemli: ‘‘Gerçekliğinizi başkalarının rüyalarına yakalanmış olarak bulabilirsiniz. Böyle bir hapisliktir yaşam ve biz bu mahpusluktan nasıl kurtulacağız? Neden yaşam bir ‘happening’, bir özgün yaratım süreci olmasın?’’

Akademik dönemden, kendi özgün sürecime geçişte çok büyük bir etkisi vardır bu lafın... Hakikaten böyle birşey. Sanatçının en büyük düştüğü tuzak beğeni. Çünkü yaptığınız işi beğenen ve beğenmeyen insanlar vardır. Hele ki benim gibi birbirinden çok farklı üretimler yapan, ya da bir yaklaşımı daha derinleştirmek ya da onun içinde kaybolmak yerine daha zıplaya zıplaya giden bir sanatçıysanız...

İşleriniz bazen beğeniliyor, bazen beğenilmiyor. Kulaklarınız hep açık oluyor hep başka bir şeye açılıyorsunuz. Moraliniz düşüyor ya da yükseliyor. Sonra bir bakıyorsun birileri seni  çekiştiriyor ve sen başkalarının rüyaları haline gelmişsin. O yüzden diyorum ki ne üretimlerle ne de onunla ilgili düşünen insanlarla çoğunlukla çok fazla bağ kurmuyor olmamın sebebi, kendi iç sesimi dinleyebilmek, duyabilir hale gelmek açıkcası. 

Mesela, Gezi süreci önemli benim için. Daha doğrusu Gezi’nin denk geldiği şey. Çünkü ben 4,5 senedir hiç ara vermeden yoğun bir tempoda üretiyor, ara vermeden üretme üzerine düşünüyorum. Taşikardik ruh halleri... Bu ikinci serginin sonunda, serginin işlerini duvarlarda gördükten sonra hissettim ki artık durmam lazım. Başka bir şeye başlamanın zamanı. Sergi, bitirip tamamladığım bir şeydi. Üzerine Gezi oldu. Orada dünya değişti, başka bir algının olabileceği ortaya çıktı. Birçok gündelik alışkanlığımı bıraktım bu sırada. Kendi kendine oldu. Ben açıkcası bütün yaz ne resim düşündüm, ne istedim ne aklıma geldi. Ne de bundan rahatsız oldum. Ben hep böyle bir durumlarda rahatsızlık, huzursuzluk hissederdim. Hissetmedim. O benim vicdani bir hesabımdı ama değişti artık. Şimdi hakikaten hissettiğim istediğim için üretmem gerekiyor.

Gelecekte yeni proje, fuar, sergi var mı?

Yakın zamanda Cer Modern’de Gölgem Kadar Büyük Müsün? sergisine, biraz minimal işlerle katıldım. 19 Mart’ta Art Dubai var. Galerim Galerist Dubai’de olacak, ben de yeni bir iş yapıyorum orada sergilenmek üzere. Onun dışında şu anda sakin bir dönem. Üç boyutluya geçmek istiyorum ama prodüksiyon istemiyor, kendim uğraşmak istiyorum. Mutlaka benim dokunmam, benim elimden çıkması lazım. Videodan keyif aldım çok. Videolar çekiyorum... 

0
3099
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle