25 MART, ÇARŞAMBA, 2015

Arzu’nun Tarihle İlişkisi

Sanatçı Tunca ile Yeldeğirmeni’ndeki atölyesinde çalışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Arzu’nun Tarihle İlişkisi

Yeldeğirmeni’ne ne zaman taşındınız, taşınmaya nasıl karar verdiniz? 

Yeldeğirmeni’ne geliş sürecim yaklaşık dört yıl önce Pi Artworks’teki sergiyi hazırladığım ve Sanatorium’dan ayrıldığım döneme denk geliyor. Burayı çevremdeki birkaç sanatçı arkadaşımdan duymuştum, Ali (Elmacı) de bana tavsiye etmişti. Burada daha rahat çalışabileceğimiz büyüklükte ve diğer pek çok olanağa sahip mekânlar vardı. Kira olarak da uygun yerlerdi. Ben de semte geldim, buralarda bakındım. Ali bana çok yardımcı oldu çünkü Kadıköy’ü hiç bilmiyordum. İzmirliyim ve İstanbul’a geldiğimden beri Ortaköy’de yaşıyordum, atölyem de Taksim Beyoğlu’ndaydı, tüm hayatım bu civarlarda geçiyordu. Atölyeyi bu tarafa taşınmaya karar verince Kadıköy’ü keşfetmeye başladım. Evlendikten sonra da Feneryolu’na taşındım; yani burası benim için çok uygun bir lokasyon oldu. Öyle ki bazen evden atölyeye yürüyerek gelebiliyorum, yürüyüş mesafesinde bir yer.

​Yeni mekânı bulduktan sonra atölyeyi hazırlamaya başladım. O dönem bana yine şu anki atölye arkadaşım Çağrı (Saray) çok yardımcı olmuştur. Burayı duvarlarına kadar ellerimle yaptım diyebilirim. Çağrı da yaklaşık iki yıl önce bu taraflarda atölye arayışına girmişti. Ben de isterse beraber çalışabileceğimizi söyleyince -burası iki kişiye yetebilecek kapasiteye sahip, sadece kişisel sergilerimizin olduğu dönemlerde, biraz daha fazla mekâna yayılma durumumuz söz konusu oluyor- o da kabul etti. Benzer bir sanat perspektifine, hayata bakış açısına sahip olduğumuz ve dönem olarak da yakın arkadaşlar olduğumuz için atölyeyi bu şekilde paylaşmak güzel gidiyor.

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Yeldeğirmeni’nde çevredeki diğer sanatçı atölyeleriyle ilişkileriniz nasıl?

Gayet güzel. Burada yoğun bir etkileşim söz konusu ve çok da güzel bir iletişim var. Bu güçlü iletişimin başlangıcı buradaki sanatçı arkadaşların daha önce bir araya gelip, Yeldeğirmeni çevresinde üretimlerini görünür kılabilecek projeler geliştirmeye çalışmalarıyla başlamış. Yeldeğirmeni Sanatçı Atölyeleri Birliği ve Heykeltıraşlar Derneği’ni kurmuşlar. Bizim iletişimimiz ise Gezi döneminde yoğunlaştı, o dönemde atölyelerde bir araya gelmeye başladık. Pek çok toplantıyı bizim atölyede yaptık. 40-50 sanatçıyı bulan toplantılardı bunlar. Aynı dönemde Turuncu Çadır’daki toplantılar oluyordu, bu toplantılara da temsilciler olarak katılmaya çalıştık. Toplantılarda konuşulanlardan birbirimizi haberdar etmeye yönelik güzel etkinliklerdi bunlar. Gezi sonrasında yine bir süre o süreçteki iletişimi tartıştık çünkü çok keyifliydi o toplantılar ve birbirimizi tanımaya burada yeniden toplantılar yapmaya başladık. “Sanatsal anlamda birbirimizi verimli kılabilecek, birbirimize bir şeyler katabilecek neler yapabiliriz?”i tartıştık bir süre, 15-16 toplantı bu konular üzerinden devam etti. Şu anki durumda Kadıköy Sanatçı Meclisi’nin oluşturulmuş olması en güncel gelişme. Bu da güzel bir oluşum. Bu meclis biraz da Kadıköy Belediyesi’nin desteği ve iletişimiyle oluştu. Yanılmıyorsam belediye başkanı burada dört toplantıya katıldı, atölyelerimizi ziyaret etti. Burada rahat barınabilmemiz, rahat yaşayabilmemiz ve üretebilmemiz için nasıl katkıda bulunabilirler, neler yapabilirler, bizler neler isteriz… Gerçekten çok yapıcı ve çok önemli bir adımla geldi belediye başkanı buraya. Bu adımla da çeşitli sanatçılar çeşitli taleplerde bulundular, çalışmalar hâlâ devam etmekte. 

Peki buraya yerleşen, atölyesini buraya taşıyan sanatçılarla Yeldeğirmeni’ndeki değişim nasıl?

Burada, Yeldeğirmeni bölgesinde,  “gentrification” dediğimiz durum çok hızlı ve sert bir şekilde ilerliyor. Kira artışları çok rahatsız edici noktalara geldi. Ev sahipleri sanatçıları, eski kiracıları çıkarıp yerlerini kafelere, restoranlara yani kısaca daha pahalıya kiralamak istiyorlar. Biz bu durumun önüne biraz da olsa geçmek istiyoruz. Bunun için de buradaki görünürlüğü daha aşağıya çekmek gerekiyor. Burada festivaller, open studiolar gibi sanatsal etkinlikler, faaliyetler yerine, buranın sakinleriyle birbirimizi daha çok tanımaya, birbirimize destek olmaya, sanatsal anlamda birbirimizi beslemeye yönelik faaliyetlerin olması gerektiğine karar verdik. Bu düşünceyle Kadıköy Belediyesi’nden talep ettiğimiz, üzerinde çalıştığımız bir Çağdaş Sanat Kütüphanesi fikri var; açık bir kütüphanenin burada çok faydalı olacağını düşünüyoruz. Genç pek çok arkadaşın atölyesi var burada ve aslında hepimizin bu tür bir kütüphaneye bu lokasyonda çok ihtiyacı var. Yine seminerler, video ya da film gösterimleri yapabileceğimiz bir alana ihtiyacımız var. Bunlar üzerine görüşmeler devam etmekte. Bir de ticari kaygısı olmayan bir proje mekânı yaratma projesi var. Bunlar üzerine çok pozitif adımlar atılıyor, sık sık görüşüp toplantılar yapıyoruz. Sanatçı Meclisi’nde şimdiye kadar 6-7 toplantı yapıldı, önümüzdeki toplantıda da çeşitli talepler doğrultusunda alt komiteler oluşturmaya karar verdik.  “Soylulaştırma” konusunda buradaki mimar, sanatçı, belediyeler temsilcisiyle belki bir alt komite yaratılabilir, bir “gentrification” ofisi kurulabilir, sanatçılara yer bulmak, buradaki soylulaştırmayı kontrol altında tutabilecek neler yapılabilir üzerine -misal; ada parselde kafe ve restoran ruhsatı sınırlandırılması getirilebilir- konuşuyoruz. Bu durumda burası bir Cihangir ya da Moda gibi olmaz diye umuyoruz. Yeldeğirmeni sanatçı, öğrenci, dolayısıyla da atölye, hostel ve oteller açısından oldukça aktif bir topluluğa sahip bir süredir. Mesela Marmara Üniversitesi buraya yakın; öğrenciler yüksek kiralı yerleri birleşip tutabiliyorlar. Kişi başı yükümlülükleri az oluyor ama belki bu arkadaşlar için belediye ortak bir atölye yaratabilir diye düşünüyoruz. Hatta 50-100 sanatçıyı barındırabilecek bir “atölyeler mekânı” kurgularsa belediye, kira artışının önüne geçebilir diye düşünüyoruz.

Mesela kollektif toplantılardan ortaya çıkan bir projeler var mı?

Sergi, open studio gibi etkinlikler yapmak gibi fikirlerden uzak durmak, bunlar gibi “klasik” aktivitelerde biraz daha kontrollü olmak durumundayız. Sergi dediğimiz zaman bu misal benim için çok kapsamlı bir şey; kiminle, neden, niçin, nasıl bir araya geldiğimiz soruları var doğru yanıtlar bekleyen. Sadece lojistik nedenlerden dolayı bir proje kurgulamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Yapılacak bu tarz bir projenin bize yararından çok negatif yansımalarının olabileceğini düşünüyoruz. Burası bizim barındığımız, ürettiğimiz alan. Buradaki pek çok sanatçının iyi ya da kötü temsil edildiği bir galerisi var. Karma sergilerde yer alma şansları var. Burada işlerimizi, eserlerimizi görünür kılmaktan ziyade daha çok üretmeye, birbirimizi beslemeye ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Belki ilerde olur tabii. İsteyen, niyetlenen arkadaşlar da var. 

İşgal Evi’nde bir proje vardı...

O projeden haberim yok. İşgal Evi’nde proje yapmak çok zor bir şey. Burada da konuştuk İşgal Evi’nde ne yapabiliriz diye ama orayla seviyeli bir ilişkiyi götürmekten yanayız; zira başlı başına çok dominant ve kuvvetli bir yapı. Buradaki pek çok sanatçı, herhangi bir sanatçı orada bir şey yaptığı zaman, oraya bir şey katmasından çok, sanatçının kendisinin fayda sağlayacağı bir yaklaşım elde edeceğini düşünüyor. Yoksa oraya birkaç tane yapıt asıp, ben burada sergi yapacağım demek, çok doğru bir hareket değil. Don Kişot’ta yapılacak bir sergi, oranın işleyişine, sistemine bir şey katmalı. Atölyeler, seminerler, gösterimler, workshoplar yapılabilir ama oranın mantığına, felsefesine çok uygun olması gerekiyor.

Sonuçta orada bildiğimiz anlamda sergi yaptığında, oranın da soylulaşmasına aracı olur gibi. Aslında olmamak isterken, farkında olmadan belki de aracı olarak başka bir şeye dönüşmesini hızlandırabilir.

Aynen öyle.

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Yaptığın sergilere baktığımda; Sanatorium’ daki “Little Boy” sergisi, Pi Artworks’ teki “Kalıntı” sergisi ve yakın zamanda Art On Istanbul’daki “Desire” sergisi birbirleriyle ilişkili; tarihsel süreç içerisindeki bazı dönemleri, bölümleri resimlerle görünür kılıyorsun. Little Boy’da atom bombasının üretilme süreci vardı, Kalıntı’da yine farklı tarihsel dönemlere dair insanların kendilerini ifade etme biçimlerindeki yalınlık.. Desire ise yemek yeme seremonisi üzerineydi. Aslında yakın bir tarihin, bilinen tarihin söyleminin çok dışına çıkıp, yeni bir tarihin kurgusu mu gördüklerimiz?

Tarihten bir konu ya da bir durum benim için önemli ama tarihten bir durumun, sanatla, güncel sanat çıkarımları ve sorgusuyla olan iletişimi ve ayrıca bu durumun günümüzle olan iletişimi ve etkisi benim için önemli. Geriye döndüğümüz zaman o tarihsel durumdan, günümüze dair hangi çıkarımların yapılacağı ve bu yapılan plastik çıkarımların yine günümüzle olan ilişkisi beni ilgilendiren… Benim için bu üç dönemin birbiriyle çalışıyor olması gerekiyordu, öyle de oldu. Desire nispeten kendi adıma, taşları yerine tam olarak oturtarak yaptığım bir iş oldu. Kalıntı sergisi biraz dağınıktı; tarihsel görsellerin ve imgelerin bize hissettirdikleri, bizde bıraktıkları izlenimleri, bu duygusal yapıların sanat tarihindeki bildiğimiz geleneksel resim kompozisyonlarıyla ve tarihiyle olan ilişkisi ve bu ilişkinin günümüzdeki izleyiciyle tekrardan çıkarımı üzerine yaptığım bir sergiydi. Oradaki kurgulama biraz daha resim geleneğinin üzerinden yapılan bir kurgulamaydı. Little Boy’daki bir araya geliş sadece bir bombanın sarkastik hikâyesi üzerineydi. Görselleri ve o dönemi araştırdığımda ortaya çıkan donelerin verdiği kendi içerisinde bir skala ve perspektifti. Desire’da ise kendim bir şeyleri kurguladım ama bu tarihi görseller bu sergide de sanat tarihiyle yine bir şekilde ilişkiye giriyor. Gelenekselle de ilişkiye giriyor; diktatörlerin yemek yedikleri anı görüyor olmamız, bunların desenlerini yapıyor olmam tamamıyla bu çıkarım üzerineydi.

Desire sergisinin ortaya çıkış noktası nasıldı?

Önce desenlere başladım. Bu desenlerin ilk çıkış noktası, insanın yemek yerken yarattığı imajın etkisiydi. Örnek olarak Gezi sürecinde dönemin başbakanının tavuk yerken çekilmiş bir fotoğrafı dolanıyordu. Kişinin yemek yerken aldığı hal biraz da itibarsız bir hal. Hani tek adam, büyük adam, diktatör… Ama bu koca koca adamların yemek yediğin anlar en animalistik anları. Yani kısaca günümüzden esinlenerek geçmişteki diğer diktatör ve liderlerin yemek yemeleriyle ilgili her bilgiyi araştırdım. Sonra da bulduğum bu görselleri resmetmeye başladım. Tabii araştırmalarım sonucunda onların sadece yedikleri anın desenleri değildi yaptıklarım. Kimisinin yediği ana ait bir desendi, kimisinin yemek ile ilgili bir görseli. Mesela Hitler’in sadece yemek odasının desenini yaptım, çünkü o da bence Nazi estetiğini, mobilyasından, masadaki sandalye dizilimine kadar dönemin ruhunu veren bir imajdı. Projeye bir diğer bakış açısı da İsa’nın Son Akşam Yemeği sofrasından yapılabilir. Hristiyanlıkta çok önemli bir durumdur bu yemek hali; Tanrı figürünün insanlaştığı andır. Bunun da ötesinde, kitleyle kurulan ilişki yemek üzerinden yapılıyordur; kendisinin etini yedirdiği, şarabı kanıymış gibi içirdiği sofradır. Bu sofra aslında bize Tanrı’nın bizden birisi olduğunu ve bizimle olan ilişkisini de ifade ediyor. İzleyiciyle de o anı paylaşıyor. Bak diyor, Tanrı senin gibi birisi, masada oturan, yemek yiyen bir insandı.

Bir açıdan, tek adam figürünün kendi estetik dünyası veya kendi güç dünyasını paylaştığı sahneler mi? 

Öyle de diyebiliriz. Bu adamlar hayatlarını güç, hegemonya, otokrasi üzerine kurgulamış, dönemlerinde tek adam olmuş. Belirli felsefi, politik görüşlerin hem ikonu, hem onların en büyük savunucusu ve lideri olmuş figürler. Sözde bu yemek yeme hali de bu liderlerin insani birer anları. Bence yemek dönemsel, tarihsel bir belleğin bir parçası. Biraz bunu araştırmaya başladım. Bir yandan bu figürlerin karakalemlerini yapıyordum ama diğer taraftan şöyle bir soru ortaya çıktı: Ne yiyorlar? Ne yemeyi seviyorlar? Bu sorulara cevaplarda tamamıyla sosyolojik bir belge noktasına geliyor yemek yeme durumu... Bir felsefesinin temsilcisi, sosyalist devrimci lider Lenin felsefesi ile uyumlu, beklentilerimizi karşılayacak bir şey yerken, başka bir figür örneğin Mao tam tersine bir gurme, lüks yemek yiyen biri olabiliyor. Pekin’e 600 km uzaklıktaki Wuhan nehrinden balıkları trenlerle, plastik poşetlerde suyun içerisinde canlı kalacak bir şekilde getirtiyor. Pekin’deki sarayın altındaki havuzlarda o balıklar canlı canlı bekliyor… 

Yani temsil ettiğiyle yaşam biçimi çok da benzer değil...

Evet. Aslında Desire sergisinin açılışından hemen önce gerçekleştirdiğim Adam Mickiewicz Müzesi’ndeki performansım, yemenin bu bellek durumunu oldukça güzel derleyip toparlıyordu. 1850’lerde İstanbul’da yaşayan ve burada vefat eden Polonyalı şair ve devrimci Adam Mickiewicz’in en sevdiği yemek tavuk yemeği imiş. 2014 yılı boyunca süren Polonya-Türkiye Diplomatik İlişkilerinin 600. Yılı kutlama etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdiğim performans için ben şairin yaşadığı dönemdeki tavuk yemeklerini araştırdım. Osmanlı ve Polonya’daki tavuk yemeklerini araştırdım. Polonya’ya gittim ve Polonyalı şeflerle bir workshop yapıp çalıştık. Buradaki performansta 1850’lerin Osmanlısı’nda yenen Ballı Mahmudiye adında bir tavuk yemeği ve Polonya’dan eski usül bir tavuk yemeği hazırladım. Ballı Mahmudiye kuru kayısı ve kuru üzüm içeriyor, tadanlar tavuklu aşure gibi olmuş dediler. Şu anki damak zevkimizle uyumlu bir yemek değil. Peki, o dönem bu yemek nasıl yeniyordu? Tabii ki Osmanlı saray mutfağı etkisi var ama diğer taraftan o bölgede Rumlar, Ermeniler yaşıyordu, hâlâ yaşıyorlar ve onların o dönemki damak üzerinde büyük etkileri vardı. Onlar gittikten sonra da zaten bu coğrafyada daha çok kebap ve benzeri yemeklerden oluşmuş mutfağın egemenliği var. Aslında yemek kültürü bize tarihsel kronolojiyi de gösteriyor. Neden bu yemek şu an tüketilmiyor çıkarımı yapabiliyoruz. Bu çıkarımları biraz da politik temelli tartmamızı sağlayabilecek bir ilişki var.

Neden peki daha güncelliğini yitirmemiş figürlerin yemek masaları değil de, tarihsel dönemleri temsil eden, ideolojilerin yemek masalarını ele aldın?

Biliyorsun diktatörlük, otokratik tavır ya da diğer taraftan geriye döndüğümüz zaman o dönemlere ait felsefi görüşler hâlâ daha egemen ve aktif bir şekilde yaşanıyor. Benim için önemli olan, günümüzde hâlâ devam ediyor olsa da asıl o döneme, o felsefeye ya da o politik duruma ait gerçek idolün kendisiyle bunu tartmak ya da tartışmak. Kendimi şu anki figürlerin üzerinden bu çıkarımları yapacak yetkinlikte göremem. Çünkü biraz daha tarih süzgecinden geçip bu figürlerden geriye ne kalacağı önemli benim için. Bu adamlardan şu an arda kalanları ya da günümüze dair neler verip vermediğini, kendi dönemlerinde neler yaşatıp yaşatmadıklarını analiz edebilecek durumda olduğumuzu düşünüyorum. Geçmiş dönemleri bu sebeple tercih ediyorum.

Bu yemeklerin nasıl yapıldığına dair sergide bir video çalışması da yer alıyordu. Bu videonun sergiye kattığı bütünlük adına ne diyebilirsin? 

 Hikâyenin devamında, o adamların en sevdiği yemekleri araştırıp bulduktan sonra, bir yandan geleneksel yöntemleri, diğer yandan Street Art’ın dilini kullanarak desenler yaparken ve kurşun kalemle resim geleneğinin en temel dillerinden birini kullanıyorken, bir soru oluştu aklımda. Acaba ben bu dili ortadan kaldırıp, kendimce yeni bir dil keşfedip, bu dille hem sanatsal hem politik çıkarımları yine aynı şekilde ifade edebilir miyim sorusu… Ben de Doors Akademi’yle görüşüp böyle bir proje üzerinde çalıştığımı, aşçılığı ve mutfağı öğrenmek ve  bu yemekleri bizzat kendim yapıp deneyimlemek istediğimi belirttim. Onlar da bana destek oldular; yaklaşık altı aylık bir aşçılık eğitimi aldım, üç ay Kitchenette de staj yaptım. Öztiryakiler videoların mutfağına destek oldular. Yemekleri fabrika mutfaklarında yaptım ve yapılış sürecini video haline getirdik. Bu video çalışması benim için çok güzel sembolik anlatımlara sahip. Politik sanat üreten sanatçı duruşunu bence güzel sorular halinde çoğaltıyor. Aşçı hizmet sektöründe servis verme durumunda olan bir karakter, kimisi için bir diktatörün yemeğini yapıyor olma durumu da var ya da diğer taraftan benim büründüğüm karakterin yaptığı acaba aslında politik bir eylem mi? Politik eylemi benim yapıyor olma durumum yine bu soruları çoğaltıyor.

Videonun kadrajından dolayı sonuçta her mutfağın şefi, o mutfağın bir açıdan da diktatörü gibi. Her noktasını, bütün estetiğini kontrol eden kişi...

Evet haklısın, mutfakta çok ciddi bir hiyerarşi de var işin içerisinde.

  • Tunca  ©Korhan Karaoysal
  • Mehmet Kahraman ve Tunca ©Korhan Karaoysal

Mehmet Kahraman ve Tunca ©Korhan Karaoysal

Hiyerarşi üstünden başka bir hiyerarşiye… Bir yemek yapım videosu bir propaganda filmi olabilir mi?

Biliyorsun bu videodaki dil, çok popüler bir dil. Yemek programları günümüzde çok tüketilen bir program formatı. Pek çok araştırmada, izleyicinin yemek gördüğünde ona takılıp izlemesi söz konusu. Yemeği izliyor olmamızın da psikolojik bir altyapısı var. Bu altyapı o videoyu izlenir hale getiriyor. Diğer taraftan biz bu dili alıp bir politik çizgide, çıkarımlar yapan bir iş formatı haline getiriyoruz. Yine videonun çıkış noktasına döndüğümüzde yine bir propaganda filmi haline dönüşebilir mi sorusunu da soruyoruz aslında. Bir yemek programı, bir propaganda filmi olabilir mi? Olabilir yani.

Art On Istanbul ile ilişkin nasıl durumda? Temsil edilen bir sanatçı mısın, yoksa proje bazlı olarak mı çalıştınız?

Art On Istanbul beni temsil ediyor. Onlarla Istanbul Contemporary 2014 fuarına katıldık ve Desire sergisini burada yaptım. Önümüzdeki Mayıs ayında London 15 var, benim ilk yurt dışı fuarım olacak. Ben uzun süredir bir galeriyle çalışmıyordum, yapıtlarımın bir bütün halde gösterebileceğim bir platform benim için önemli. Karma sergilerde, bağımsız projelerde bir şekilde kendinizi ifade etmeye çalışıyorsunuz ama diğer taraftan sergi formunu bir bütün proje gibi çalışan birisi olduğum için bunu gösterebilmem önemli. Bu anlamda Art On Istanbul iyi bir platform benim için, görünürlüğü de iyi olan bir galeri, güzel de gidiyor ve memnunum.

Peki yakın zamanda düşündüğün başka bir proje ve ya bu sergiyle ilgili düşündüğün başka bir performansın var mı?

Bir kitap lansmanı planlıyorum. Kitap demişken açayım; bu sergi aynı zamanda bir kitap projesiydi. Yaptığım derlemenin son hali bir kitap formuydu, sergide izlediğimiz bu kitaba doğru giden bir yoldu benim için. Bu kitap da aslında tarihi bir belge, bir yemek kitabı formatına dönüşen bir sanat kitabı. Diğer taraftan benim sanatsal görüşümü ve eylemimi derleyerek bir sanat yapıtı haline de dönüşüyor kitap. Baskısı yeni bitti, lansmanında bir performans düşünüyorum, izleyiciye bu yemeklerin bir kısmını deneyimletmek istiyorum. O deneyim, o an benim için önemli. Önümüzdeki sergi için geliştirdiğim başka bir proje var, şu sıralar onun için doküman derliyor, araştırma çalışmaları yapıyorum. Arada katıldığım karma sergiler var; ODTÜ, Hacettepe ve santralistanbul’da karma sergilere katılıyorum. 2005’te Guido Cassaretto ile beraber bir “yüzen gecekondu” performansı yapmıştık, bu performansın belgelerini, dokümanlarını henüz sergilemedik. Bu sene bu projenin onuncu yılı, bir şekilde bu belgeleri sergilemek istiyoruz.

0
2106
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle