28 ARALIK, CUMARTESİ, 2013

Arter'de Hafıza, Deneyim ve Miras Üzerine Sergi

Arter’de Kasım ayında üç ayrı sergi ve bir etkinlik platformu açıldı; giriş katında Aslı Çavuşoğlu’nun ‘Taşlar Konuşuyor’ sergisi, birinci katta İlkay Baliç ve İz Oztat koordinatörlüğünde yürütülen ‘Bahane’ isimli katılımcılara açık workshop faaliyetleri olarak özetleyebileceğimiz bir oluşum, en üstte Sarkis’in John Cage’in aynı isimli eserinden yola çıkarak oluşturduğu ‘Ryoanji’ ve de ikinci katta Fatma Bucak’ın Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olan "Düşüşe Dair Bir Başka Hikâye Daha".

Arter'de Hafıza, Deneyim ve Miras Üzerine Sergi

Sırasıyla değinmek gerekirse; Aslı Çavuşoğlu’nun sergisi müzecilik ve müzeciliğin teşhir yöntemlerine değinen bir çalışma olarak görülebilir. Sanatçı bu sergisinde Kültür Bakanlığı’nca "2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamına giren, ancak Eser Envanter Defterine kayıt edilecek nitelikte olmayıp bilimsel amaçla kullanılabilecek korunması gerekli eserlere" odaklanmış. Bu uzun cümleyi özetlersek; sanatçının Türkiye’deki kazılardan seçtiği ve reprodüksiyonlarını sergisinde kullandığı bu 71 parça; o kadar da değerli bulunmadığı için sergilenmeyen ama yine de bilimsel amaçlarla saklanan tarihi parçalar. Taşlar Konuşuyor’da bu parçalar renkli plastik, kauçuk, pleksiglas gibi çoğunlukla günümüze ait materyallerle ‘tümlenerek’ ve de kronoloji benzeri herhangi bir sıraya dizim yöntemi geliştirmeden tamamen rastlantısallıkla sunuluyor. Parçalar tümlenmiş halleriyle de herhangi bir nesneye, işlevselliğe ya da estetik bir öğeye referans vermiyorlar. Açıkçası serginin amacının son otuz senedir tartışılmaya açılmış olan müzenin tarih yazımındaki rolü ve de sınıflandırma ve düzenleme yöntemleriyle yaşayan hafızayı taşlaştırmasının eleştirisine referans verdiği rahatça okunuyor. Sanatçı; müzenin kısıtlayıcı ve tanım koyucu pratiğinin karşısına müzenin kullanmaya bile değer görmediği ‘tarihsel atıklar’dan oluşan rastlantısallık öğesiyle örülmüş bir sunumu koyarak müzenin tavrına bir karşı duruş koymayı amaçlamış. Fakat sanatçının araştırması ne denli üzerinde çaba harcandığını hissettirse de üzerinde sıkça tartışılmış bir konuyu yinelemekten öte bir merak ve ilgi uyandırmıyor. Aynı tarihlerde üst kattaki salonda sergisi bulunan Sarkis’in; müzenin kurumsallaşmasının eleştirisi gibi genel geçer bir konuyu nasıl bir öznel duruşa ve yoğun kişisellikle örülmüş yapıtının temel öğesine dönüştürmeyi başardığını hatırlarsak Çavuşoğlu’nun yapıtının benzer bir içselliği taşımadığını öne sürebiliriz.

Binanın ikinci katında iki ay boyunca bir sergi değil de ortak kullanım alanı olarak tasarlanan ‘Bahane’ yer alıyor. Bahane Arter’deki üç serginin buluştuğu ortak kavramlardan yola çıkarak çeşitli tartışma odakları sunuyor. Bu kavramlar; miras/hafıza/tarih yazımı, rastlantı/oyun/katılım ve müelliflik/temellük/yorumlama. Bahane; bu konularla ilgili çeşitli kitap, makale, yazıların okunabileceği, sanatçı videoları, film, belgesellerin izlenebileceği, söyleşilerin takip edileceği bir mekan olarak katılıma açık bir platform.

Sergi mekanının en üst katında Sarkis’in ‘Ryoanji’ isimli yapıtı yer alıyor. ‘Huzurlu Ejderha’nın Tapınağı’ anlamına gelen Ryoanji; Kyoto’da 15. Yy’da kurulmuş bir Zen bahçesi. Bir manastırın içinde yer alan bahçede bitkiler ve ağaçlar yerine rastlantısallıkla düzenlenmiş on beş kadar kaya ve onların çevresini saran kaya yosunlarından başka birşey bulunmuyor. Onca sadeliğine ve boşluğuna rağmen bahçe; bugüne kadar araştırmacıların ve bilim adamlarının oldukça ilgisini çekmiş. Taşların dizilişinin sembolik bir anlamı bulunup, bulunmadığı sorgulanmış, bu soyut ve yalın düzenlemenin insan ruhunda nasıl böyle bir etki yaratabildiği üzerine sorular sorulmuş. Ryoanji Zen bahçesinin olağanüstü sadeliğine rağmen yarattığı etkinin denge, uyum, ritm ve hareket gibi genel kompozisyon özelliklerinin yetkinlikle uygulanmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu özellikler resim, mimari ve müzik gibi disiplinlerin de temel kompozisyon kurallarını oluşturmanın yanı sıra Zen Budizm’inin izindeki iyi yaşam kılavuzunun da temel kuralları olarak algılanabilir. Nitekim Ryoanji’den etkilenen John Cage; 1983 yılında bahçedeki taşların dizilimini kağıt üzerinde tekrar ederek ve seslerin rastlantısallıkla seçilerek bir araya getirildiği I Ching yöntemiyle harmanlayarak bir beste yapıyor. Sarkis’in Ryoanji’si de Cage’in Ryoanji yorumundan çok sonra, sanatçının bahçeyi deneyimlemesiyle ilgili. Nasıl Cage; bahçenin mimari dilini müzikal dile uyarlamışsa, Sarkis de bu müzikal dili yeniden görsel dile çeviriyor. Rastlantısallık, şans öğesinin kullanımı ve de hayat ve sanat pratiğinin bir amaç uğruna araçsallaştırması yerine deneyim olarak kabullenilmesi gibi Cage’in yapıtının temel unsurlarını; Sarkis’in yorumunda da hissedebiliyoruz.

Arter’deki üçüncü sanatçı "Düşüşe Dair Bir Başka Hikâye Daha" isimli sergisiyle Fatma Bucak. Bucak; ıssız ve monokrom bir peyzajın içerisinde kurguladığı kadın bedenleriyle cinsiyetli bedenin çevresiyle ilişkisini yalın ama güçlü bir dille anlatıyor. Serginin girişinde izleyiciyi karşılayan "Omne Vivum Ex Ovo – Nomologically possible, anyhow” isimli videoda güçlü ve trajik bir müzik eşliğinde beton enkazının ortasında duran bir kadın kucağındaki yumurtaları birer birer betonun oyuklarına yerleştiriyor.

Yüzünü kapayan uzun saçlarından kimliğini tespit edemediğimiz kadın  uzun beyaz elbisesiyle Romantik ve Sembolist ressamların sıklıkla kullandıkları mitolojik figürleri anımsatıyor. Neredeyse üzerinde durduğu yıkıntının parçalanmış beton bloklar olduğunu algılamasak bir Caspar David Friedrich resmindeki kırılmış dev buz kütlelerini anımsayacağız. Sanatçının videolarındaki bu resimsel duyarlılık Romantizm akımının ana teması olan insanoğlunun doğa karşısındaki yalnız ve kırılgan varoluşunu bugüne taşımakla kalmıyor, yapıta bir zamansızlık fikri de katıyor. Doğum ve varoluşla doğrudan ilgili yumurtaların soğuk betonların içlerine saklanması ise doğal ve insan yapımı olanın tezatlarla dolu ilişkisini düşündürüyor.

Aynı resimsellik fikrini kıpkırmızı bir peyzaj ortasında yine yüzünü gölgeleyen uzun ve kızıl saçları ve de çırılçıplak bedeniyle bir kadın figürünün yer aldığı videoda da buluyoruz. Heinrich Füssli’nin Lady Macbeth’inin, Edward Munch’un hem korktuğu hem aşık olduğu vampir kadınlarının, Gustav Klimmt’in arzu dolu sevgililerinin, J.W. Waterhouse’un Lady of Shalott’unun da bembeyaz tenli upuzun kızıl saçlı kadınlar olması bir tesadüf olabilir mi? Bucak; sanat tarihinin özellikle de Romantizm ve Sembolizm akımlarının hem şeytani ve karanlık yönü nedeniyle nefret edilen hem de bir arzu nesnesine dönüştürülen kadın imgesini nasıl görselleştirdiğini ustalıkla tespit etmiş. Günah ve tutkuyla birlikte anılan kadın bedeni üzerine yaratılan bu mitleri Bucak’ın ‘Kadın’ın Dört Çağı – Sonbahar’ (2013) isimli videosundaki kızıl saçlı kadında yeniden hatırlıyoruz. Videodaki kadın; resim geleneğindeki ona yönelen bakışlara arzuyla karşılık vermek rolünün tersine görünmez bir düşmana taş ve kayalar fırlatıyor. Belki de videodaki çıplak ve kırmızı alan; görsel hafızadaki kırmızı saçlı deli kadın mitinin doğum yeridir. Kırmızı bir karanlıktan doğan kadın; ötekilerin bakışlarıyla adlandırılmak yerine kendini bir özne olarak yeniden kurmaya burada karar vermektedir.

Tuz Gölü’nün ortasındaki uçsuz bucaksız bir peyzajda çekilen ‘And then God blessed them (Ve Tanrı Onları Kutsadı)’ (2013) ve de ‘Suggested place for you to see it (Seyretmek için Önerilen Yer) (2013) birlikte seyredilmek için tasarlanmış iki çalışma. ‘Suggested place for you to see it’ de yüzü kameraya dönük bir grup kadını izleyicinin bulunduğu yerde gerçekleşen bir olayı izlerken seyrediyoruz. 

Kadınların yorumlarından gerçekleşmekte olayın ne olduğunu anlamaya çalışırken bir süre sonra aslında hemen arkamızda yer alan ikinci videoya , ‘And then God blessed them’e baktıklarını fark ediyoruz. Aslında aynı anda çekilmiş bu videoların mekansal yerleşimi izleyiciyi işin içine katması açısından zekice düşünülmüş. İkinci videoda gerçekleşen olaya gelince; bir kadın ve bir erkeğin arasındaki diyalogsuz bir mücadele olarak adlandırılabilir. Daha doğrusu kadının bütün tepkilerine, erkeği itip, çekiştirmesine, sürüklemesine, üzerine kemikler atmasına rağmen erkek bütün video boyunca edilgen konumunu bozmuyor. Kadına şiddetin klişeleşmiş bir tamlama haline geldiği, kadının edilgenliği karşısında erkek agresifliğinin kemikleştiği bir coğrafyada bu tezatlık; üzerine konuşulmayı gerçekten gerektiriyor. Fatma Bucak; bu konuda söz söylemeyi kendisi yerine o yerelliğin içinden gelen kadınlara bırakarak yapıtına bir başka boyut katıyor. Belki de tam tersi bir durum yaratılsaydı, kadın edilgen, erkek eylem halinde bulunsaydı yapıt; genel geçer bir mesaj kaygısının ötesine geçemeyecek, izleyici kadınlardan da o olağanüstü yaratıcı yorumları duyma şansı elde edemeyecektik. Bu yorumlardan söz edecek olursak; kızın evlenmek istemeyen sevgilisine kızdığı için saldırdığından, bu çiftin ‘söz’ün icadından önceki ilk insanlar oldukları için konuşmak yerine jestlerle anlaştıklarına kadar çok çeşitli ve farklı yaklaşımlar gösteriyorlar. Ve de zaman ve mekanın soyutlandığı, sonsuz bir beyazlığın ortasında kadın ve erkek ilişkisinin anlamı üzerine akrabalık, evlilik, kıskançlık, kavga, sevgi, paylaşma, varoluş gibi kavramlarla ilgili çok şeyler söylüyorlar.

Fatma Bucak’ın buradaki ilk kişisel sergisi; çevresindeki doğayı olabildiğine yalınlaştırarak bedene ve onun cinsiyetine odaklanırken, bütün bu yalınlık ve soyutlama içerisinde mitleri hatırlatabilme yeteneğini yitirmiyor. Doğurganlık, üretkenlik, bereket, annelik, yalnızlık, delilik, günahkarlık, arzu, baştan çıkarma, cadılık, büyü, mücadele gibi kadının varoluşun başından beri yüklendiği tüm anlamlar; bu yalın videolar üzerinden kadınlığı bütün çıplaklığıyla yeniden ele almamıza neden oluyor. 

0
1892
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle