17 NİSAN, ÇARŞAMBA, 2019

Artakalanların Hikâyesi

Ebru Döşekçi’nin altı yıl sonra ilk kez İstanbul’da sunduğu sergisi “Kalanlar”, Öktem&Aykut Galeri’de izleyiciyle buluştu. Döşekçi’nin bu sergisinde ilk kez kurgu yapmadan, rastlantısal bir biçimde hazırladığı soyut formlara sahip heykelleri ana formlardan ayrılan ve içinden çıkan pozitif ve eril biçimler olarak beliriyor. 

Artakalanların Hikâyesi

Soyut ve yumuşak bir yaklaşıma sahip heykeller, mekân içinde çoğulcu ve minimal bir estetik ile ışık ve gölge oyunlarını da içine alan güçlü bir yerleştirmeye dönüşüyor. Çarpıcı ve lineer bir kurgu içindeki sergi, 20 Nisan’a kadar Öktem&Aykut Galeri’de izlenebilecek. Ebru Döşekçi ile son sergisi “Kalanlar” üzerine konuştuk.

Önce serginin ismine dair bir soru yöneltmek istiyorum. Aslında oldukça şiirsel ve naif bir anlam da taşıyabilecek olan “Kalanlar’’ı tercih ettiniz. Serginin adı nereden geliyor, herhangi bir öyküsü var mı?

Ben bütünden yola çıkarak heykel üretiyorum, yani blok malzemeden azalta azalta sonuca gidiyorum. Bu süreçte geride kullanılmayan bir sürü artık parça kalır. Ben de bazılarına kıyamaz belki bir gün işe yarar diye atölyede istiflerdim. Böylece her biri kendi başına heykel olan parçalar birikti elimde. Ama her birinin birer heykel olduğunu kabul edip sergileme cesaretini göstermek, içselleştirmek zaman aldı. Yani “Kalanlar” ismi, serginin bu arda kalan parçalar kullanılarak yapılmasından geliyor.

Peki “Kalanlar” serginizde gördüğümüz heykelleriniz oldukça minimal, lineer ve güçlü yapıtlar olarak göze çarpıyor. Mekâna özgü bir yerleştirme olarak sunduğunuz heykelleriniz ile mekânda nasıl bir etki yaratmayı hedeflediniz?

Öktem Aykut Galeri’nin eli yüzüyle çok oynanmamış, çok çeki düzen verilmemiş görüntüsü, benim pürüzsüz (clean cut) işlerime cuk oturdu. İki kata yayılmasıyla da aynı seriden olsa da farklı anlatımları olan işleri birbirinden ayırdı. İşler aynı mekân algısında bir taraftan birbiriyle paslaşırken aynı zamanda da mekâna aitlik duygusunu versin istedim. Tankut ve Doğa da aynı şekilde hissetmiş olmalı ki işleri mekâna yerleştirirken dizilimleri konusunda hiç tereddüt yaşamadık.

Sergideki heykellerinizin üretim sürecinden söz eder misiniz?

Süreç 1,5 yıl önce, 20 parçadan oluşan duvar yerleştirmesiyle başladı. Formunu beğendiğim parçaları yavaş yavaş elime geldikçe duvara asıyordum. Organik olarak büyüdüler. Bu bir duvar yerleştirmesi olsun diye başlamadım yani. Tamamen tesadüfi olarak gelişti diyebilirim aslında ama tüm serginin çıkış noktası oldular.

Atölyede hâlihazırda duran büyüklü küçüklü artıkların sonunda ne olacağını bilmeden, tamamen meditatif bir şekilde, tıpkı bir çocuğun tüm gün elindeki legolarla sonuçla ilgilenmeden sadece sürece odaklanarak ama müthiş de keyif alarak oyun oynaması gibi bir süreçti. O yüzden bütün işler kendiliğinden çıktı diyebilirim. Hatta birçoğunun son hâlini ben de galeriye yerleştirince gördüm.

Soyut ve soyutlama arasında aslında ince bir çizgi var. Siz bu noktada soyut değil çeşitli soyutlamalar üzerine çalışıyorsunuz. Soyutlamalar ile oluşturduğunuz heykellerinize referans veren, somut, gerçek nesne ve olaylar nelerdir?

Bundan önceki sergilerimde soyutlama yapıyordum evet, ama bu sergi tamamen soyut. Hiçbir iş -miş gibi değil.

Sizi bir heykel sanatçısı olarak soyutlamaya, eklemeye, çıkarmaya ve heykelde minimal bir üslup belirlemeye iten gerekçelerden söz eder misiniz?

Bu sergideki pratiğim bana bambaşka bir kapı açtı. Önceki işlerimde de soyutlamaları mümkün olduğunca minimal yolla yapmaya çalışıyordum çünkü işe ne kadar çok müdahale edersem o kadar yapmak istediğimden uzaklaştığımı düşünürüm. Çünkü o noktada artık daha çok süsleme, beğendirmeye çalışma, mıncıklama hâli devreye giriyor. Hâlbuki form çok net. Bir köpek balığı soyutlaması yapıyorsam sadece yüzgecini yapmam onun köpek balığı olduğunu apaçık gösteriyor. Buna kafa yoruyordum ben de.

Bu işlerde ise form zaten karşımdaydı. Ben burada, bloktan çıkan ve “heykel” diye adlandırdığım -pozitif, eril, iç, ne dersek artık- kısmın diğer yarısının da heykel olduğunu iddia ettim ve gerçekten de öyleydi. Kendiliğinden minimal, yapmaya uğraşsam yapamayacağım, asla aklıma gelmeyecek formlar. Bir buluş yapmışım kadar heyecan verici. Tabii ki üzerlerinde müdahale var, sergi bütünlüğü açısından yaptığım bir kurgu, renk, yerleştirme dokunuşları var. Önemli olan nerede duracağıma karar vermekti. Yoksa her iş aslında sonsuz olanaklı.

Buradan yola çıkarsak pratiğiniz yoğun olarak heykel üzerine ilerliyor. Yapıtlarınızı üretirken başka disiplinlerden de yararlanıyor musunuz? Yoksa salt heykel üretimi olarak mı ilerliyorsunuz?

Şimdilik öyle ama video ile heykel ilişkisi hoşuma gidiyor. 

Bir heykele başlamadan önce ne gibi yollar izliyorsunuz? Eskiz, çizim, okumalar... Sizi üretmeye teşvik eden, üretim kısmında ise heykel ortaya çıkana kadar çeşitli yollar izlediğiniz metotlarınız mevcut mu?

İki sene önceye kadar hep yapacağım işleri önceden çizer, en ufak detayına kadar kafamda ve bilgisayarda şekillendirir, bazen de maketini çalışır ardından üretime geçerdim. Sonrası zanaat. Şimdi ise plansız, o gün başıma geleceklerden habersiz giriyorum atölyeye. Her iş, üzerinde çalışırken yeni bir fikri doğuruyor, bazen sonuç hayal ettiğim gibi olmuyor ama dediğim gibi önemli olan süreç, o süreçte aldığım kararlar, vazgeçişler, başarısızlıklar, keyif ve heyecan.

Ebru Döşekçi’nin altı yıl sonra ilk kez İstanbul’da sunduğu sergisi “Kalanlar”, 20 Nisan’a kadar Öktem&Aykut Galeri’de izlenebilecek.



0
2794
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle