02 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2015

1990'larda Sanat Yazarlığı ve Sonrası

Süreyyya Evren ile 1990'larda bulaştığı sanat dünyasında, disiplinlerarasılığın baskın olduğu yazıncılıkla bugünkü ortamda güncel sanat eleştirmenliğine; şiir dünyasından farklarına, muhtemel ihtiyaçlara, olasılıklara baktık.

1990'larda Sanat Yazarlığı ve Sonrası

Sizin yayın ve yazın deneyiminize bakarak geçmişten bugüne doğru gelip güncel sanat eleştirisine bakalım istiyorum. Karaşın'dan tutun da Art-ist dergisine 101 Yapıt'a ve bugün İstanbul Art News'a kadar pek çok farklı yerde yazdınız, yazıyorsunuz. Oluşum ama 1990'lar diyebilir miyiz?

Evet sonuçta ben 90'larda sanat yazılarına, sanat dünyasına bulaşmış, güncel sanat evrenine girmiş olanlardan biriyim. Dolayısıyla bir 90'lar zihniyeti var aslında. O zaman bahsettiğin Karaşın gibi siyasi dergi girişimleriyle takip eden dergimiz Siyahi ile Art-ist sanat dergisi girişimleri çok birbirinden kopuk maceralar değildi. Zaten henüz regüle olmamış bir güncel sanat ortamından bahsediyoruz, 90'lar dediğimizde.

Evet 90'ların başka kültür hatta siyaset dergilerinde de benzeri bir içiçecilik vardı diyebilir miyiz?

Sanırım. Kimi mecralarda edebiyatın ağırlığı biraz fazladır. Ben zaten edebiyat ve sanattan geliyorum diyebiliriz. Üretimimin en baştan beri toplandığı iki alan; edebiyat ile sanat. Belki de bugünle 90'lar arasında bir fark tartışmanın sanat ortamlarında ne kadar önemsendiğiyle ilgilidir. O yüzden Art-ist dergisi gibi bir dergi şu anda yok demek de yeterli değil. Öyle bir dergi arzusu dahi pek görünmüyor. Bu ihtiyacı hisseden sanatçılar varsa da görünür değil. Bütün bunlardaki en temel hikaye her zaman ciddiye almak, tartışmak, meseleler, dertler oluşturmak; bunların peşinden gitmek, vesaire idi. Bizim Karaşın bir tür fanzin yayıncılıktı. Küçük küçük anarşist kitapçıklar, sanata da hafiften bulaşan ama daha çok temel anarşizm metinlerine bakıyordu. Siyahi'nin arşivlerine bakarsanız orada da sanat yoğundur. Demek ki tartışmanın yayılması dahi yadırganmıyordu. 

©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Peki böyle bir ihtiyaç neden olmayabilir? Veya neden görünmüyor? Eskiden bu dergilerde yazan, tartışan insanlar hala üretmeye devam ediyorlar. Ne değişti? Vakit mi yok?

Vakit şöyle; vakit bazen bir ürün. 2000'li yıllardan sonra Türkiye'de piyasanın biraz güçlenmesiyle birlikte değişime uğrayan kimi sanat disiplinleri var. Güncel sanat bunlardan biri. Roman da öyle, sinemada da bazı değişimler oldu. Piyasayla ufak tefek bağı olan disiplinlerde bu değişimler daha net gözüküyor. Benzer dinamikler var mesela uluslararası starlar çıkması, Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk gibi; küresel bağların artışı; kendi içlerinde üretimin çok artması. 90'larda yılda 20 tane telifli roman yayınlanırken şimdi belki 300 tane yayınlanıyor. Yılda üç beş yerli film çekilirken şimdi çok sayıda film var. Aynı zamanda sanat üretimininde kurumsallaşmasında da büyük bir patlama var. Daha çok şöyle bir şey de söz konusu; başarı nosyonunun olduğu yerde eleştiriye biraz daha az ihtiyaç var. Dolayısıyla örnek vermek gerekirse bir romancı eskiden 'eleştiri yok' diye serzenişte bulunurdu. Bugün böyle bir serzenişte bulunan bir romancı, sanatçı pek bulamayız. Daha çok başarının yokluğundan doğan bir serzeniş var, ki o da galeriye, ortama veya başka talihsizliklere yöneliyor. Çünkü başarı ihtimali var; küresel başarı, yerel başarı, ekonomik başarı, kitlesel başarı... çeşitli başarı nosyonları var. Bunun güzel tersi bir örneği de başarı nosyonunun hiç olmadığı şiirde görülüyor. Şiirde hiç bir değişiklik olmadı; tartışmalar 90'lardan bugüne çok yoğun sürüyor. Şairler sürekli yeni yeni dergiler çıkartıyorlar. Kendi içlerinde yarattıkları çeşit çeşit meseleler var, çatışma var, kavgalar var ve geriye dönük antolojiye dönük sürekli yeniden tartışmalar var, o da önemli bir nokta. Mesela güncel sanatta antoloji konusunda da çok uzlaşma odaklı bir hava var. Diyelim 70'lerin, 80'lerin, 90'ların mirasları hakkında sürekli geriye dönük didiklemeler, kamplaşmalar, birbirini retler var ama yeni teoriler yok. Daha çok sürekli bir olumlama evreni var. Herkes usta, herkes iyi. Her isim, isim olduğu ölçüde önemli. Sürekli bir regülasyon var, düzenli bir ortam var. Böyle bir ortamda da çok tartışmaya ihtiyaç yok. O yüzden sanat yazarlığı sürekli yeni heyecanlı isimler çıkartmıyor, daha sakin gidiyor çünkü bu hava yok. Bu biraz sanatçılardan olduğu kadar izleyicilerden de kaynaklanıyor, sanat dünyasının diğer insanlarından da.

İzleyicilerden nasıl kaynaklanıyor? 

Talep meselesi. Ne istediğinize bağlı biraz da, ne görmek istediğinize. Bunu görmek istiyorsanız bunu büyütüyorsunuzdur. Neyde mutluysanız duygusal ve kültürel yatırımı oraya doğru yapıyorsunuz. 

©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Bir de hep güncel sanat izleyecisinin bu alanda üretenlerden oluştuğuna dair yaygın bir görüş de vardır aslında... 

Evet kabaca böyle ama şiir kadar değil. Bir disiplinin profesyonelleri olacak elbette. Burada izleyiciler dedik ama daha çok izlerçevre denilen değişken topluluğu kastediyoruz. Ayrıca güncel sanatın medyada çok daha fazla görünürlüğü var diyelim gene şiir dünyasına göre. Çağdaş sanatçıların fotoğrafları, haberleri, anlatıları, söylenceleri her yerde... Bunlarla beraber işin bir de ekonomisi var. Bir karşılığı var, dolaşımı var ama bunları hani neyle karşılaştıracağız? 

Geçmişle karşılaştırsak?

O zaman başka tartışmalar da doğuyor tabi. Yazılarla tartışmak gereken uzun tartışma konuları; 90'larda ne oldu? 2000'lerdeki değişim, 2000'lerin ortasında kimi kurumların katılımı, devlet ilişkileri, şirket ilişkileri, iç meseleler. Nasıl bir siyaset? Nasıl bir sol çağdaş sanatla ortaya çıkan? Sanatçılar arası örgütlenme denemeleri önemli. Bunlardan ne çıkıyor? Ne çıkmıyor? Daha fazla tartışmaya ihtiyaç var, ya da yok. Söyleyecek çok şey hem var hem de söyleyecek bir şey yok. Bir de ben şimdi 80'lerde sanata çocuk olarak değdiğimde her şey güzel geliyordu ve o duyguyu taşımaya alışmış da olabilirim. O zamanki galerilerde küçük bir çocuk olarak dolaşıyordum, tadını alıyordum. Annem galeri yöneticisiydi, küçük bir yerde çalışıyordu. Bir keyif olarak hatırlıyorum o zamanki her şeyi; 80'lerin resim ortamını, sanat ortamını, delibozuk bohem sanatçılarını. Daha sonra açlıkla okuduğum bahsettiğiniz 80'ler sonu 90'lar dergilerinde de hep disiplinlerarasılık vardı. Onları norm gören bir yerden geliyoruz. Böyle olmalı gibi geliyor. Tartışmaların iç içeliği, çokluk. Yoksa öbür türlü çok tekil tekil anlatılar olmuş oluyor. Her bir sanatçının kendi anlatısı bir tarafta beğenilmeyi bekliyor, beğeniliyor ya da beğenilmiyor. Bilmiyorum çok karamsar bir şey çizdik biraz daha olumlu bir şeyler söylesek, bir de biz böyle çok iyiymişiz çok harikaymışız da kimse tartışmalardan anlamıyormuş gibi oldu. 

Bugün Türkiye'deki sanat yazarlığına bakınca ne görüyorsunuz?

Bizi ilgilendiren kısmı ne söylendiğiyse eğer daha çok söylediğimiz şey böyle bir etrafını sarmak gibi oluyor olup bitenin. Biraz yumuşatmak gibi, biraz yastık gibi. Birbirlerine fazla değip, şeylerin tırtıklanmasını engelleyici yazılar oluyor aslında. Bazen radikal bir söz söyleme arayışında bloglar görüyoruz ama orada da söz yok ama jest var. Bazen öyle oluyor; jest var ama pozisyon yok, söz yok, iddia yok, farklı bir öneri yok. Tam olarak nereden eleştirildiği belli değil ama bir jest özlemi duyuluyor. Bir noktaya kadar gerçekten anlıyorum, bir jest olmalı diye hissedebilir insan. Fakat boş jestler de itaatsizliğin itibarını düşürüyor günün sonunda. Benim daha çok vurgularım bu sahne nasıl çalışıyor üzerinde durmak oluyor. Sahnedeki rolümüz ne? Başka ne söylenebilir? Sanatçı rolü ne? Eleştirmen, yazar rolü ne? Ve nasıl bu rollerle oynanabilir?

  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Eleştirmen rolüyle nasıl oynanabilir? 

Burada da çok tema var 'nasıl bir eleştirel konum?' dediğimiz zaman nasıl bir politik sanata da gidiyor. Hep andığım politikası olan sanat ile politik sanat arasındaki ayrım devreye giriyor. İyicillik, politik sanat, hazır konumlar, kolay jestler... Yazıda da karşımıza çıkabilen ezbere muhaliflik tutumları, gerçekten üzerinde çalışılmamış olan politik sanat. 

Politikası olan sanat dediğimiz sizin hep sorduğunuz 'nasıl' ile ilgili sanıyorum.

Evet nasıl'ı soran? 'Ne?'den çok 'nasıl?'ı soran. Sürekli nasıl'ın peşinde koşan ve kendine çalışmayan. Nasıl bir rüzgar var önce ona bakıp bu rüzgarla ben nasıl eve giderim diye düşünmek başka bir şey, bir de ne söylenmeli diye düşünmek başka bir şey. Bütün yazılardaki amaç da bu benim için. O yüzden çok farklı bir sürü yerde yazıyorum, konuşma yapmayı da giderek önemsiyorum. Şimdi biz preker çağda yaşadığımızı da söylüyoruz. Ezen ezilen ayrımı çok net de değil. Sanatçının eleştirel konumu, eleştirmenin eleştirel konumu, nerede durup konuşacağı ne söyleyeceği kadar önemli bir konu. Kendine nasıl bir konum atfedip oradan konuşuyorsun? Biraz önce bahsettiğim 90'lardaki çok disiplinli atmosferde edebiyatçı olup aynı zamanda sanat içinde olmak çok doğaldı. Ama şimdi sanki kendi kendine olmazmış gibi geliyor şu anda bir genç olsa. Sanki disiplinler biraz daha ayrılmış gibi her ne kadar herkes konuşmada çok disiplinlilikten yana olsa bile.

0
2636
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle