22 OCAK, CUMA, 2016

The Revenant: Performans Sanatları!

Alejandro González Iñárritu’nun Oscar’a damga vurması beklenen filmi “Diriliş”, hikayesiyle tatmin etmese de görsel tasarımını ve oyunculuğu performans düzeyine yükseltmeyi başarıyor

The Revenant: Performans Sanatları!

Aslında bir süredir emareleri vardı. 90’lı yıllardan itibaren dijital teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilgisayar ürünü görsel şovların beyaz perdeyi doldurmasını tam kanıksıyorduk ki, bu kez ‘el emeği göz nuru’ görsel performanslar arz-ı endam etmeye başladı. Nihayetinde sinema da bir görsel sanat. Dolayısıyla bu görselliğin kendisini yeni boyutlara taşımasında bir sakınca olmayabilir tabii. Ama işte sinema aynı zamanda görüntüyle hikaye anlatma sanatı. İşte mesele burada düğümleniyor. Hikaye eksildikçe, güzel hikayeler kurmakta zorlandıkça, ekonomik tabirle söylersek, ‘ürün farklılaştırma’ da ancak yeni görsel dünyalar tasarlanarak gerçekleştirilir olmaya başladı. Her görsel şov bir sonrakinin iştahını kabarttı, yeni kamera kullanma teknikleri, hayranlıkla izlenen tek planlar derken, bu işin şahikasının Hollywood’dan gelmiş olmasında da şaşılacak bir durum yok.

Bu yıl ödül törenlerine damga vuran, hali hazırda dört Altın Küre ödülü kazanmış, 12 dalda Oscar’a aday olmuş ‘The Revenant/Diriliş” için ilk elden söyleyeceğimiz şey bununla ilgili: Film, sinemanın performans sanatı olma yolundaki ilerleyişinin zirvesi. Zaten olmayan hikayesini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Yerli karısı öldürülmüş Hugh Glass, Kuzey Amerika’yı işgal eden ve yağmalayan beyazlara rehberlik eden bir adam. Melez oğluyla birlikte bir gruba rehberlik ederken, yerlilerin saldırısı sonucu yollarını değiştirmek zorunda kalıyorlar. Yolda Glass’a ayı saldırıyor ve ağır şeklide yaralanıyor. Spoiler olmaması için sonrasını söylemeyelim ama bir şey oluyor ve bizimkisi ormanda ölüme terk ediliyor. Ama her türlü mücadeleyi yürüterek hayatta kalmayı başarıyor.

Geçen yıl “Birdman” ile en iyi film ve yönetmen Oscar’larını kazanan Alejandro González Iñárritu’nun, Michael Punke’un romanının bir bölümünden Mark L. Smiht ile birlikte yazdığı senaryonun metin olarak çok da etkileyici olduğunu söylemek zor. Zaten daha önce defalarca (özellikle de Western’lerde) farklı formlarda izlediğimiz hayatta kalma ve intikam alma öykülerinden birisi işte. Ancak fark, hem yönetmenin seçtiği görsel anlatım dilinden, hem de başrol oyuncusu Leonardo DiCaprio’nun fiziksel performansından kaynaklanıyor.

“Diriliş”, ayının saldırısının ardından ölmek üzere olan Glass’ın mezardan çıkıp yeniden hayata tutunma mücadelesini anlatırken, seyircinin de karakterle birlikte hissetmesi için elinden geleni ardına koymuyor. Kamera her zaman ana karakterin yakınında ve hizasında durarak, hatta Glass’ın soluğunun kamera ekranında yarattığı buharı bile göstermekten imtina etmeyerek onun mücadelesini içimizde hissetmemizi istiyor. Ancak ne var ki, bütün dramatik yapısını bu performansa bağlayan filmin içine girmek o kadar kolay olmuyor. Hatta zaman zaman televizyonda reality şov izliyormuşuz duygusuna kapılmamak elde değil. 

İkinci olarak filmin tam bir testosteron gösterisi olduğunu belirtelim. Filmin bütün karakterleri kızıl, beyaz ya da melez fark etmeksizin erkeklik şovunun birer parçası haline getiriliyor. Buna bir de olayın geçtiği zor doğa koşulları eklendiğinde hem doğanın kendisinin hem de erkek doğasının sertliği, acımasızlığı kendisini olay örgüsünün ortasına oturtuyor. Bu sert anların yumuşadığı tek bölge ise Glass’ın uyur uyanık vaziyette ve çoğunlukla karısını hatırladığı sahneler. Bu sahneler ise fazlasıyla Terence Malick filmlerini anımsatıyor. Malick’in vazgeçilmezi Emmanuel Lubezki’nin görüntü yönetmeni koltuğunda oturması nedeniyle şaşırmıyoruz. Ama Malick son filmleri hariç, bu tür şiirsel atmosferleri yaratmada sağlam bir altyapısı olduğu için oldukça başarılıydı. Oysa Iñárritu, bu anları da performansın bir parçası haline getirmeye uğraşıyor. Leonardo DiCaprio defalarca aday olup da eline alamadığı Oscar heykelciğine bu kez uzanır mı bilinmez ama filmin oyunculuk performansının kötü adam John Fitzgerald’ı canlandıran Tom Hardy’den geldiğini belirtelim.

Filmin içinde küçük ama bizim için önemli bir ayrıntıyla bitirelim. Alejandro González Iñárritu, sinemaya başlamasında Yılmaz Güney- Şerif Gören yapımı, Türkiye sinemasının en önemli filmlerinden birisi olan “Yol” filminin çok önemli olduğunu ifade ediyor. Filmin bir yerinde Glass’ın ölü bir atın karnını deşerek ısınmak için içine girdiği sahnenin; “Yol”un kullanılmayan bölümlerinden, Seyit Ali’nin donmamak için öldürdüğü atın karnını deşerek ısındığı sahneye bir gönderme olduğu çok açık. 

0
4109
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle