27 EKİM, CUMA, 2017

Hipnotik Bir Müzik Akışı: İnsanlar

Son günlerde adını sıkça duyduğumuz İnsanlar grubu ile Zorlu PSM, Lokalize konseri vesilesiyle buluştuk. Anadolu’nun köklü seslerini elektronik kalıplarla yorumlayan grup, Barış K. ve Cem Yıldız’ın projesi olarak hayata geçti. Modern dans müziğini lokal seslerle birleştiren İnsanlar, elektronik müziği farklı bir boyutta dinleyiciye sunuyor.

Hipnotik Bir Müzik Akışı: İnsanlar

Konserlerinin adeta bir ritüel havasında gerçekleştiği İnsanlar, müzik dünyasında ilk kayıtlı çalışmaları olan Kime Ne adlı şarkıları ile dikkatleri çekti. Minipop gecelerinde düzenli performans yapmaya başlayınca seyirci ile bir bağ kuran gruptan Barış K. ve Cem Yıldız ile konuştuk.

İnsanlar, bir gruptan ziyade kolektif ruhuyla dikkat çekiyor. Nasıl bir araya geldiniz ve bu ruhu nasıl yakaladınız? 

Barış: Derdiyoklar’ın geri dönüş konser projesi için kurduğumuz Evdeyoklar kolektifinin devamı sayılabilir İnsanlar. Uzun yıllar ardından ilk kez Anapop ve Minipop festival projelerimiz için sahneye çıkan Derdiyoklar Ali ile çalacak bir grup oluşturmak için yola çıktığımızda İnsanlar’ın da ana hatları belirlenmiş oldu. Evdeyoklar adıyla hâlihazırda bir emprovize Jazz grubu olduğunu öğrenmemiz ardından isim değişikliği ile grup son halini almış oldu. 

Cem: Minimüzikhol’de Minipop başlığı altında düzenlenen gecelerin birinde farklı müzisyen arkadaşların bir araya gelip gerçekleştirdiği “jam session”lar sırasında temelleri atıldı. Kime Ne eseri de o gecelerden birinde ortaya çıkmış bir şarkı. Minipop gecelerinde düzenli performans yapmaya başlayınca seyirci ile bir bağ kurulmuş oldu. İnsanlar ile o ruh yavaş yavaş oturdu diyebilirim.

Biraz kalabalıksınız sanırım? Kimler var ekipte?

Barış: Evdeyoklar’ın emprovize takılmalarında Ayyuka, Siya Siyabend, Kabus Kerim, Derdiyoklar Ali de defalarca yer almıştı. İnsanlar ekibi ise çaldığımız sahne veya kulübe göre tasarlanıyor. Festival gibi büyük sahnelerde perküsyona davul da eklenerek Rock sahnesinin iyi tanıdığı Alican Tezer ve Sinan Tansal ikilisinin katılımıyla dört kişi oluyoruz. Zaman zaman bu dörtlüye dans performansıyla Bahar Sarah da eşlik ediyor. Beş kişilik ekip toparlandığı zamanlarda küratörümüz Minas Mini Başhekim’i de sahnede görmek hayli mümkün.

Gece kulübü veya daha Techno organizasyonlarda sadece perküsyon eklenmesiyle üç kişi olarak sahne alıyoruz. Bu durumda genellikle Kime Ne kaydında da vokal perküsyonuyla yer almış olan Hogır (Uğur Göregen) aramızda oluyor.

Cem: İlk başta evet biraz kalabalıktık ve ekip bile değildik aslında, şarkının tahmin etmediğimiz bir tepki almasından sonra Barış’ın katkıları ile bir ekip olduk. Temelde iki kişiyiz Barış ve ben, ama sahne üzerinde davulda Alican Tezer, perküsyonda Sinan Tansal bazı yurt dışı performanslarımızda Hogir bize eşlik ediyor.

Anadolu, Kafkas ve Mezopotamya esintilerinin vuku bulduğu ezgileriniz her konserde doğaçlama olarak karşımıza çıkıyor. Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar bir prova ya da stüdyo çalışmanız olmadı. Bu çok alışık olmadığımız bir üretim tarzı. Nasıl işliyor bu sisteminiz, size yansımaları nasıl oluyor?

Barış: Biraz kaçıncı ölçüde neyin gireceği üzerine aylarca prova yapacak vakit olmamasından, biraz da buna ihtiyaç görmeyişimizden hâlihazırdaki bu geleneksel üretim tarzları ve eser şablonlarının antitezi oldu sistemimiz. Geleneksel şablonlar bütün üyeleri belli sınırlar içinde harekete zorluyor. Bir süre sonra da birbirinin aynını tekrarlayan konser serileri bir çeşit tiyatro performansına dönüşmek zorunda kalıyor. Bu sınırlar ortadan kalkınca aynı temanın bile iki kez aynı şekilde çalınmadığı bir sistem ortaya çıkmış oldu.

Prova yapmıyor oluşumuz ortada tamamen bir rastlantısallık olduğunu akla getiriyor ama tam olarak da böyle değil. Kendi, diğer projelerimizde deneysel üretim teknikleri için harcadığımız, yıllar boyunca oluşan doğaçlama şablonlarda geziniyoruz. Bu açılardan 60’ların Free Jazz oluşumlarında ortaya konan teorilere benzetilebilir sistemimiz. Bizim geleneksel müziklerimiz de doğaçlamaya hayli yatkın türler. Mesela Be-Bop Jazz gamı ile bizim Garip Ayağı gamı arasında ve bu gamların icrasında inanılmaz bir benzerlik var ve sanırım ilk kez dönemin Jazz müzisyenleri sayesinde mesela bir düğünde monoton bas notaları ve perküsyon ritim üzerine doğaçlama takılan Türk enstrümantalistlerinin aslında ne yapıyor olduğunun farkına varılıyor. Ve arkasından Dave Brubeck’in Take Five’ları gibi eserler ortaya çıkarak daha sonra gelecek efsanevi Jazzcılara Doğu’nun kapılarını aralamış oluyor. 

Cem: Aslında hepsi bu toprakların sesi ve ben de bu gelenekten geldiğim için bu seslerden besleniyorum bu yüzden zorlanmıyorum ki Barış da geleneğe çok uzak değil. Sahne üzerinde çoğu şey emprovize olduğu için provaya gerek kalmıyor. :)

Kime Ne adlı, Aboov Plak’tan çıkan albümünüz de Minimüzikhol’de gerçekleştirdiğiniz bir performans aslında. Albümün çıkış hikâyesi nasıl gerçekleşti?

Barış: Lokal bir plak şirketi fikri aklımda hep vardı. Kime Ne kaydı, harekete geçirecek fitili ateşlemiş oldu. Daha plağı yayımlamadan turlamaya başlamıştık. Plağı yayımlamamız için insanlardan baskı bile gördüm diyebilirim. Eş dostun işlerini kapsayacak birkaç plaklık projeler daha vardı fakat kendi imkânlarınızla bandrollü yasal bir plağı Avrupa’da imal ettirip Türkiye’de satışa sunmak Aboov gibi mikroskobik bir şirket için biraz pahalıya patladığı ortaya çıkınca beklemede kaldı devamı.

Cem: İlk soruda da yanıtladığım gibi “minipop” gecelerinde tamamen o anda ortaya çıkmış bir eser. Barış bana kaydı ilk dinlettiğinde ben bile böyle bir şey çıkmış olduğunu fark etmemiştim. Albüm olarak çıkmadı aslında EP plak olarak yayımladık. Daha sonra Ricardo Villalobos’un remiks versiyonu ile Londra’da bir şirketten tekrar yayımlandı.

Konserleriniz bir ritüel havasında gerçekleşiyor, nedir bu büyülü atmosferin sırrı?

Barış: Müziğimizi oluşturan elementler kendi başlarına transandantal ögeler barındıran türler. Cemevlerinde dönülen semah sırasında çalan Hüseyni makamı, bir düğünde saatler boyunca çeşitli duygu durumlarında dans ettiren Garip Ayağı resitalleri, Saba makamı eşliğinde ritüellerini gerçekleştiren Mevleviler hepsi Minör gamların büyülü dünyasında gezintiye çıkarıyor dinleyeni. Ve tabii bütün bunlara teknolojinin nimetleri de eklenince ritüel havası kuvvetleniyor. Kulağın duyamayacağı en bas frekanstan en tize bir spektrumdaki sesler bağlama tınısını sarmalayıp tamamlıyor. Takip edilebilir geleneksel şarkı-türkü formatları da ortada olmadığında geriye hipnotik, psikedelik bir müzik akışı kalmış oluyor. Tabii bu olayın tarif edilebilir, teknik kısmı. İşin esas sırrı Cem’de saklı.

Cem: Ben bunu teknik olarak açıklayamam ama sırrı benimle/bizimle alakalı. Hem kendi hem de müzikal hayatımın sahne üzerinde topyekûn seyirciye yansıması ve enerjinin geçmesi diyebiliriz.

Yaptığınız müziğe Anadolu Pop diyorsunuz. Nasıl tanımlayabiliriz bu tarzı?

Barış: Aslında Anadolu Pop yakıştırmasını kendimiz yaptık mı hatırlamıyorum fakat bu yeni türlerin de bir çeşit popülerliğe ulaşması dolayısıyla teknik olarak Anadolu Pop denmesinde bir sakınca görmüyorum. Fakat yine de Anadolu Pop’un Rock ve Funk üzerine inşa edilmiş keskin ve arkaik bir form olması sebebiyle yeni bir isimlendirmeye gidip Synth-Folk veya Post-Techno denirse global olarak daha isabetli tanımlamalar olacağı fikrindeyim. Techno da Jazz gibi belirli aşama ve süreçlerden geçerek ana hatları oturmuş ve dolayısıyla tekrara ve çeşitli füzyon denemelerine geçmiş bir tür. Bu sebeple günümüzde benzeri yapılan denemeler Post-Techno olarak adlandırılabilir veya daha uygun bir tabirle Post Techno-Pop da denebilir.

Yurt dışında birçok festivalde çalıyorsunuz, aldığınız tepkiler nasıl?

Barış: Tepkiler çok sıcak. İnsanların fazlaca benimsediğini görüyoruz müziği. Sınırların ortadan kalktığını hissetmek güzel. Yalnızca İnsanlar özelinde değil, dj performansı sırasında da kulakların müziğe daha açık olduğu fark ediliyor ki bu da çok doğal. Kabaca örneklemek gerekirse mesela Mehmet Aslan’ın İbrahim Tatlıses’e yaptığı remiks veya Arif Sağ’a yapılmış bir çalışma yurt içinde çalarken her ne kadar son zamanlarda bu değişmiş olsa da çalınan müzik ülkenin yakın tarihiyle, politik coğrafyasıyla birlikte algılanıyor. Remiksi yapılan sanatçının artısı eksisiyle kişisel hikâyesi, parçada bahsedilen hüzün kişide bir filtre oluşturuyor ister istemez. Lakin ecnebi bir kulak bütün bu bağlamlardan özgür duyuyor müziği.

Cem: Aslında Türkiye’den ziyade yurt dışındaki performanslarda çok daha büyük ilgi ve hayranlıkla karşı karşıyayız. Gerçekten bir ritüel havasında geçiyor. Dinleyici ön yargısız sadece müziği dinliyor. Bağlama sesi/tınısı enteresan geliyor. Sahnede ne giymişsiniz, nasıl hareket etmişsiniz onlara takılı kalmıyor. Türk dinleyicisi müzikten ziyade başka şeylerin telaşında. Bağlamayı görünce sadece halay çekeceğini düşünen bir seyirci tayfası da var bu yüzden Türk izleyicisinin bir kısmını ön yargılı buluyorum. :)

Peki yerel Türk müziğinin (DJ editleri sayesinde) son yıllarda dünya müzik sahnesinde edindiği yer hakkındaki düşünceleriniz neler?

Barış: Yalnızca Türk müziği açısından veya edit persfektifiyle sınırlı bakılmamalı bu duruma. Elektronik müzik diğer pek çok türle füzyon yapılmaya başlanmıştı çoktan. Haliyle Türkiye, Kuzey Afrika, Brezilya, Peru-Meksika gibi gelişmekte olan ülkelerde de etkili oldu bu akımlar. Mesela Latin tandanslı veya Tribal Afrika etkileşimli bir tech-house parçası veya remiksini 30-40 yıldır bulmak, bulabilmek mümkün lakin son yıllarda bir Türk veya Arap etkileşimli elektronik müzik hayli revaçta. Bu da aslen yetişen 2. jenerasyon dj’lere tekabül ediyor kanımca. Dünya müziğini iyi okumlayıp kategorilendirebilmiş dolayısıyla kendi lokal tınılarının dünyada neye tekabül ettiğinin farkına varma yetisinde bir jenerasyon. İlk jenerasyon daha rafine ve minimal sesler kullanmayı tercih ederken, ikinci jenerasyon sanki biraz da 90’lar Hiphop’unun Funk ve Jazz tarihini didik didik edişini andıran bir rahatlıkta orijinal parçalardan kesitler kullandılar ve hatta parçayı olduğu gibi alarak günümüzün ortak dili olan elektronik dans müziğine tercüme ettiler. Bu noktada edit olarak etiketlenen işlerin büyük çoğunluğunun orijinali aslında remiks denecek kadar başkalaştırdığının altını çizmek lazım.

Edit kabaca bir tanımla kes – yapıştır’dan ibarettir. Yani gereksiz görülen bölümleri kesip çıkarma, kimi bölümleri de loop’layıp uzatma, biraz mastering, işlem tamam. Altına yeni bir bas, bir beat, ekstra sesler, synth’ler, başka eserlerden sample’lar girdiğinde tanım da değişmeli.

Yine de Türk müziğinin dünyada popülerleşmesini normal karşılamak gerek çünkü dünya dinleyicisinin folk ve etnik müzik füzyonlarına hayli kulağı açık ve Türk müzik mirası da bu popülerliği fazlasıyla hak edecek kalitede. Mesela Etiyopya yerlilerinin müzikleri her kulağa hitap etmese de Bob Marley sayesinde farkında olmadan dinliyoruz veya bir Rihanna'nın müziği bile irdelendiğinde Afrika'ya uzanan kökleri kolayca fark edilebilir.

Bir röportajınızda “60'lar ve 70'lerde Rock müziğin yaptığı görevi günümüzde minimal elektronik müziğin üstlendiğini düşünüyoruz” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Barış: Rock müziği ilk çıktığı dönemle ele alırsak teknolojik bir sıçramaya da denk geliyordu. Yani ilk defa elektrikli gitar, amfi, hoparlör kullanımı, overdrive, fuzz gibi çeşitli efeklerin keşfi, yeni kayıt teknolojileri ile yaygınlaşmış ve gençlik enerjisinde karşılık bulmuş gürültülü bir tür oldu Rock. Her ülkede gençler kendi folk müziklerini bu yenilikçi türe uyarlayarak daha anlaşılır ortak bir global dil oluşturdu. Afrikalı kölelerin ağıtları, kovboyların veya Amerikan yerli kültürlerinin müzikleri her kulağa hitap etmezken mesela Elvis sayesinde ortalama her evde yerini aldı bu türlerde.

Aynı şekilde elektronik müziğin de günümüz dünyasının teknolojik imkânlarını harmanlayan yeni ortak dil olduğunu düşünüyorum. Bugün istisnasız her müzik türü konserlerinde sub bass’lar, albümlerinde maxi single teknolojisinin getirdiği geniş ses aralığı vb. gibi elektronik müzik teorisyen ve sanatçılarının ses işlemedeki keşiflerinden farkında olmadan yararlanıyor. Ve dahası da elektronik müziğin diğer bütün türlerle füzyonlanma kabiliyetinin hayli yüksek oluşu onu günümüz ihtiyaçlarını karşılayan yeni medium, ortak global dil konumuna getiriyor. 

Elektronik müziğin, festivallerinin ve kulüplerinin bu denli popülerleşmiş olmasının da bu görüşü desteklediği fikrindeyim. Barış Manço, orijinal eserlerinin yanında bir o kadar da edit ve remikslerinin popülerleşmiş olmasını bu edit ve remikslerin yeni insanın kulağını tatmin edecek frekanslarla güncellenmiş yani bu yeni ortak dile tercüme edilmiş olmalarına bağlıyorum.

Yakın gelecekte gerçekleşecek projeleriniz arasında neler yer alıyor?

Barış: Önümüzdeki aylarda sözleri Pir Sultan Abdal’a, müziği Cem’e ait 46 dakikalık yeni bir kaydımızı plak olarak Türkiye ve dünyada yayımlayacağız.

Cem: Ben solo albüm/projelerimin yanı sıra aktif olarak dizi/film müziği yapmaya devam ediyorum. Yine elektronik ağırlıklı olmak üzere solo projem için videolar çekmeye başladık yakın zamanda Youtube kanalım üzerinden bu videoların tanıtımını yapmaya ve sahnelemeye başlayacağım.

İnsanlar’ı dinlemek için: https://soundcloud.com/insanlar

0
2411
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle