16 NİSAN, PAZARTESİ, 2018

Bir Yalnızlık Senfonisi: Hannah

37. İstanbul Film Festivali’nin Dünya Festivallerinden kategorisinde yer alan Hannah, bol ödüllü ilk uzun metrajlı filmi Medealar ile 2014’te 33. İstanbul Film Festivali’ne konuk olan Andrea Pallaoro’nun dört yıl aradan sonra çektiği ikinci film. Venedik Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren Hannah aynı zamanda Charlotte Rampling’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı.

Bir Yalnızlık Senfonisi: Hannah

Charlotte Rampling filmde, hapse giren eşinin arkasında durmayı seçen ama bu yüzden kendi oğlu tarafından bile dışlanan Hannah adında yalnız bir kadına hayat veriyor. Bir yandan son derece güçlü ve kendinden emin, diğer yandan içini kemiren şüpheyle yüzleşmekten çekinen bir karakter Hannah. Andrea Pallaoro bu çok katmanlı karakteri sakin bir sinema diliyle analiz ederken, sade ama aynı zamanda son derece ayrıntılı tasarlanmış mizansenleriyle Haneke ya da Akerman gibi yönetmenlerle karşılaştırılıyor. Rampling’e filmde André Wilms, Stéphanie Van Vyve ve Jean Michel Balthazar oyuncu olarak eşlik ediyor.

“Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte

Acılar gözlerini dikmiş üstüme, nöbette

Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum

Hadi gelin üstüme, korkmuyorum.”

Charlotte Rampling, benim için yaşayan en iyi kadın oyunculardan biri. Andrew Haigh’in 45 Years’ında da, François Ozon’un Sous le sable ya da Swimming Pool’unda da, hatta Jeune & Jolie’sindeki uzunluğu saniyelerle sınırlı performansıyla bile, İngilizce ya da Fransızca fark etmeksizin büyüleyen bir oyuncu. Bakışlarıyla çok şey anlatabilen, gülümsemesi sizi mutlu ederken ciddiyeti sizi tedirgin eden, zarif bir kadın. Charlotte Rampling’i en son, 37. İstanbul Film Festivali’nin Dünya Festivallerinden bölümünde de yer alan Hannah’da izledim. Yine kusursuz, yine abartısız ve doğal bir oyunculukla çok şey anlatabilen bir performansla.

İlk filmi Medeas’ı 33. İstanbul Film Festivali’nde izlemiş olabileceğiniz Andrea Pallaoro’nun imzasını taşıyan Hannah, bana kalırsa festival programının değil, bu yılın en etkileyici filmlerinden biri olmaya aday. Etkileyiciliği, haklı olarak “ne ilgisi var?” diyebileceğiniz bir çağrışım yapıyor bende. Hannah’yı her düşündüğümde Sezen Aksu’nun o muhteşem şarkısının, Yalnızlık Senfonisi’nin sözlerini hatırlıyorum. Sertab Erener’in sesi beynimde yankılanıyor. Çünkü film, yalnızlığın bambaşka bir tanımını yapıyor. Charlotte Rampling her bir mimiği ve az sayıda sarf ettiği sözcüğüyle, yalnızlığı tam anlamıyla üzerine giyiyor. Öyle bir sarınıyor ki yalnızlığa Hannah, film söylediklerinden çok söylemedikleriyle anlam kazanıyor. 

Geçtiğimiz sonbaharda Hannah’nın prömiyerinin gerçekleştiği Venedik Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü Charlotte Rampling’in olmuştu. Bundan kısa bir süre sonra ise Chicago Film Festivali’nin En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü, filmdeki işçiliğiyle Chayse Irvin’e layık görülmüştü. Chicago jürisi, bu ödülü verme gerekçesini şöyle açıklıyor: “İhtiyatlı bir kadının hikâyesini anlatan Hannah, bu yalnız kadının davranışlarının ardındaki sebepleri ve bağlamları ortaya dökmeyi reddeden, kendisi de ihtiyatlı bir film. O halde böyle bir filmin görüntüleri, senaryonun ya da karakterin iletmediği hisleri ve fikirleri ileten görüntüler olmalı. Titiz kompozisyonu, beklenmeyen kadrajları ve iyi ayarlanmış renk paletiyle, tam olarak da öyleler.” Gerçekten, filmi izlerken de, bu gerekçeyi okuduktan sonra da farkına varabilirsiniz; Rampling her ne kadar iyi olursa olsun, filmi bu kadar etkileyici kılan, onun performansını tamamlayan ikinci bir özellik daha var: Onun sakındığı sözcüklerini ve gizlediği duygularını izleyiciye aktarmayı başaran, Hannah’nın bakmak istemediği yerlere bakıp onun görmek istemediklerini gören Irvin'in kamerası 

Hannah’yla, eşine evlerinden hapishaneye kadar eşlik edeceği günün sabahında tanışıyoruz. Ondan ayrı kalacak olmanın hüznünü ve korkularını bir kenara bırakmış. Ağır bir suçlamayla hapse girecek olan eşinin arkasında durduğu, onu savunduğu, ona inandığı, en önemlisi onu sevdiği her halinden belli. Suçlamanın ne olduğuna dair filmin farklı anlarına serpiştirilmiş ipuçları var olsa da - unutmayın, ihtiyatlı bir film bu - suçun ne olduğuna hiçbir zaman emin olamıyoruz. Emin olduğumuz tek bir şey var, Hannah’nın eşinin arkasında durmak için geri kalan her şeyi bir kenara itmiş, öz oğlu ve ailesi tarafından istenmeyen ilan edilmeyi bile göze almış olduğu. 

Hannah, önceleri hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya, yaşamaya devam ediyor. Fakat zamanla vazgeçmeler başlıyor; köpeğinden, devam ettiği amatör tiyatro topluluğundan, evini süslediği çiçeklerinden, onu mutlu eden ufak detaylardan… Vazgeçişleri bir yana, dış dünya da onun üzerine gelmeyi bırakmıyor. Kapılarını yumruklayan komşular, tavandan yatak odasına sızan sular, kovulduğu doğum günü partileri… Tüm bunlar olurken duygularını kilit altında tutuyor Hannah, ne hissettiğini tek başına kaldığı anlarda dahi belli etmemeye çabalıyor. Herkes ona sırtını dönmüşken bile, sokakta dimdik yürüyüp, ardında ağlamak için kilitli bir kapının arkasına sığınıyor. Sona yaklaştıkça, Hannah’nın elinde tek bir şey kalıyor: Eşine ve onun suçsuzluğuna olan inancı. Peki ya yanılıyorsa?

Charlotte Rampling’in performansıyla ve Chayse Irvin’in kamerasıyla ortaya koyduğu ufak detaylar üzerine düşündükçe kalbinizi acıtan, sesini söylenmeyenlerin yükselttiği, görüntüsünü saklananların netleştirdiği bir yalnızlık senfonisi bu film. Hannah’nın upuzun bir sessizlikle, kabullenilmiş bir yalnızlıkla ve yine bir bilinmeyene doğru giden merdivenleri indiği finaliyse, muhtemelen 37. İstanbul Film Festivali gösterimlerinin ardından Beyoğlu ve Kadıköy’ün sokaklarına yüzlerce “sinemadan çıkmış insan” bıraktı.

“Bulutlar yüklü, ha yağdı ha yağacak üstümüze hasret

Yokluğunla ben baş başayız, nihayet.”

https://www.youtube.com/watch?v=YBKiQ1dWOg0

0
753
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle