
Kendilerini dünyaya ait olmayan varlıklar olarak tanımlayan HENGE, Türkiye’deki ilk konserini vermeye hazırlanıyor. Grup, Modundayız katkılarıyla 7 Kasım’da Blind sahnesinde müzikseverlerle buluşacak.
Rave kültürü, progresif rock ve absürt mizahı bir araya getiren İngiliz ekip, sahne karakterleri ve kostümleriyle dikkat çekiyor. Independent Festival Awards kapsamında “Best Live Act” ödülüne layık görülen grup, on yılı aşkın süredir Avrupa turnelerinde geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.
Journey to Voltus B albümüyle de beğeni toplayan HENGE, BBC Radio 6 Music desteğinin ardından Avrupa genelinde kapalı gişe konserler verdi. Ekip, 7 Kasım akşamı ilk Türkiye konseri için İstanbul’da sahnede olacak. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz
19. yüzyıldan Cumhuriyet’in ilk yıllarına Boğaz’da şekillenen yaşamı ve zaman içinde geçirdiği dönüşümü ele alan “Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” başlıklı koleksiyon sergisi, Kabataş Transfer Merkezi’nin 2. katında yer alan İstanbul Boğaz Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
Küratörlüğünü Ali Kayaalp’in üstlendiği sergi Boğaziçi’ne, iki kıtayı birbirinden ayıran bir su yolu olmanın ötesinde, yüzyıllar boyunca kıyılarında kurulan hayatın şekillendirdiği bir yaşam alanı olarak bakıyor. Herkes için bir karşılaşma ve üretim alanı sunan İstanbul Boğaz Müzesi, sergilerin yanı sıra ev sahipliği yapacağı etkinlikler ve araştırma projeleriyle İstanbul’a farklı açılardan bakmayı mümkün kılan bir kültür platformu olmayı hedefliyor.
Boğaz’ı görülen bir manzaranın ötesinde, yaşanan ve hayal edilen bir mekân olarak düşünmeye davet eden “Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” başlıklı sergide Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu’nun yanı sıra Mustafa Taviloğlu, Murat Ketenci, Alpaslan Aktuğ, Köksal Kızılca, Cengiz Akıncı ve Onur Soysalan koleksiyonlarından orijinal eserler yer alıyor. Sergide Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Mıgırdiç Civanyan, İbrahim Safi, Fausto Zonaro, Hamit Görele, Ara Güler, Şefik Bursalı, Avni Arbaş, Sabri Berkel, Naile Akıncı gibi sanatçıların eserleri izleyiciyle buluşuyor. Aynı zamanda İBB envanterinden haritalar, gravürler, eski kartpostallar, Boğaziçi temalı kitaplar, Şirket-i Hayriye’nin bir zamanlar çıkardığı Boğaziçi Mecmuası, Boğaziçi fotoğrafları ve diğer dergilerden arşivsel içerikler de sergi anlatısına destekte bulunuyor. Kronolojik bir tarih anlatısı yerine “bakmak”, “yaşamak”, “geçmek” ve “hayal etmek” gibi eylemler etrafında şekillenen tematik bir kurgu sunan sergi, Boğaziçi’nin değişen yüzlerini bir arada düşünme imkânı veriyor. Arşivlerdeki imgeler ile bugün dışarıda uzanan gerçek manzaranın yan yana gelmesi, ziyaretçiyi kendi bakışını da yeniden düşünmeye çağırıyor.
Serginin Kabataş’ta kurulması da anlatının önemli bir parçasını oluşturuyor. Şirket-i Hayriye vapurlarının iki yaka arasındaki ulaşımı gündelik hayatın bir parçası hâline getirdiği kıyı, Boğaz’ın değişen ulaşım ve yaşam hikâyesinin önemli duraklarından biri olarak sergide yeniden ele alınıyor. Ziyaretçiler, vitrinlerdeki gravürlerle camın ardındaki manzarayı aynı anda görürken, aslında aynı geçişin iki farklı zamanına bakma imkânı buluyor.
İBB Kültür ve İBB Miras’ın özenli çalışmalarıyla şehre kazandırılan İstanbul Boğaz Müzesi, yalnızca sergilerin izlenebileceği bir alan olarak değil, sanat üretiminin de devam ettiği bir mekân olarak tasarlandı. İstanbul’un en işlek noktalarından biri olan Kabataş Transfer Merkezi’nin 2. katında 1.575 m²’lik bir alana konumlanan İstanbul Boğaz Müzesi’nin sergi programıyla eş zamanlı olarak sanatçı atölyeleri gerçekleştirilecek. Atölye programı kapsamında, bir seçici kurul oluşturularak güzel sanatlar fakültelerinden 10 öğrenci belirlenecek ve seçilen öğrenciler, bir yıl boyunca atölyede üretimlerini sürdürecek. Programın sonunda ise öğrencilerin çalışmalarının yer aldığı bir yıl sonu sergisi düzenlenecek. Böylece müzede, geçmişten bugüne ulaşan eser ve arşiv malzemeleriyle bugün üretilen sanat, aynı çatı altında buluşacak. Sergilere paralel olarak atölyelerin de üretimini sürdürüyor olması, müzeyi geçmişin saklandığı bir depo olmaktan çıkarıp bugünün üretimine açık, canlı bir alana dönüştürecek.
“Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” sergisini 11 Nisan 2027 tarihe kadar pazartesi hariç her gün 10.00 - 19.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.
Senaa Ahmad’ın ölümün dehşetini düşlerle, yaşamın karanlığını mizahla dengelediği öykülerinden oluşan ilk kitabı Felaketler Çağı, Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle Magus Kitap’tan çıktı.
Kitabın dokuz öykü de Jül Sezar’dan Lizzie Borden’a, Jeanne d’Arc’tan Napolyon Bonapart’a kadar, tarihin farklı noktalarından ikonik figürleri, gerçeküstü anlatılarda buluşuyor.
“Ölmecilik Oynayalım mı?”da VIII. Henry, Anne Boleyn’den kurtulmak istiyor ama küçük bir sorun var: Kral ne yaparsa yapsın Boleyn hayata dönüyor.
“Tarihçi’nin Evinde” öyküsünde, Nefertiti, Kraliçe Victoria, John Adams ve Marilyn Monroe gibi maziye damga vurmuş figürlerin katıldığı, cinayet muammasına dönüşen bir akşam yemeğine konuk oluyoruz.
“Kıyametlerden Kıyamet Beğen” ise bizi Manhattan Projesi’nde çalışan bir teknisyen rolünde 1945’e fırlatıp, sonu envai çeşit dehşete çıkan dolambaçlı patikalarla baş başa bırakıyor.
Berkun Oya’nın yazıp yönettiği; Asiye Dinçsoy, Berkun Oya, Cihat Süvarioğlu, Çağlar Çorumlu, Erdem Şenocak, Fatih Artman, Gönül Gezer ve Nebi Tolga Yılmaz’ın rol aldığı KREK VR’ın ilk gösterisi 35 Mayıs, 180 derece sanal gerçeklik deneyimi ve 8 kişilik seanslarıyla 3 Ekim’den itibaren sadece belirli günlerde Paribu Art’ta seyirciyle buluşacak.
KREK’in dijital anlatı biçimlerine yönelik araştırmalarının bir sonucu olarak tasarlanan yapım, VR gözlüğü aracılığıyla izleyicinin bakışını 180 derecelik, üç boyutlu bir dünyanın içine taşıyor. Bir koltukta otururken hikâyenin mesafesi değişiyor ve izleyiciyi karakterlerin dünyasının bir parçası yapıyor. 35 Mayıs bu nedenle ne yalnızca izlenen bir kayıt ne de klasik bir sahne deneyimi; seyircinin nerede durduğunu yeniden düşündüren dijital bir anlatı denemesi olarak öne çıkıyor.
35 Mayıs’ta teknoloji, anlatının önüne geçen bir unsur değil; izleyiciyi hikâyenin dünyasına taşıyan bir araç olarak kullanılıyor. 180 derecelik görüntü, üç boyutlu izleme deneyimi ve ambisonic ses tasarımıyla seyirci, hikâyeyi dışarıdan izleyen konumundan çıkarak kendisini karakterlerle aynı dünyanın içinde buluyor.
35 Mayıs, 3 Ekim’de gerçekleşecek sezonun ilk gösteriminin ardından 4, 7, 10, 11, 14, 17, 18, 23, 24 ve 31 Ekim tarihlerinde Paribu Art’ta izleyiciyle buluşmaya devam edecek. Hafta içi gösterimlerde seanslar 18.00’den, hafta sonu gösterimlerinde ise 14.00’ten itibaren başlayacak. 3 Ekim’deki gösterimlerin ardından ise yapım ekibinin katılımıyla, 35 Mayıs’ın yaratım ve yapım sürecinin konuşulacağı özel bir söyleşi gerçekleştirilecek. Biletlere buradan ulaşabilirsiniz.
Y. Bahadır Yıldız’ın son dönem heykel ve resim çalışmalarını bir araya getiren “Başlangıç Noktası: Boşluk” başlıklı sergi, Dilara Güven’in küratörlüğünde 18 Ekim’e kadar EArt Galeri’de sanatseverlerle buluşuyor.
“Başlangıç Noktası: Boşluk” sergisinde ağırlıklı olarak zımpara kâğıdıyla üretilmiş heykellerin yanı sıra kök boya resimler ve sanatçının ilk kez kullandığı PVC ile gerçekleştirdiği yeni heykeller de yer alıyor. Yıldız’ın yeni heykellerinde biçim, kapalı bir kütlenin oluşturulmasıyla değil, bir açıklığın çevresinde gelişen hareketlerle ortaya çıkıyor. Kıvrılan, daralan, genişleyen ve kendi üzerine dönen gövdeler, çevreledikleri boşluğun yönlendirmesiyle biçim kazanıyor. Böylece boşluk, formun içinde yer alan ikincil bir unsur olmaktan çıkarak onun kuruluşunu başlatan koşula dönüşüyor.
Zeminde ve duvarda konumlanan eserlerde gövdenin ağırlığı ile içinden geçen açıklık aynı anda algılanıyor; heykel, yalnızca kendi sınırları içinde tamamlanan bir nesne olmaktan çıkarak bulunduğu mekânı da kuruluşuna dâhil ediyor. “Başlangıç Noktası: Boşluk”, boşluğu bir eksiklik ya da biçimin karşıtı olarak değil, oluşumu mümkün kılan bir koşul olarak ele alıyor. Sergi, boşluk, sınır, beden ve mekân arasındaki ilişkiler üzerinden biçimin nasıl kurulduğunu ve korunma ihtiyacının bedensel sınırları nasıl şekillendirdiğini araştırıyor.
Künye:
1. Döngüsel Stratejiler.Karışık Teknik 2026
2. Döngüsel Stratejiler.Karışık Teknik 2026
3. Untitled.Karışık Teknik.2024
4. Döngüsel Stratejiler.Karışık Teknik 2025
İllüstratör Marc Majewski’nin yazdığı ve resimlediği, çocukların kendilerini özgürce ifade edebilmeleri, yaratıcılıklarını keşfetmeleri ve akran zorbalığına karşı durabilmelerinde ebeveyn desteğinin önemini gözler önüne serdiği kitabı Kelebek Çocuk, Gökçe Gökçeer'in çevirisiyle Redhouse Kidz (SEV Yayıncılık)’ten çıktı.
6 yaş ve üzeri okura hitap eden, yayımlandığı günden bu yana çocuk edebiyatının prestijli ödüllerine değer görülen ve ondan fazla dile çevrilen Kelebek Çocuk, 2024 yılında Open Book ve Premi Llibreter Ödüllerini kazandı, 2023'te 60. Bologna Çocuk Kitapları Fuarı İllüstratör Sergisi'nde birincilik elde ederken, 2022'de Junior Library Guild Seçkisi'nde de yer aldı.
Bir çocuğun iç dünyasını, özgünlüğünü ve hayal gücünü koruma mücadelesini ele alan eser; akran zorbalığı, sorun çözme, arkadaşlık ve ebeveyn sorumluluğu gibi temel temaları incelikle işliyor. Kelebek Çocuk, özellikle hassas ve kırılgan çocuklara cesaret aşılarken, yetişkinlere de koşulsuz kabul ve desteğin bir çocuğun hayatındaki dönüştürücü gücünü hatırlatıyor.
Kreşendo tarafından hayata geçirilen, İstanbul’un müzik buluşması “Bu Festival Bizim” beşinci edisyonu ile 12, 13 ve 14 Kasım tarihlerinde Paribu Art’ta ve Komünite’de müzikseverlerle buluşacak.
Kreşendo tarafından, Paribu Art iş birliği ile düzenlenen “Bu Festival Bizim”, müzik programının yanı sıra bu yıl da konuşmalar, atölyeler ve buluşmalara ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Beşinci edisyonu ile katılımcılarını ağırlamaya hazırlanan festival, bu yıl 13 ve 14 Kasım’da Paribu Art’ta gerçekleşecek. Festival kapsamında Paribu Art sahnesinde; Realizm ile masallar arasında gidip gelen liminal ses evreniyle Melody’s Echo Chamber, R&B, hip-hop ve pop’un kesiştiği yerde kendi kurallarını yazan Güneş, ana akım pop müziği yeni bir ses dünyasıyla tanıştıran aisu, köklerini kulüp kültürünün kalbine taşıyan ve Boiler Room performanslarıyla öne çıkan Lady Shaka, hipnotik enerjisi ve anlatı odaklı müziğiyle Dilan Balkay, dinleyiciyi duygular ve hikâyeler arasında bir yolculuğa çıkaran ARKADAŞ, en iyi partilerin ev sahipleri 2MUCH!, deneysel melodileri akıldan çıkmayan pop dokularıyla harmanlayan Okay Vivian ve yüksek voltajlı enerjileriyle en sevdiğimiz girl band’lerden OD BAND dinleyicilerle bir araya gelecek.
Paris doğumlu vokalist ve DJ Stella Zekri ile İtalyan prodüktör Ed Longo’nun unutulmuş ritimlere ve 1980’lerin çok kültürlü Fransız prodüksiyonlarına duyduğu ortak tutku ile hayata geçen Stella & The Longos 12 Kasım’da Komünite iş birliği ile “Bu Festival Bizim” sahnesinde müzikseverlerle buluşacak. Almanya, Fransa, İtalya ve Latin Amerika’dan müzisyenleri bir araya getiren ekip hem nostaljik hem de yenilikçi bir tını yakalıyor. Canlı performanslarında duygusallık ile enerjiyi iç içe geçiren Stella & The Longos, dinleyiciyi doğrudan ritmin kozmik merkezine çeken ritmik bir eritme potası sunuyor.
“Bu Festival Bizim” biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Ergin Soyal’ın “İkinci El Bir Bumerang Fırlatıldıktan Sonra Eski Sahibine mi Geri Döner?” başlıklı kişisel sergisi 29 Kasım’a kadar Eldem Sanat Alanı – FIRIN’da sanatseverlerle buluşuyor.
Bir nesne ile onu kullanan beden arasında zamanla oluşan tanışıklıktan yola çıkan sergi; aidiyet, hafıza ve mülkiyet kavramlarını nesnelerin el değiştirmesi, dolaşıma girmesi ve geride bıraktıkları izler üzerinden ele alıyor. Projenin merkezindeki bumerang ise geri dönme potansiyeli ile sahiplik ve deneyim arasındaki ilişkiyi sorgulamaya açıyor.
Tekrarlanan kullanım içinde bir eşyanın bedenin hareketlerine ve alışkanlıklarına dahil olabileceği fikrinden hareket eden Soyal, nesneye sinen bu hafızanın el değiştirdiğinde devredilip devredilemeyeceğini inceliyor. Sanatçı bu soruyu sanat alanında üretim yapan sekiz kişiye yöneltiyor; içlerinde ahşap bir bumerang ve kendi mektubu bulunan sekiz özdeş kutuyu PTT kargo aracılığıyla katılımcılara gönderiyor. Başlangıçta aynı koşullarda yola çıkan bu paketler; farklı temaslar, yanıtlar, beklemeler ve olası sapmalarla birbirlerinden ayrışarak yolculuğun izlerini taşıyor.
Kutular, bumeranglar, mektuplar, lojistik belgeler, videolar ve sanatçının süreç içinde tuttuğu günlükten oluşan mekâna özgü bu yerleştirme; sanatçının kontrolünde başlayan eylemin zamanla beklemeye, belirsizliğe ve başkalarının müdahalelerine açılmasını görünür kılıyor.
Künye:
1. Ergin Soyal, İkinci El Bir Bumerang Fırlatıldıktan Sonra Eski Sahibine mi Geri Döner?, MDF, huş kontrplak, PVC üzerine baskı, çelik taşıyıcı konstrüksiyon, çelik halat, fotoğraf, video ve katılımcı müdahaleleri, değişken ölçüler, 2026, FIRIN, SAHA Sürdürülebilirlik Fonu katkısıyla gerçekleştirilmiştir
2. Ergin Soyal, In Transit, video, 6’05’’, 2026, FIRIN, Ergin Soyal, In Place, video, 4’40’’, 2026, FIRIN
3. Ergin Soyal, İkinci El Bir Bumerang Fırlatıldıktan Sonra Eski Sahibine mi Geri Döner? (detay), 2026, FIRIN
4. Ergin Soyal, Günlük, A4 kâğıt üzerine dijital baskı, 24 sayfa, metal askı aparatları, değişken ölçüler, 2026, FIRIN
Andri Snær Magnason’un yazdığı, Áslaug Jónsdóttir’in resimlediği insanın bencil doğası, “olmak - sahip olmak” ikilemi ve gezegenimizin kırılgan dengesi üzerine düşündüren romanı Mavi Gezegenin Öyküsü, Cenk Pamay’ın çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
İzlanda Edebiyat Ödülü’ne layık görülen, 34 dile çevrilen ve dünyanın farklı yerlerinde tiyatroya uyarlanan Mavi Gezegenin Öyküsü, çocukların doğayla kurduğu dolaysız ilişkiyi yetişkin dünyasının “daha fazla” arzusuyla karşı karşıya getirirken mutluluk, adalet ve sahip olmak üzerine yalın ama giderek rahatsız edici hâle gelen sorular soruyor. Magnason bütün bunları ağır bir ders anlatısına dönüştürmeden; uçan çocuklar, elektrik süpürgesiyle toplanan kelebek tozları, gökyüzüne çivilenen bir güneş ve karanlık mizahla örülü sınırsız bir hayal gücüyle anlatıyor.
Uzayın derinliklerinde mavi bir gezegen. Yetişkin yok. Kural yok. Sadece gönüllerince yaşayan çocuklar. Brimir ile Hulda için hayat özgür, vahşi ve sürprizlerle doludur. İstedikleri zaman oyun oynar, istedikleri zaman yıkanır, istedikleri zaman uyurlar. Bir gün, gizemli ve tuhaf bir adam gökyüzünden düşer ve her şey değişmeye başlar. Neşeli Bay Günaydın çocuklara kelebek kanatlarındaki tozları kullanarak uçmayı, sonsuz eğlenceyi, sonsuz güneşi vaat eder. Ancak tüm bunların elbette bir bedeli vardır; ağırlığını ufak ufak gezegenin tümüne hissettirecek korkunç bir bedel...
Ercan Akın ve Ayşegül Veryeri’nin yakın dönem çalışmalarını İbrahim Cansızoğlu küratörlüğünde bir araya getiren “Wab-sabi” başlıklı sergi 14 Kasım’a kadar Bozlu Art’ta sanatseverle buluşuyor.
Çiçek tasarım stüdyosu ZOI iş birliğiyle düzenlenen sergide, Tokyo’da çalışan Ercan Akın’ın ahşap, kâğıt ve fotoğraf gibi farklı malzemelerle resimsellik ve paradoksları araştırdığı eserleri izleyiciye sunuluyor. Akın’ın çalışmalarına, Ayşegül Veryeri’nin Uzak Doğu’da edindiği seramik tekniklerini farklı çamur, pişirim ve astar uygulamalarıyla harmanladığı çanakları eşlik ediyor. Sergiye özel bir düzenleme hazırlayan ZOI ise "wabi-sabi" felsefesini temel alarak taşlar üzerinde yükselen kurumuş dallarla canlı çiçekleri buluşturuyor.
“Kökeni Zen felsefesi ve Taoizm’e dayanan wabi-sabi hem estetik hem de manevi anlamlar içeren bir kavram olarak sanattan zanaate, tasarımdan yaşam tarzına kadar geniş bir yelpazede yorumlanır. Etkileri ortaya çıktığı Japonya’nın sınırlarını aşarak farklı coğrafyalara da taşınan wabi-sabi kavramını özetlemek, başka kültürlerdeki tam karşılığını bulmak veya farklı dillere çevirmek oldukça güç hatta neredeyse imkansızdır. Farklı medyumlarda çalışmalarını sürdüren iki sanatçının ve bir çiçek tasarım stüdyosunun üretimlerini bir araya getiren sergi, bu kavram etrafında örüldü ve serginin başlığında Japonca ifade değiştirilmeden, çevrilmeden bırakıldı.
Wabi-sabi kavramı, geçiciliği, fani oluşu, eksiklik ve kusurları oldukları hâliyle kabul edebilmeyi, sadeliği, alçakgönüllülüğü ve sıradan şeylerdeki güzelliği görebilme yetisini içerir. Ömrün bir sonu olduğu gerçeğini zarif bir melankoliyle kucaklamak, şimdiki zamana dingin bir takdirle yaklaşmak wabi-sabi kavramını estetiğin alanından spiritüel boyuta taşır. ‘Wabi-sabi’ sergisi bir yaşam biçimine işaret eden tüm bu tavırları ve var oluş hallerini rüzgârda savrulan ağaç dallarında, gökyüzünde sürüklenen bulutlarda, dalgaların köpüklerinde, pişmiş toprağın dokusunda ve kurumaya yüz tutmuş çiçeklerde arar.”