
SANATORIUM, Christiane Peschek’in “Anka Kuşu Kalesi” başlıklı kişisel sergisini 17 Eylül-31 Ekim tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor.
“Anka Kuşu Kalesi”, dünyayı insan merkezli bir bakışın ötesinde; hafıza biriktiren, dönüşen, çözülen ve yeniden üreten canlı bir sistem olarak ele alıyor. Christiane Peschek, jeolojik süreçleri bedensel ve duygusal deneyimlerle buluşturarak ziyaretçiyi dönüşüm, madde, bellek ve zaman arasındaki ilişkiler üzerine düşünmeye davet ediyor.
“Anka Kuşu Kalesi”, Gaia’yı insan yerleşiminin ötesinde, sürekli dönüşüm hâlinde yaşayan ve algı sahibi bir sistem olarak düşünmenin yollarını araştırıyor. Sergide dünya; kaybı içine çeken, belleği depolayan, zamanı biçimlendiren ve yaşamı sonsuz oluş ve çöküş döngüleri aracılığıyla yeniden üreten bir organizma olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Christiane Peschek, jeolojik süreçleri yalnızca fiziksel olgular olarak ele almak yerine; tortulaşma, sıkışma, kök salma, erozyon, duman, kül, arınma ve yenilenme gibi süreçleri duygulanımsal hâllerle ilişkilendiriyor. Serginin içinden geçmek, bu yeryüzü hâllerinin birbirini izlediği bir yürüyüşe dönüşürken ziyaretçiye depolamak, kompostlamak, parçalanmak, sıkışmak ve yeniden başlamak gibi gezegensel süreçlerin insan bedeninde ve kolektif hafızada da karşılık bulduğunu hatırlatıyor. Peschek’in yaklaşımında gezegensel bilinç, yerleştirmeler aracılığıyla bir mikrokozmosta görünürlük kazanıyor. Ritüeller, nesneler, sesler ve yazı üzerinden genişleyen mimari, ziyaretçiyi insanın Dünya ile kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 30. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim - 3 Aralık tarihleri arasında tiyatroseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.
Mehmet Birkiye küratörlüğünde düzenlenen festival; 6 uluslararası, 11 yerli gösteriden oluşan bir programla izleyicilerle bir araya gelecek. 3 Aralık’a kadar sürecek festivalde bu yıl iki yapım İKSV Genç Sanatçı Fonu ile desteklenecek. Tüm şehre yayılacak 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, İstanbul’un iki yakasında; AKM Tiyatro Salonu, Alan Kadıköy, Arter, DoubleTree by Hilton Kadıköy, Fiba Salon İKSV, İBB Şehir Tiyatroları Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi, Komünite, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Panayia Kilisesi, Paribu Art, Phebus Müzayede Evi, Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi (TESAK), Yeldeğirmeni Sanat, Zorlu PSM olmak üzere 17 farklı mekân festival izleyicilerine kapılarını açacak.
Hafıza, bu yılki programda en çok üzerinde durulan meselelerden biri. Murat Gülsoy’un aynı adlı romanından Müge Oskay’ın uyarladığı, Mehmet Birkiye’nin yönettiği Ve Ateş Bizi Tüketiyor, geçmişini bulma yolculuğunu anlatıyor. Çiğdem Erdöl’ün yazdığı, Elif Sözer ve Zeynep Özden’in yönettiği; Tilbe Saran, Fulya Peker ve Çağdaş Ekin Şişman’ın rol aldığı Sanatçısı Belirsiz *İvi Buradaydı, kentin hafızasından silinen bir ressamı adıyla geri çağırıyor. Elif Özge Maltepe’nin yazıp Murat Daltaban’ın sahneye taşıdığı Bir Çeyiz Sözleşmesi’nde 129 yıllık bir çeyiz senedi kilisede yeniden okunuyor. Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı (Taldans) koreografisiyle hazırlanan En Son Neyi Unuttuğumu Hatırlamıyorum ise otuz yıl önce arşivlenmiş bir sahne çalışmasını bugünün bedenleriyle temasa geçiriyor.
Dil ve iletişim, programın izleyicileri üzerine düşünmeye davet ettiği diğer önemli meseleler. Marah Haj Hussein’in projesi Dil Broblem Değil, ses kayıtlarından yola çıkarak anadilin dönüşümünü gözler önüne seriyor. George Mann’ın yönettiği ve sağır oyuncu Ramesh Meyyappan’ın oynadığı solo performans Veda Ritüeli, ilgisiz babasının ölümünün ardından ona kendi ritüeliyle veda eden bir adamı anlatıyor. Caroline Guiela Nguyen’in yazıp yönettiği açılış oyunu Lacrima ise Paris’ten Mumbai’ye uzanan bir emek zincirini deşifre ediyor.
Farklı zaman ve coğrafyalardan bugüne uzanan meseleler sahnede yeni karşılıklar buluyor. Dmitry Krymov’un yazıp yönettiği Requiem, Rusya-Ukrayna savaşının gölgesinde şekilleniyor. Suzie Miller’ın kaleme aldığı, Nagihan Gürkan’ın yönetip Özlem Öçalmaz Yıldız, İbrahim Arıcı ve Ceren Köse ile birlikte rol aldığı Anna K, bir kadının özel hayatının hashtag’e dönüşmesini konu alıyor. J.M. Coetzee’nin romanından Saim Güveloğlu’nun uyarlayıp yönettiği; Tansu Biçer, Tülin Özen, Defne Koldaş ve Sezer Arıçay’ın rol aldığı Elizabeth Costello, etik ve insanın dünyayla ilişkisini sorguluyor. Yeşim Özsoy’un yazıp yönettiği Aksak Deliryum gündelik hayata sızan bir felakete odaklanırken; Yngvild Aspeli ve Paola Rizza’nın kukla anlatısıyla sahnelediği Bir Bebek Evi, kadın deneyimlerini öne çıkarıyor.
Dans yapımlarında Nederlands Dans Theater (NDT 2) repertuvarından bir seçki sunulurken, Fernando Melo koreografisi Rüzgâr Ağacı MDTistanbul dansçıları tarafından sahneleniyor. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği; Damla Sönmez, Ceren Kaçar, Selen Öztürk, Sevda Deniz Karali ve Melis Öz’ün oynadığı İstanbul Mon Amour: Aşk > Nefret < Aşk Kadıköy mekânlarına yayılıyor. Lara Lakay’ın uyarladığı Reşad Ekrem Koçu anlatısı Silahşör Kızı Rabia Hanım Phebus Müzayede Evi’nde izleyiciyle buluşuyor. Festivalin kapanışını ise Mehmet Birkiye’nin yönettiği, Kerem Kurdoğlu uyarlaması Dorian Gray’in Portresi yapıyor; oyunda Salih Bademci, Engin Hepileri ve Yiğit Sertdemir rol alıyor.
Festivalin bu yılki Onur Ödülü usta oyuncu Tilbe Saran’a sunulurken, söyleşiler ve atölyeleri kapsayan ücretsiz “Festival Artı” etkinlikleri de program boyunca devam edecek.
Festival biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için 7 Eylül Pazartesi saat 10.30’da başlayan ön satış döneminin ardından 11 Eylül Cuma saat 10.30’da Passo üzerinden genel satışa açılacak.
30. İstanbul Tiyatro Festivali’nin programına buradan ulaşabilirsiniz.
Pera Müzesi, yaşayan en önemli soyut ressamlardan biri kabul edilen Frank Bowling’in altmış yılı aşan üretimini gözler önüne seren “Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle” sergisini 29 Eylül 2026 – 31 Ocak 2027 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosluğu iş birliğiyle çağdaş resmin sınırlarını genişleten kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Alistair Hicks’in üstlendiği “Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle” sergisi, Bowling’in renk, yüzey ve belleği buluşturan üretiminin farklı evrelerini, 20. yüzyılın en etkili figüratif ressamlarından Francis Bacon ile savaş sonrası Britanya resminin özgün isimlerinden Victor Willing’in eserleriyle yan yana getiriyor. Üç sanatçı arasında kurulan bu ilişki, aynı sanatsal sorulara verilen farklı yanıtları birlikte düşünmeye imkân tanıyor.
1934’te Britanya Guyanası’nda doğan Bowling, 1953’te Londra’ya yerleşti ve Royal College of Art’tan 1962’de resim dalında gümüş madalyayla mezun oldu. 2005’te Royal Academician seçilen, 2008’de OBE nişanına layık görülen ve 2020’de şövalyelik unvanı alan ve 2019’da Tate Britain’da kapsamlı bir retrospektifi düzenlenen sanatçının yapıtları dünya çapında elliden fazla koleksiyonda yer alıyor. Londra ve New York arasında şekillenen üretiminde Bowling, İngiliz resim geleneği ile Amerikan soyutlamasından beslenirken soyutlama ile bellek, geometri ile kendiliğindenlik arasında özgürce hareket etti. Renk, ışık ve boyanın maddesel olanaklarını araştırarak kendine özgü bir resim dili geliştiren sanatçı, bugün 92 yaşında üretimini aktif olarak sürdürüyor.
“Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım”, sanatçının pratiğini deneysellik, rastlantı ve yeniden keşfetme ekseninde ele alıyor. İlk kez sergilenecek eserlerin yanı sıra, ünlü Harita serisinden (1967–71) resimler ile çocukluğunu geçirdiği Guyana’daki evin görüntüsüne yıllar sonra yeniden döndüğü 2026 tarihli Annemin Evine Yeniden Bakış’ın da yer aldığı seçkide sanatçının farklı dönemlerinden yapıtlar bir araya geliyor. Sergi, Bowling’in üretiminde yaratım ile yıkım, düzen ile kaos, rastlantı ile kontrol arasındaki gerilimlerin izini sürerken, resmi tamamlanmış bir yüzeyden çok kesintisiz bir dönüşüm alanı olarak ele alıyor.
Sergide Bowling’in yapıtlarına, insan bedenine ve figüre getirdiği güçlü ve sarsıcı yorumlarla 20. yüzyıl sanatına damgasını vuran Francis Bacon ile portre ve figür resminden daha özgür ve dışavurumcu bir dile uzanan üretimiyle savaş sonrası Britanya sanatında kendine özgü bir yer edinen Victor Willing’in eserleri eşlik ediyor. Seçkide, aralarında Bacon’ın Lisa’nın Portresi (1956) ve Nü Etüt Çalışması (1952–53) ile Willing’in Baş VI (1985) adlı yapıtlarının da bulunduğu eserler Bowling’in resimleriyle yan yana geliyor.
Bu birlikteliği “müdahaleler” olarak nitelendiren küratör Alistair Hicks, söz konusu yapıtları “Bowling’in resimleri arasında yolumuzu bulmamıza yardımcı olan birer pusula” olarak tanımlıyor. Bu kurgu, üç ressamın ayrışan ve kesişen yaklaşımlarını ortaya koyarken Bowling’in sanatına yeni açılardan bakmayı da mümkün kılıyor.
“Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım”, bu üç farklı resim pratiği üzerinden soyutlama ile figürasyon arasındaki yerleşik ayrımları sorguluyor. Sergi, sanatsal arayışların ortak deneyimlerden ve “Resim neye dönüşebilir?” sorusuna verilen radikal yanıtlardan ne denli etkilenebileceğini ortaya koyuyor.
Künye:
1. Victor Willing Gezgin Şövalye, 1978 Tuval üzerine yağlıboya 200 × 240 cm © Victor Willing Varisleri
2. Francis Bacon R. J. Sainsbury (Robert Sainsbury) Portresi, 1955 Tuval üzerine yağlıboya 115 × 99 cm © Francis Bacon varisleri. Tüm hakları saklıdır, DACS 2026 Sainsbury Centre, University of East Anglia izniyle Fotoğraf: Prudence Cumming Associates
3. Frank Bowling Babamın Portresi, 1960 Tuval üzerine yağlıboya 84 × 58.5 cm Sanatçının izniyle © Frank Bowling. Tüm hakları saklıdır, DACS 2026 Fotoğraf: Rose Jones
4. Frank Bowling Kitty, 2009 Tuval üzerine akrilik 68.5 × 173 cm Sanatçının izniyle © Frank Bowling. Tüm hakları saklıdır, DACS 2026 Fotoğraf: Jess Littlewood
offgrid art project, İstanbul’un değişen fiziksel ve kültürel katmanlarına odaklanan “Aynı Şehirde” başlıklı grup sergisini 18 Eylül-25 Ekim tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Ci Demi, Hüseyin Güler ve Tibet Oktay Aslan’ın çalışmalarını bir araya getiren “Aynı Şehirde”, şehri yalnızca mimarisi ve dönüşen silueti üzerinden değil; hafıza, gündelik hayat ve insan-mekân ilişkileri üzerinden ele alıyor. Sergi, üç sanatçının farklı yaklaşımları üzerinden İstanbul’un dönüşümünü, kent hafızasını ve gündelik hayatın şehirle kurduğu ilişkiyi ele alıyor.
İstanbul’un sürekli değişen yapısı, serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Yeni yapılar, yıkılan binalar, dönüşen mahalleler ve değişen kent manzaraları, şehrin geçmişini ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman onunla birlikte var oluyor. Sergi, İstanbul’u farklı zamanların ve hikâyelerin üst üste geldiği, tamamlanmayan bir şehir olarak düşünmeye açıyor. Ci Demi, Tibet Oktay Aslan ve Hüseyin Güler’in pratikleri bu dönüşüme birbirinden farklı noktalardan bakıyor. Ci Demi, fotoğraf çalışmalarında İstanbul’un gündelik hayatını, değişen kent dokusunu ve şehrin kendine özgü atmosferini takip ederken; Tibet Oktay Aslan, fotoğrafı malzeme, yüzey ve mekânla ilişkilendirerek kentin fiziksel katmanlarına odaklanıyor. Hüseyin Güler ise insanın yaşadığı çevreyle kurduğu ilişki ve sosyal hafıza üzerinden şehrin görünmeyen katmanlarını araştırıyor.
Üç sanatçının çalışmaları bir araya geldiğinde İstanbul, tek bir görüntüye indirgenemeyen; farklı dönemlerin, yapıların, insanların ve deneyimlerin bir arada bulunduğu canlı bir organizma olarak ortaya çıkıyor. Sergi, bu çoğulluğu bir anlatıya dönüştürmek yerine, izleyiciye şehrin değişimine farklı perspektiflerden bakabileceği bir alan açıyor.
Künye:
1. Hüseyin Güler, Gözden Uzakta, 2020, Fine art print
2. Ci Demi, Untitled, 2023, Fine art print
3. Tibet Oktay Aslan, Kontak II, 2026, Gum bichromate prints made with pigment made out of old bricks on 300 gsm acid-free paper, 35 x 28 cm
Mavisel Yener’in merak etmenin, soru sormanın ve öğrenmenin sınırlarını neşeyle genişleten hikâyesi Okulda Öğretilmeyenler Listesi, çizer Ghazal Fatollahi’nin resimleriyle Uçanbalık’tan çıktı.
Bu kitap 5 yaş ve üzeri çocukları sormaya, araştırmaya ve keşfetmeye çağırıyor. Islık çalmak, flamingolarla seksek oynamak, sıkışmış bir kavanoz kapağını açmak… Peki, Kafdağı'na hangi yoldan gidilir? Kara delikte saklambaç nasıl oynanır? Köpek balıkları nerelerinden gıdıklanır?
Çocukların zihninde dolaşan kimi günlük, kimi komik, kimi de hayal gücünün sınırlarını zorlayan soruların cevapları ders programında olmayabilir. Ama bu, onların peşinden gitmeyeceğimiz anlamına gelmez. Çünkü okul yalnızca cevapların öğrenildiği bir yer değildir. Arkadaşlarla birlikte keşfetmek, oyun oynamak, denemek, yanılmak ve yeni sorular sormak da öğrenmenin bir parçasıdır. Öğretmenler cevaplara giden yolları gösterir; kitaplar ve masallar ise çocukları Kafdağı'na kadar götürebilir. Böylece bitmek bilmeyen soru işaretleri, dünyayı keşfetmenin en güzel yollarından birine dönüşür.
Alkan Avcıoğlu’nun “Kameranın Ölümü / The Death of the Camera” başlıklı kişisel sergisi 15 Eylül-31 Ekim tarihleri arasında Maçka Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşacak.
Alkan Avcıoğlu’nun DIFOART iş birliğiyle düzenlenen “Kameranın Ölümü / The Death of the Camera” sergisi, fotoğrafın dünyayı görme ve gösterme biçimine dair alışkanlıklarımızı sorguluyor. Serginin çıkış noktası, Roland Barthes’ın Yazarın Ölümü kavramında ele aldığı düşünceyi kameraya taşımak: Yazar metnin anlamı üzerindeki hâkimiyetini kaybediyorsa, kameranın da görüntü üzerindeki belirleyici rolü sona erebilir mi?
Avcıoğlu’nun yapay zekâ modelleri ve yenilikçi yöntemlerle geliştirdiği çalışmalarında
fotografik imge artık tek bir noktadan bakılan ve tek bir anı kaydeden bir görüntü olmaktan çıkıyor. Farklı ölçekler ve perspektifler aynı görüntünün içinde bir araya geliyor; tanıdığımız mekânlar, ilk bakışta bildiğimiz yerler olmaktan uzaklaşıp giderek daha karmaşık ve belirsiz yapılara dönüşüyor.
Çünkü dünya tek bir bakış açısıyla anlatılamadığında, görüntü de yalnızca gerçeği temsil etmekle yetinmiyor. Giderek karmaşıklaşan dünya karşısında kendi gerçekliğini kurmaya başlıyor. İzleyici de bu görüntünün karşısında duran biri olmaktan çıkıp onun içine giriyor, farklı katmanları arasında dolaşıyor ve görüntüyü zaman içinde deneyimliyor. Sergi, tam da bu noktada fotoğrafın sınırlarını yeniden düşünmeye davet ediyor: “Bir görüntüyü nasıl görüyoruz? Nasıl okuyoruz? Ve gördüğümüz görüntüler, dünyayı algılama biçimimizi nasıl şekillendiriyor?”
Dirimart, Fatoş Üstek küratörlüğünde düzenlenen Frieze Sculpture 2026’da, sanatçı ikilisi Özlem Günyol & Mustafa Kunt’un Heykel için Olasılıklar (2026) başlıklı serisini sanatseverlerle buluşturacak.
The Regent’s Park’ın farklı noktalarına yerleştirilecek olan Heykel için Olasılıklar, kamusal alanlardaki heykel geleneğini yeniden ele alarak ziyaretçileri, kendi bedenleri aracılığıyla, Londra’daki üç anıtsal heykelin mevcudiyeti olmayan figürleri olmaya davet ediyor. Günyol & Kunt, Londra’nın kentsel manzarasında önemli yere sahip üç kamusal anıttan yola çıkarak özgün heykel figürlerini, onların duruşlarını tarif eden yazılı talimatlarla değiştiriyor. Bu talimatlar, zemine yerleştirilen beton yüzeylere işlenirken her bir yüzey, ilgili anıtın kaidesiyle aynı ölçekte tasarlanıyor. Bu yüzeylerin üzerine çıkan ziyaretçiler metinle etkileşime girerek geçici heykellere dönüşürken her etkileşimle eseri de dönüştürüyorlar.
Günyol & Kunt, Londra’nın kentsel manzarasında önemli yere sahip üç kamusal anıttan yola çıkarak özgün heykel figürlerini, onların duruşlarını tarif eden yazılı talimatlarla değiştiriyor. Bu talimatlar, zemine yerleştirilen beton yüzeylere işlenirken her bir yüzey, ilgili anıtın kaidesiyle aynı ölçekte tasarlanıyor. Bu yüzeylerin üzerine çıkan ziyaretçiler metinle etkileşime girerek geçici heykellere dönüşürken her etkileşimle eseri de dönüştürüyorlar.
Heykel için Olasılıklar, anıtsal kaidelerin yükseltilmiş yüzeylerini zemin seviyesine indirerek heykel, izleyici ve mekân arasındaki ilişkiyi bozuyor. Eser, anıtı sabit ve otoriter bir nesne olarak sunmak yerine, heykeli dil, etkileşim ve yorum yoluyla şekillenen canlı ve koşullara bağlı bir form olarak ele alıyor. Mevcudiyeti olmayan bu anıt figürler, The Regent’s Park’ın ortamında, ziyaretçilerin bedenleri ve hayal gücü aracılığıyla yeniden varlık kazanırken eser her karşılaşmada değişen bir yapıya kavuşuyor.
Günyol & Kunt’un pratiği dil, semboller, medya üretimi bilgiler ve kültürel olarak gömülü anlama sistemlerinin etkileşimi aracılığıyla bireysel ve kolektif kimliklerin nasıl kurulduğuna odaklanıyor. Yerleştirme, heykel, metin ve performansı kullanarak anlamın nasıl üretildiği ve müzakere edildiğini inceleyen ikili, yapıtlarıyla izleyicileri algıyı şekillendiren görsel ve dilsel yapıları yeniden düşünmeye davet ediyor.
Heykel için Olasılıklar, Frieze Sculpture kapsamında 16 Eylül-1 Kasım tarihleri arasında The Regent’s Park, Londra’da görülebilecek.
Künye: Özlem Günyol & Mustafa Kunt Possibilities for a Sculpture (Millicent) 2026 (detail work in progress) Concrete with concrete infilled lettering 120 × 120 × 15 cm
Serap Görünme, Hayal Köseoğlu ve Mehmet Sinan Kuran’ın farklı disiplinlerde şekillenen üretimlerini bir araya getiren “KANZEN” başlıklı sergi 9 Eylül-10 Ekim tarihleri arasında Chi Art Gallery’de sanatseverlerle buluşacak.
“KANZEN”, üç sanatçının birbirinden ayrışan dünyalarını ortak bir estetik altında buluşturmak yerine, farklılıkların yan yana gelerek nasıl bir bütün oluşturabileceğine odaklanıyor. Japoncada “tamlık”, “bütünlük” ve “eksiksizlik” anlamlarına gelen kanzen, serginin düşünsel çerçevesini oluşturuyor. Bu anlamdan yola çıkarak “KANZEN” sergisi, olanı olduğu hâliyle tam görebilme ve birbirinden farklı bireysel anlatımların, benzerliklere ihtiyaç duymadan bir arada nasıl bütünleşebileceğini düşünme önerisi sunuyor.
“Birlikte var olmanın yolu mutlaka benzerlikten mi geçer? Bir bütünü meydana getiren parçaların birbirine yaklaşması, aynılaşması ya da birbirini tamamlaması mı gerekir?” sorularının karşısına KANZEN, bir bütünü oluşturan parçaların birbirine benzemeden, kendi başlarına tamlıklarını koruyarak da bir arada var olabileceği fikrini ortaya koyuyor. Bu düşünce, sergide bir araya gelen üç sanatçının üretimlerinde de karşılığını buluyor.
Serap Görünme, Hayal Köseoğlu ve Mehmet Sinan Kuran’ın fotoğraf, resim ve çizim üzerinden gelişen çalışmaları, malzeme kullanımları, görsel dilleri ve kurdukları dünyalar açısından birbirinden belirgin biçimde ayrılırken; “KANZEN” tam da bu ayrışma üzerinden ortak bir zemin kuruyor.
Künye:
1. Serap Görünme, As gravity lets you through me, 2022
2. Hayal Köseoğlu, Pantheress, 2026
3. Mehmet Sinan Kuran, Ephemera, 2026
Çerçialan, Kanayak öykü kitaplarıyla tanıdığımız Gamze Arslan’ın gücünü topraktan, ormandan, hayvandan ve mitolojiden alan ilk romanı Kırlaniler, Doğan Kitap’tan çıktı.
Kırlaniler, kadın, hayvanlaşma, beden, doğum ve ölüm üzerine bir hikâye anlatıyor. Anık ve Pamuk. Geçmiş ve şimdi. Anne ve kız. Bu bir anne kız hikâyesi değil. Kırlanilerin, kendi içine kapalı, sınırları keskin, çıkışı zor bir ormanda yaşayan, kırdan gelen vahşi kadınların hikâyesi bu. Hayvananaları, köksüzlükleri, törenleri, inanışları, kuralları, cezaları, hayvanlaşan bedenleri, ormanın parçası haline gelen yaşayışlarıyla erkek dünyaya bir karşı duruş onların varlığı. Ama bir yere kadar... Bu bir anne kız hikâyesi. Hayvanlaşan annesinde insanlık kırıntısı ararken vahşete çarpan kızın hikâyesi.
Nefesi seyrek, hep öyleydi, hep temkinli alırdı soluklarını bitecek gibi. Avlanmamak için derdi bir de. Nefes cimrisi, pislik! Her yerinde çizikler, dikişsiz yaralar, oyuklar, delikler. Buna rağmen içerisi görünmüyor, buna rağmen kaskatı bir beden, kilit altında duygular. Neredesin anne? Ne kokusu yayılıyor ne sevgisi açığa çıkıyor. Orman yaraları bunlar, bildiklerim var, benimleyken olanlar var, bir de dediğine göre Kırlanilerle olanlar. Neden benim de normal bir annem yok? Parmaklarımı yaralarına sokup içeriye ulaşmak zorunda kalmayacağım, etini yoklayıp suyunu çıkarmaya çalışmak için aklımı yitirmeyeceğim bir annem yok?
Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan yirmi iki sanatçının eserini bir araya getiren “USTASINDAN SONRA Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar” başlıklı sergi, Itır Demir küratörlüğünde 7 Eylül-24 Ekim tarihleri arasında Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşacak.
Sergide yer alan sanatçılar arasında; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Burhan Temel, Burhan Uygur, Dinçer Erimez, Erol Deran, Fikret Mualla, Halil Dikmen, Hanefi Yeter, Hüseyin Bilişik, Kainat Barkan Pajonk, Komet, Leyla Gamsız, Malik Aksel, Mehmet Pesen, Memduh Kuzay, Naile Akıncı, Nevin Çokay, Özdemir Altan, Sabri Berkel, Şevket Dağ, Yusuf Katipoğlu ve Zehra Aral bulunuyor.
“Bir ustanın öğrencisine bırakabileceği en büyük miras, kendi üslubunu devam ettirmek değil öğrencinin özgün yolunu bulmasına imkân tanımaktır. Öğretmek, bilgiyi ve deneyimi aktarırken öğrencinin bunları kendi bakışı, sezgisi ve deneyimiyle yeniden kurmasına alan açmaktır. Jacques Ranciere, Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders adlı kitabında öğrenmenin yalnızca bilen ile bilmeyen arasındaki bilgi aktarımına dayanmadığını; öğrencinin ve çırağın kendi kapasitesini kullanarak, kendi başına düşünme ve ilişki kurma gücünü ortaya çıkarmasıyla gerçekleşebileceğini öne sürer. Bu düşünce, sanat eğitiminde de kendine yer bulur. Atölye, yalnızca teknik bilgi ve becerinin aktarıldığı bir alan değil, usta ve hoca olarak sanatçının bireysel deneyimini paylaştığı, bakma ve üretme biçimlerinin tartışıldığı bir alan olmalıdır.
Bu düşüncenin temelini oluşturduğu ‘USTASINDAN SONRA: Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar’; Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan yirmi iki sanatçının eserini bir araya getiriyor. Farklı kuşaklardan birbirine temas eden hocaların ve öğrencilerin kendi sanatsal üsluplarını nasıl geliştirdiklerine, birbirlerinden nasıl etkilendiklerine ve zamanla bu etkiden nasıl ayrıştıklarına odaklanıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Anadolu motiflerini öne çıkaran soyut resimlerinin etkisi, öğrencilerinden Yusuf Katipoğlu’nun resimlerinde kendine yer bulurken, bir diğer öğrencisi Zehra Aral’ın kadın bedenini karanlık, içe dönük ve psikolojik bir anlatım içinde ele alan resimlerinde farklı bir forma dönüşüyor. Sanat pratiğine kübist figüratif anlayışta başlayıp, ilerleyen dönemde soyut geometrik üslup ile devam eden Halil Dikmen’in yolunun kesiştiği öğrencilerden Dinçer Erimez, bilinçaltına referans veren tekinsiz bir kontur hattını resmin temel unsurlarından biri hâline getirerek hocasının biçimsel mirasını kendi özgün dünyasında dönüştürüyor.
Bu seçki, usta–öğrenci ilişkilerini belgelemekten çok, bu ilişkilerin sanatçılarda ve dolayısıyla sanat eserlerinde nasıl iz bıraktığını; öğrencinin hocasından ayrılarak kendi sesini nasıl bulduğunu, öğrendiği mirası nasıl dönüştürdüğünü ve kendi sanat dilini nasıl kurduğunu araştırıyor. Sergi, hiyerarşik bir hoca-öğrenci ilişkisi üzerinden kurgu yaratmak yerine, birbirini etkileyen, dönüştüren ve özgün üslubunu bulma yolunda ilerleyen sanatçıların karşılıklı diyaloğuna odaklanıyor. Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak benimseyen Terakki Vakfı’nın köklü geçmişini destekler şekilde oluşturduğu Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan bir seçki sunan sergi, öğrenme ve aktarma süreçlerini sanat üzerinden yeniden düşünmeye davet ederken, bir kuşağın diğerine aktardığı mirasın nasıl dönüştüğüne izleyicinin tanıklık etmesine olanak veriyor.”
Künye:
1. Sabri Berkel (1907-1993) 1935 Karton üzerine çini mürekkebi, desen 34x49 cm Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
2. Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975) Duralit üzerine yağlıboya 51x104 cm Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
3. Halil Dikmen (1921-2010) Karton üzerine pastel 52x37 cm Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu