
Alkan Avcıoğlu’nun “Kameranın Ölümü / The Death of the Camera” başlıklı kişisel sergisi 15 Eylül-31 Ekim tarihleri arasında Maçka Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşacak.
Alkan Avcıoğlu’nun DIFOART iş birliğiyle düzenlenen “Kameranın Ölümü / The Death of the Camera” sergisi, fotoğrafın dünyayı görme ve gösterme biçimine dair alışkanlıklarımızı sorguluyor. Serginin çıkış noktası, Roland Barthes’ın Yazarın Ölümü kavramında ele aldığı düşünceyi kameraya taşımak: Yazar metnin anlamı üzerindeki hâkimiyetini kaybediyorsa, kameranın da görüntü üzerindeki belirleyici rolü sona erebilir mi?
Avcıoğlu’nun yapay zekâ modelleri ve yenilikçi yöntemlerle geliştirdiği çalışmalarında
fotografik imge artık tek bir noktadan bakılan ve tek bir anı kaydeden bir görüntü olmaktan çıkıyor. Farklı ölçekler ve perspektifler aynı görüntünün içinde bir araya geliyor; tanıdığımız mekânlar, ilk bakışta bildiğimiz yerler olmaktan uzaklaşıp giderek daha karmaşık ve belirsiz yapılara dönüşüyor.
Çünkü dünya tek bir bakış açısıyla anlatılamadığında, görüntü de yalnızca gerçeği temsil etmekle yetinmiyor. Giderek karmaşıklaşan dünya karşısında kendi gerçekliğini kurmaya başlıyor. İzleyici de bu görüntünün karşısında duran biri olmaktan çıkıp onun içine giriyor, farklı katmanları arasında dolaşıyor ve görüntüyü zaman içinde deneyimliyor. Sergi, tam da bu noktada fotoğrafın sınırlarını yeniden düşünmeye davet ediyor: “Bir görüntüyü nasıl görüyoruz? Nasıl okuyoruz? Ve gördüğümüz görüntüler, dünyayı algılama biçimimizi nasıl şekillendiriyor?”
Dirimart, Fatoş Üstek küratörlüğünde düzenlenen Frieze Sculpture 2026’da, sanatçı ikilisi Özlem Günyol & Mustafa Kunt’un Heykel için Olasılıklar (2026) başlıklı serisini sanatseverlerle buluşturacak.
The Regent’s Park’ın farklı noktalarına yerleştirilecek olan Heykel için Olasılıklar, kamusal alanlardaki heykel geleneğini yeniden ele alarak ziyaretçileri, kendi bedenleri aracılığıyla, Londra’daki üç anıtsal heykelin mevcudiyeti olmayan figürleri olmaya davet ediyor. Günyol & Kunt, Londra’nın kentsel manzarasında önemli yere sahip üç kamusal anıttan yola çıkarak özgün heykel figürlerini, onların duruşlarını tarif eden yazılı talimatlarla değiştiriyor. Bu talimatlar, zemine yerleştirilen beton yüzeylere işlenirken her bir yüzey, ilgili anıtın kaidesiyle aynı ölçekte tasarlanıyor. Bu yüzeylerin üzerine çıkan ziyaretçiler metinle etkileşime girerek geçici heykellere dönüşürken her etkileşimle eseri de dönüştürüyorlar.
Günyol & Kunt, Londra’nın kentsel manzarasında önemli yere sahip üç kamusal anıttan yola çıkarak özgün heykel figürlerini, onların duruşlarını tarif eden yazılı talimatlarla değiştiriyor. Bu talimatlar, zemine yerleştirilen beton yüzeylere işlenirken her bir yüzey, ilgili anıtın kaidesiyle aynı ölçekte tasarlanıyor. Bu yüzeylerin üzerine çıkan ziyaretçiler metinle etkileşime girerek geçici heykellere dönüşürken her etkileşimle eseri de dönüştürüyorlar.
Heykel için Olasılıklar, anıtsal kaidelerin yükseltilmiş yüzeylerini zemin seviyesine indirerek heykel, izleyici ve mekân arasındaki ilişkiyi bozuyor. Eser, anıtı sabit ve otoriter bir nesne olarak sunmak yerine, heykeli dil, etkileşim ve yorum yoluyla şekillenen canlı ve koşullara bağlı bir form olarak ele alıyor. Mevcudiyeti olmayan bu anıt figürler, The Regent’s Park’ın ortamında, ziyaretçilerin bedenleri ve hayal gücü aracılığıyla yeniden varlık kazanırken eser her karşılaşmada değişen bir yapıya kavuşuyor.
Günyol & Kunt’un pratiği dil, semboller, medya üretimi bilgiler ve kültürel olarak gömülü anlama sistemlerinin etkileşimi aracılığıyla bireysel ve kolektif kimliklerin nasıl kurulduğuna odaklanıyor. Yerleştirme, heykel, metin ve performansı kullanarak anlamın nasıl üretildiği ve müzakere edildiğini inceleyen ikili, yapıtlarıyla izleyicileri algıyı şekillendiren görsel ve dilsel yapıları yeniden düşünmeye davet ediyor.
Heykel için Olasılıklar, Frieze Sculpture kapsamında 16 Eylül-1 Kasım tarihleri arasında The Regent’s Park, Londra’da görülebilecek.
Künye: Özlem Günyol & Mustafa Kunt Possibilities for a Sculpture (Millicent) 2026 (detail work in progress) Concrete with concrete infilled lettering 120 × 120 × 15 cm
Serap Görünme, Hayal Köseoğlu ve Mehmet Sinan Kuran’ın farklı disiplinlerde şekillenen üretimlerini bir araya getiren “KANZEN” başlıklı sergi 9 Eylül-10 Ekim tarihleri arasında Chi Art Gallery’de sanatseverlerle buluşacak.
“KANZEN”, üç sanatçının birbirinden ayrışan dünyalarını ortak bir estetik altında buluşturmak yerine, farklılıkların yan yana gelerek nasıl bir bütün oluşturabileceğine odaklanıyor. Japoncada “tamlık”, “bütünlük” ve “eksiksizlik” anlamlarına gelen kanzen, serginin düşünsel çerçevesini oluşturuyor. Bu anlamdan yola çıkarak “KANZEN” sergisi, olanı olduğu hâliyle tam görebilme ve birbirinden farklı bireysel anlatımların, benzerliklere ihtiyaç duymadan bir arada nasıl bütünleşebileceğini düşünme önerisi sunuyor.
“Birlikte var olmanın yolu mutlaka benzerlikten mi geçer? Bir bütünü meydana getiren parçaların birbirine yaklaşması, aynılaşması ya da birbirini tamamlaması mı gerekir?” sorularının karşısına KANZEN, bir bütünü oluşturan parçaların birbirine benzemeden, kendi başlarına tamlıklarını koruyarak da bir arada var olabileceği fikrini ortaya koyuyor. Bu düşünce, sergide bir araya gelen üç sanatçının üretimlerinde de karşılığını buluyor.
Serap Görünme, Hayal Köseoğlu ve Mehmet Sinan Kuran’ın fotoğraf, resim ve çizim üzerinden gelişen çalışmaları, malzeme kullanımları, görsel dilleri ve kurdukları dünyalar açısından birbirinden belirgin biçimde ayrılırken; “KANZEN” tam da bu ayrışma üzerinden ortak bir zemin kuruyor.
Künye:
1. Serap Görünme, As gravity lets you through me, 2022
2. Hayal Köseoğlu, Pantheress, 2026
3. Mehmet Sinan Kuran, Ephemera, 2026
Çerçialan, Kanayak öykü kitaplarıyla tanıdığımız Gamze Arslan’ın gücünü topraktan, ormandan, hayvandan ve mitolojiden alan ilk romanı Kırlaniler, Doğan Kitap’tan çıktı.
Kırlaniler, kadın, hayvanlaşma, beden, doğum ve ölüm üzerine bir hikâye anlatıyor. Anık ve Pamuk. Geçmiş ve şimdi. Anne ve kız. Bu bir anne kız hikâyesi değil. Kırlanilerin, kendi içine kapalı, sınırları keskin, çıkışı zor bir ormanda yaşayan, kırdan gelen vahşi kadınların hikâyesi bu. Hayvananaları, köksüzlükleri, törenleri, inanışları, kuralları, cezaları, hayvanlaşan bedenleri, ormanın parçası haline gelen yaşayışlarıyla erkek dünyaya bir karşı duruş onların varlığı. Ama bir yere kadar... Bu bir anne kız hikâyesi. Hayvanlaşan annesinde insanlık kırıntısı ararken vahşete çarpan kızın hikâyesi.
Nefesi seyrek, hep öyleydi, hep temkinli alırdı soluklarını bitecek gibi. Avlanmamak için derdi bir de. Nefes cimrisi, pislik! Her yerinde çizikler, dikişsiz yaralar, oyuklar, delikler. Buna rağmen içerisi görünmüyor, buna rağmen kaskatı bir beden, kilit altında duygular. Neredesin anne? Ne kokusu yayılıyor ne sevgisi açığa çıkıyor. Orman yaraları bunlar, bildiklerim var, benimleyken olanlar var, bir de dediğine göre Kırlanilerle olanlar. Neden benim de normal bir annem yok? Parmaklarımı yaralarına sokup içeriye ulaşmak zorunda kalmayacağım, etini yoklayıp suyunu çıkarmaya çalışmak için aklımı yitirmeyeceğim bir annem yok?
Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan yirmi iki sanatçının eserini bir araya getiren “USTASINDAN SONRA Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar” başlıklı sergi, Itır Demir küratörlüğünde 7 Eylül-24 Ekim tarihleri arasında Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşacak.
Sergide yer alan sanatçılar arasında; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Burhan Temel, Burhan Uygur, Dinçer Erimez, Erol Deran, Fikret Mualla, Halil Dikmen, Hanefi Yeter, Hüseyin Bilişik, Kainat Barkan Pajonk, Komet, Leyla Gamsız, Malik Aksel, Mehmet Pesen, Memduh Kuzay, Naile Akıncı, Nevin Çokay, Özdemir Altan, Sabri Berkel, Şevket Dağ, Yusuf Katipoğlu ve Zehra Aral bulunuyor.
“Bir ustanın öğrencisine bırakabileceği en büyük miras, kendi üslubunu devam ettirmek değil öğrencinin özgün yolunu bulmasına imkân tanımaktır. Öğretmek, bilgiyi ve deneyimi aktarırken öğrencinin bunları kendi bakışı, sezgisi ve deneyimiyle yeniden kurmasına alan açmaktır. Jacques Ranciere, Cahil Hoca: Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders adlı kitabında öğrenmenin yalnızca bilen ile bilmeyen arasındaki bilgi aktarımına dayanmadığını; öğrencinin ve çırağın kendi kapasitesini kullanarak, kendi başına düşünme ve ilişki kurma gücünü ortaya çıkarmasıyla gerçekleşebileceğini öne sürer. Bu düşünce, sanat eğitiminde de kendine yer bulur. Atölye, yalnızca teknik bilgi ve becerinin aktarıldığı bir alan değil, usta ve hoca olarak sanatçının bireysel deneyimini paylaştığı, bakma ve üretme biçimlerinin tartışıldığı bir alan olmalıdır.
Bu düşüncenin temelini oluşturduğu ‘USTASINDAN SONRA: Karşılaşmalar, Diyaloglar, Ayrışmalar’; Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan yirmi iki sanatçının eserini bir araya getiriyor. Farklı kuşaklardan birbirine temas eden hocaların ve öğrencilerin kendi sanatsal üsluplarını nasıl geliştirdiklerine, birbirlerinden nasıl etkilendiklerine ve zamanla bu etkiden nasıl ayrıştıklarına odaklanıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Anadolu motiflerini öne çıkaran soyut resimlerinin etkisi, öğrencilerinden Yusuf Katipoğlu’nun resimlerinde kendine yer bulurken, bir diğer öğrencisi Zehra Aral’ın kadın bedenini karanlık, içe dönük ve psikolojik bir anlatım içinde ele alan resimlerinde farklı bir forma dönüşüyor. Sanat pratiğine kübist figüratif anlayışta başlayıp, ilerleyen dönemde soyut geometrik üslup ile devam eden Halil Dikmen’in yolunun kesiştiği öğrencilerden Dinçer Erimez, bilinçaltına referans veren tekinsiz bir kontur hattını resmin temel unsurlarından biri hâline getirerek hocasının biçimsel mirasını kendi özgün dünyasında dönüştürüyor.
Bu seçki, usta–öğrenci ilişkilerini belgelemekten çok, bu ilişkilerin sanatçılarda ve dolayısıyla sanat eserlerinde nasıl iz bıraktığını; öğrencinin hocasından ayrılarak kendi sesini nasıl bulduğunu, öğrendiği mirası nasıl dönüştürdüğünü ve kendi sanat dilini nasıl kurduğunu araştırıyor. Sergi, hiyerarşik bir hoca-öğrenci ilişkisi üzerinden kurgu yaratmak yerine, birbirini etkileyen, dönüştüren ve özgün üslubunu bulma yolunda ilerleyen sanatçıların karşılıklı diyaloğuna odaklanıyor. Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak benimseyen Terakki Vakfı’nın köklü geçmişini destekler şekilde oluşturduğu Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan bir seçki sunan sergi, öğrenme ve aktarma süreçlerini sanat üzerinden yeniden düşünmeye davet ederken, bir kuşağın diğerine aktardığı mirasın nasıl dönüştüğüne izleyicinin tanıklık etmesine olanak veriyor.”
Künye:
1. Sabri Berkel (1907-1993) 1935 Karton üzerine çini mürekkebi, desen 34x49 cm Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
2. Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975) Duralit üzerine yağlıboya 51x104 cm Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
3. Halil Dikmen (1921-2010) Karton üzerine pastel 52x37 cm Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu
Toronto ve İstanbul Film Festivallerinden mansiyon ödülleriyle dönen usta yönetmen György Pálfi’nin yeni filmi Tavuk, 18 Eylül’de Bir Film dağıtımıyla vizyona girecek.
Hukkle ve Taxidermia gibi kült yapımlarıyla tanınan Macar yönetmen György Pálfi, yeni filmi Tavuk (Hen) ile kaçınılmaz bir sondan kaçıp özgürlüğü ve sevgiyi arayan bir tavuğun dokunaklı hikâyesini anlatıyor.
İnsan yaşamının karmaşıklığını ve acılarını bir tavuğun gözünden anlatan yapım, festival yolculuğuna önemli başarılarla başladı. Dünya prömiyerini yaptığı Toronto Uluslararası Film Festivali’nin Platform bölümünde Mansiyon Ödülü kazanan yapım, Türkiye prömiyerini ise 45. İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma bölümünde gerçekleştirdi ve buradan da Mansiyon Ödülü ile ayrıldı.
Film, çiftlikteki kaçınılmaz sondan kurtulmak amacıyla kaçan bir tavuğun, Yunanistan kıyılarındaki eski bir restoranın avlusuna sığınmasıyla başlıyor. Karakterimiz yabancısı olduğu bu yeni dünyada bir yandan türlü tehlikelerle yüzleşip sevgiyi keşfederken, diğer yandan kümesin acımasız hiyerarşisinde hayatta kalmaya ve yumurtalarını korumaya çalışıyor. Tavuğun özgürlüğe ve anneliğe uzanan bu soluksuz yolculuğu hem eğlenceli hem de çevresindeki insanların sessiz kederlerine, hayata tutunma mücadelelerine ayna tutan dokunaklı bir anlatıya dönüşüyor.
Senaryosunu György Pálfi ile Zsófia Ruttkay’ın kaleme aldığı filmin oyuncu kadrosunda Yannis Kokiasmenos, Maria Diakopanayotou ve Argyris Pandazaras yer alıyor. Tavuk (Hen) fimlini fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
Küratör Dorothea Strauss’un farklı kuşak ve coğrafyalardan on sanatçıyı bir araya getirdiği “Making Worlds. Systems of Being” başlıklı sergi 9 Eylül-9 Ekim tarihleri arasında Sevil Dolmacı Gallery’nin İstanbul’daki tarihi mekânı Villa İpranosyan’da sanatseverlerle buluşacak.
“Making Worlds. Systems of Being, bugün giderek daha fazla önem kazanan “Yaşadığımız gerçeklikleri kimler ve neler şekillendiriyor?” sorusunun izini sürüyor. Maria Ceppi, Nilbar Güreş, Christian Jankowski, Sofia Mitsola, Natasza Niedziółka, Serkan Özkaya, Tobias Pils, Ekrem Yalçındağ, Miao Ying ve Beat Zoderer’in eserlerinin yer aldığı sergi, gerçeklik algımızı biçimlendiren görünür ve görünmez sistemleri odağına alıyor.
Sergi, gerçekliğin kendiliğinden var olan, sabit ve tarafsız bir olgu olmadığı düşüncesinden hareket ediyor. Arzu ve hafıza, kültürel kodlar ve toplumsal roller, imgeler ve sanat tarihi, malzeme, teknoloji ve algoritmalar; neyi gerçek olarak gördüğümüzü, neye inandığımızı ve dünyayı nasıl anlamlandırdığımızı birlikte belirliyor. Bu noktadan hareketle sergi, içinde yaşadığımız dünyaların ne ölçüde bizden önce biçimlendirilmiş olduğunu ve onları başka türlü kurma imkânımızın nerede başladığını sorguluyor. Tek bir yanıt önermek yerine, gerçekliği oluşturan farklı sistemler arasındaki ilişkileri görünür kılıyor; dünyayı başka türlü görmenin, kendimizi farklı biçimlerde tahayyül etmenin ve gerçekliği yeniden şekillendirmenin imkânlarını araştırıyor.
“Making Worlds. Systems of Being”de Villa İpranosyan yalnızca serginin gerçekleştiği bir mekân değil, küratöryel kurgunun ayrılmaz bir parçası olarak konumlanıyor. Yapının katmanlı geçmişi, mimarisi, göçün ve kültürel etkileşimin bıraktığı izler serginin temel meseleleriyle kesişiyor. Villanın farklı karakterlere sahip odaları ve katları boyunca çeşitli sanatsal diller karşılaşırken; beden ve kimlikten kültürel hafızaya, özgünlük ve yeniden üretimden dijital gerçekliklere uzanan farklı dünyalar aynı yapı içerisinde birbirleriyle diyaloğa giriyor.
İKSV Alt Kat’ın Alarko Holding desteğiyle hayata geçirdiği, sanatın farklı disiplinlerinden ilham veren isimleri çocuklarla buluşturan “Sanata İlk Adım” programı yeni video serisiyle dijital dünyaya taşındı.
Çocukların ve gençlerin kültür-sanatla buluşma imkânlarını artırmak amacıyla faaliyetlerini sürdüren İKSV Alt Kat, İKSV 2026 Festivalleri Çocuk ve Genç Atölyeleri Sponsoru Alarko Holding desteğiyle sürdürdüğü “Sanata İlk Adım” programını ikinci yılında çok daha geniş kitlelere ulaştırıyor. İlk yılında çocuklara yüz yüze festival deneyimleri sunan “Sanata İlk Adım”, bu kez hazırlanan özel video serisi sayesinde ekran başındaki tüm genç sanatseverlere de ulaşmayı hedefliyor.
Bu seride çocuklar; müzisyenlerden yönetmenlere, oyunculardan orkestra şeflerine kadar pek çok yaratıcı isme sanata dair en merak ettiklerini soruyor. Serinin, Salih Bademci ile sahne sanatlarını ve oyunculuğu odağa alan ilk bölümü İKSV YouTube kanalında yayında. Serinin devamında; yönetmen Nisan Dağ ile sinemanın mutfağını ve yönetmenliği keşfe çıkan ikinci bölüm, orkestra şefi Murat Cem Orhan ile bir orkestra şefinin müzikal yolculuğunu ele alan üçüncü bölüm ve Selen Beytekin ile caz müzik odağında şekillenen son bölümü yayımlanacak.
Serinin tüm bölümleri İKSV YouTube kanalı üzerinden izleyebilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=4fuF_MS5Jwg
Yunan müziğinin son yıllardaki dikkat çeken isimlerinden Konstantinos Argiros, 26 Eylül Cumartesi akşamı MIORI Göcek’te sahne alacak.
Çağdaş Yunan pop müziğini Laïko geleneğinden aldığı ilhamla yorumlayan Konstantinos Argiros, MIORI ile Riva arasındaki iş birliğinin Göcek’teki adresi Riva Lounge sahnesinde müzikseverlerle bir araya gelecek. Akşam yemeğiyle başlayacak gece, Konstantinos Argiros’un canlı performansıyla devam edecek ve DJ performansıyla gece yarısına uzanacak. Ege’nin doğası, müzik ve gastronomiyi aynı deneyimde buluşturan gece, MIORI’nin uluslararası sanatçıları Bedri Rahmi Koyu’nun kendine özgü atmosferine taşıdığı özel gecelerden biri olacak.
Konstantinos Argiros; güçlü vokali, sahne enerjisi ve Akdeniz müzik kültürünü günümüzün müzikal diliyle birleştiren tarzıyla kendi jenerasyonunun öne çıkan sanatçıları arasında yer alıyor. Geçtiğimiz sezon Pink Martini’yi ağırlayan MIORI, Konstantinos Argiros konseriyle uluslararası müziği Bedri Rahmi Koyu’nun doğası ve gastronomiyle buluşturan vizyonunu bu sezon da sürdürecek. 26 Eylül’de dolunayın aydınlattığı Bedri Rahmi Koyu’nda Konstantinos Argiros’un müziği, MIORI’nin gastronomi dünyası ve Riva Lounge’un ikonik atmosferi aynı gecede buluşacak. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Türkiye’den ve dünyadan sanatçıları bir araya getiren Istanbul Fringe Festival, 8. edisyonuyla 19-26 Eylül tarihleri arasında izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor.
Tiyatro, dans, performans, katılımcı işler ve müziği bir araya getiren festival; Arter, Alan Kadıköy, Barın Han, İMÇ Atölye 5554, Zorlu PSM, Paribu Art, Öktem Aykut ve ROXY gibi şehrin farklı noktalarındaki kültür mekânlarına yayılıyor. Bu yıl “bağ kurmak” teması etrafında şekillenen etkinlik, sahnedeki pratiklerin yanı sıra mekânlar, sanatçılar ve izleyiciler arasındaki ortak üretim biçimlerine de odaklanıyor.
Festival, 19 Eylül akşamı ROXY’de gerçekleşecek açılış gecesinde Omar Alkilani’nin Guitarology performansı ile Seda Erciyes ve Tuğçe Şenoğul ikilisinin 2MUCH konseriyle başlayacak. Mart 2026’dan bu yana Barın Han’da devam eden “Bağ Kurma: Barın Han × Istanbul Fringe Festival Ortak Üretim Programı”, farklı disiplinlerden on kadın sanatçının altı aylık araştırma sürecini 20-21 Eylül tarihlerinde açık bir sunumla paylaşılacak.
Hafta boyunca çağdaş dans ve fiziksel performans alanında İMÇ Atölye 5554’te Selim Cizdan’ın Experimental Breakdown, Vivien Tauchmann’ın Self-As-Other-Trainings ve beş dansçının yer aldığı a tangible blue işleri sahnelenirken; Öktem Aykut, Jana Jacuka’nın solo çalışması HA’ya ev sahipliği yapacak. Arter’de izleyicinin yön verdiği oyuncusuz yapım if not this then that, Alan Kadıköy’de ise Yusuf Onur Aydın’ın yazıp yönettiği Bu Bir Prova Değil “Le Réel” izleyici karşısına çıkacak. Paribu Art’ta Küba yapımı Mondo, Zorlu PSM’de Brezilya ve Birleşik Krallık ortak yapımı Deluge, Arter’de ise ABD merkezli Ariel Rivka Dance topluluğunun repertuvar seçkisi ile Yunus Emre Şahin’in 14 dansçıyı buluşturan Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan çalışması yer alacak. Farklı ülkelerden kısa işleri bir araya getiren ikili ve solo seçkilerle sürecek olan festival, 26 Eylül akşamı Alan Kadıköy’deki Fringe Solo Kısalar ile sona erecek.
8. Istanbul Fringe Festival biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Künye: 7. Istanbul Fringe Festival | 2GETHER/AL(L)ONE | Credit- Hacer Irmak Yılmaz