
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin öncü ressamlarından Halil Paşa’nın 1912 tarihli ve dört mevsimi betimleyen eserleri, Sotheby’s tarafından Londra’da düzenlenen müzayedede 537 bin 600 Pound’a satılarak sanatçının bugüne kadarki en yüksek satışına ulaştı.
Eserlerin 1900’lerin başına tarihlenen erken bir versiyonu ise Pera Müzesi’nde devam eden "Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı" sergisinde yer alıyor. Halil Paşa’nın 1912’ye tarihlenen ve dört mevsimi betimlediği tabloları, Londra’daki Sotheby’s’te düzenlenen müzayedede rekor fiyata satıldı. Müzayede evinin 200 bin ila 300 bin Pound tahmini değer biçtiği tablo, 537 bin 600 Pound’a satılarak sanatçının bugüne kadar en yüksek fiyata alıcı bulan serisi oldu. Dört panelden oluşan bu eser, dünyaca ünlü müzayede evi Sotheby’s’in 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarında Kuzey Afrika, Mısır, Levant, Arabistan ve Osmanlı dünyasının manzaralarını, insanlarını ve kültürlerine dair resimleri bir araya getiren “Oryantalist Sanat” müzayedesinde dikkat çeken satışlardan biri oldu. Tahminlerin üzerinde rakama ulaşarak uluslararası sanat piyasasında büyük ilgi gören bu satış, Halil Paşa’nın üretimine yönelik güncel ilgiyi yeniden görünür kılıyor.
Sotheby’s’te satılan tabloların 1900’lerin başına tarihlenen erken bir versiyonu ise Pera Müzesi’nde izleyicilerle buluşuyor. “Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı” sergisinde yer alan bu eserler, sanatseverlere uluslararası sanat piyasasında dikkat çeken bu temanın erken bir yorumunu yakından görme imkânı sunuyor.
“Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı” sergisi, Halil Paşa’nın İstanbul, Paris ve Mısır arasında şekillenen sanat pratiğini; portre, natürmort ve özellikle peyzajları üzerinden ele alırken, sanatçının ışık ve doğayla kurduğu ilişkiyi merkeze alıyor. Ziyaretçiler, sergide yer alan bu eserlerin yanı sıra, daha önce Versace Koleksiyonu’nda olan ve Sotheby’s’te satılan Atlı Süvari eseri de olmak üzere Halil Paşa’nın diğer yapıtlarını, arşiv belgelerini, fotoğraflarını ve desen defterlerini bir arada inceleyerek sanatçının üretim dünyasını daha geniş bir çerçevede deneyimleyebiliyor. 23 Ağustos’a kadar Pera Müzesi’nde ziyaretçilerini ağırlamaya devam edecek sergi, Halil Paşa’nın yalnızca yapıtlarına değil, aynı zamanda sanat anlayışını şekillendiren çevreye, üretim süreçlerine ve dönemine de ışık tutuyor.
Künye:
1. "Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı” sergisi
2. Halil Paşa İlkbahar | Spring, 1902 Tuval üzerine yağlıboya | Oil on canvas 140 x 47,5 cm Özel Koleksiyon | Private Collection
Halil Paşa Kış | Winter, 1903 Tuval üzerine yağlıboya | Oil on canvas 140 x 47,5 cm Özel Koleksiyon | Private Collection
Halil Paşa Sonbahar | Autumn Tuval üzerine yağlıboya | Oil on canvas 140 x 47,5 cm Özel Koleksiyon | Private Collection
Halil Paşa Yaz | Summer, 1902 Tuval üzerine yağlıboya | Oil on canvas 140 x 47,5 cm Özel Koleksiyon | Private Collection
Rock müziğimizin söz yazarlığı ve müzikal kimliğiyle öne çıkan ismi Koray Candemir’in on bir yeni şarkıdan oluşan üçüncü solo albümü Kendine Uzak dinleyiciyle buluştu.
Kendine Uzak’ta yer alan on bir parçanın dokuzunun söz ve bestesi sanatçının kendisine ait. “Dönmedolap” adlı şarkının sözleri M.Ş.Ş. imzası taşırken, “Toz Bulutları” ve “Ateşe Attım” şarkıları GECE grubundan tanınan Eren Çilalioğlu ve albümün co-prodüktörlüğünü üstlenen Cem Şahin ile birlikte yazıldı. Albümün kayıtları, ekibin Kilyos’taki kendi stüdyosu nestsound’da tamamlandı. Bu albüm Candemir’in müzikal yolculuğunda yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Tüm dijital platformlarda yayına alınan Kendine Uzak’ın lansman konseri 9 Mayıs'ta DasDas’ta gerçekleştirilecek. Biletlerine buradan ulaşabilirsiniz. Albümü ise buradan dinleyebilirsiniz.
Alex North’un New York Times En Çok Satanlar listesine giren romanından uyarlanan, başrollerini Robert De Niro, Michelle Monaghan ve Adam Scott’ın paylaştığı Fısıltı Adam, 28 Ağustos’ta Netflix’te yayımlanacak.
Yönetmen koltuğunda James Ashcroft’un oturduğu, senaryosunu ise Ben Jacoby ve Chase Palmer’ın kaleme aldığı filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Hamish Linklater, Owen Teague, Acston Luca Porto, Will Brill gibi isimler yer alıyor. Filmin yapımcıları arasında ise Anthony ve Joe Russo yer alıyor.
Sekiz yaşındaki oğlu kaçırılan dul bir suç yazarı, uzun zamandır görüşmediği ve emekli bir polis dedektifi olan babasından yardım umarken onlarca yıl önce "The Whisper Man" olarak bilinen hüküm giymiş bir seri katil vakasıyla bir bağlantı keşfeder.
2006 yılında ilk filmiyle izleyiciyle buluşan, başrollerinde Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt ve Stanley Tucci gibi yıldız isimlerin yer aldığı Şeytan Marka Giyer (The Devil Wears Prada)’in devam filmi 1 Mayıs’ta vizyona giriyor.
Bir kuşağın modaya bakışını değiştiren Şeytan Marka Giyer devam filminde izleyicileri Miranda, Andy, Emily ve Nigel karakterleriyle New York’un ışıltılı moda sokaklarına ve Runway Magazine’in ikonik ofislerine geri döndürüyor.
Film, orijinal ana kadroyu yeniden bir araya getirirken; yönetmen koltuğunda David Frankel, senaryoda ise Aline Brosh McKenna yer alıyor. Devam filminde ayrıca Kenneth Branagh, Simone Ashley, Justin Theroux, Lucy Liu, Patrick Brammall, Caleb Hearon, Helen J. Shen, Pauline Chalamet, B.J. Novak ve Conrad Ricamora gibi yeni isimler de izleyiciyle buluşuyor. İlk filmden Tracie Thoms ve Tibor Feldman da “Lily” ve “Irv” karakterleriyle rollerini yeniden canlandırıyor. Film, Wendy Finerman yapımcılığında; Michael Bederman, Karen Rosenfelt ve Aline Brosh McKenna’nın yürütücü yapımcılığında hayata geçirildi.
Şeytan Marka Giyer 2’yi 1 Mayıs’tan itibaren sinema salonlarında izleyebilirsiniz. Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=QWrV1Z7LH-4
Colleen Hoover’ın romanından uyarlanan, Anne Hathaway ve Dakota Johnson’ı bir araya getiren Verity: Gerçeğin Diğer Kıyısı filminden ilk fragman yayımlandı.
Anne Hathaway, Dakota Johnson ve Josh Hartnett’in başrolleri paylaştığı Verity, 2 Ekim’de TME Films dağıtımıyla vizyona girecek. Filmin yönetmenliğini Michael Showalter üstlenirken senaryoda ise Nick Antosca imzası bulunuyor.
“Maddi zorluklar çeken yazar Lowen Ashleigh (Dakota Johnson), ağır bir kaza sonrası iş yapamaz hâle gelen dünyaca ünlü yazar Verity Crawford’un (Anne Hathaway) yarım kalan kitap serisini tamamlamak üzere işe alınır. Bu görev için ailenin gözlerden uzak malikanesine taşınan Lowen, çok geçmeden Verity’nin yazdığı ve kimsenin okumaması gereken ürkütücü otobiyografik notları keşfeder. Lowen, notlarda yer alan Verity'nin kocası Jeremy (Josh Hartnett) hakkındaki rahatsız edici ve çarpık itiraflarla boğuşurken; kendini kurgu ile gerçeği, manipülasyon ile çekiciliği, fırsat ile takıntıyı birbirinden ayırmakta zorlandığı karanlık bir sarmalın içinde bulur.”
2 Ekim’de vizyona girmeye hazırlanan filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
Maxim Gorki Tiyatrosu’nda iki yılda bir düzenlenen Berliner Herbstsalon adlı çağdaş sanat festivalinin yedinci ve son edisyonunun küçük ama önemli bir seçkisini bir araya getiren “Aşk, Mark ve Ölüm” sergisi 8 Mayıs-27 Haziran tarihleri arasında Depo’da sanatseverlerle buluşacak.
“‘Almancılar’, göçün 65. yıl dönümünde, Maxim Gorki Tiyatrosu’nun ‘Aşk, Mark ve Ölüm sergisiyle İstanbul’a geri dönüyor.
‘Aşk, Mark ve Ölüm’, Yeni Alman Dalgası olarak anılan müzik akımının temsilcilerinden İdeal grubunun 1982’de yayımlanan bir şarkısı. Grup, yeni Almanya’nın kimlersiz olamayacağını daha o zamanlar biliyordu. Şarkı sözleri için Aras Ören’e başvuruldu; Ören, 1982’de yazdığı Aşk, Mark ve Ölüm başlıklı şiirinde göçmenlerin Almanya’dan duydukları hayal kırıklığını anlattı. O dönem hızla yayılmaya başlayan yabancı düşmanlığı, medya ve siyasette yürütülen ırkçı tartışmalardan da besleniyordu. Aras Ören şiirini şöyle bitiriyordu:
Ağla tepin bağır çağır
Alçak sesle yüksek sesle
Her yan duvar her yan sağır
Ölüm ucuz gelir bize
Aşk, Mark ve Ölüm aynı zamanda Cem Kaya’nın Türkiyeli göçmenlerin müzik tarihi üzerine çektiği ödüllü belgesel filminin (2022) de adı. Yönetmen, film için DJ ikilisi Ayata/Kullukçu’nun Songs of Gastarbeiter adlı derleme albümünden esinlendi. İkilinin bir araya gelmesine ise, 2011 yılında Türkiye ile Almanya arasında imzalanan işgücü anlaşmasının 50. yıl dönümünü, sanat yönetmenliğini Shermin Langhoff’un yaptığı Ballhaus Naunynstrasse’de kutlayan Almancı – 50 Jahre Scheinehe (Almancı – 50 Yıllık Sahte Evlilik) adlı festival vesile olmuştu.
AŞK, MARK VE ÖLÜM I
Serginin ilk bölümü, Melek Konukman-Tulgan, Filiz Taşkın, Serpil Yeter ve Gülsün Karamustafa’nın birkaç eseri dışında belgesel bir niteliğe sahip. Geniş çaplı bir araştırmaya dayanan bu bölüm, Telefunken firmasının Berlin’de Stresemannstrasse 30 adresinde ‘misafir kadın işçiler’ için tahsis ettiği yurdun sakinlerine odaklanıyor.
Emine Sevgi Özdamar’ın eserleri bu konuda önemli bir rol oynuyor. 1946 yılında Malatya’da doğan ve İstanbul ile Bursa’da büyüyen Özdamar, 1965 yılında Stresemannstrasse 30’a yerleşti. Telefunken’deki işi ile tiyatroya ve sömürü ile baskının olmadığı bir dünyaya duyduğu özlemin damga vurduğu yurttaki hayatını, 1998’de yayımlanan ve Berlin üçlemesinin ilk kitabı olan Die Brücke vom Goldenen Horn (Haliçli Köprü) adlı romanında anlattı. Roman kahramanlarından biri İstanbul’dan Berlin’e yaptığı uzun yolculukta şöyle der: ‘Bu nasıl bitmek bilmez bir yol.’ Bu yolculuk bugün hâlâ bitmiş değil. Bir zamanlar çok yakın gibi görünen daha iyi bir dünya hayali giderek ulaşılmaz bir hâle geliyor. Üçlemenin Seltsame Sterne starren zur Erde (Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan) adlı ikinci kitabında yazar şöyle der:
‘Konuştuğum dilde mutsuzum. Kelimeler hasta. Sözcüklerimin bir sanatoryuma ihtiyacı var. Tekrar şifaya kavuşması için ne kadar zamana ihtiyacı vardır bir kelimenin? Yabancı ülkelerde insan anadilini yitirir derler. İnsan kendi ülkesinde de anadilini yitiremez mi?’
Bu cümleler bir zamanlar Almanya’da çok iyi anlaşılıyordu. İnsanların, Üçüncü Reich’ın diliyle kendi anadillerini zehirleyen ebeveynlerinden, büyükanne ve büyükbabalarından utandıkları zamanlardı bunlar. Emine Sevgi Özdamar bu kelimeleri iyileştirmek için Berliner Ensemble’a gitti. Bu tiyatroya giden ilk ve tek o değildi. Stresemannstrasse işçi yurdunu bir buçuk yıl yöneten Nuran Oktar ve Vasıf Öngören de Berlin’e tiyatro için gelmişlerdi.
Kelimeleri iyileştirme çabası, tiyatronun da hayat damarlarından biridir. Bunu hiç kimse tek başına kotaramaz; hele bir ‘ulus’ asla. Çünkü uluslar başka insanlara, başka dillere muhtaçtır. Stresemannstrasse 30’da yaşayan, birçok ulustan kadınlar da bunu tecrübe etti. Maxim Gorki Tiyatrosu’nun yürüttüğü çalışmalar da aynı deneyimlerden beslenerek, göç sonrası Almanya’da yeni bir tiyatro için çabalıyor.
AŞK, MARK VE ÖLÜM II
Serginin ikinci bölümünde, özellikle video çalışmaları, yazılı metin ve heykellerden oluşan eserleriyle yaşam öykülerinden esinlenerek Almanya’yı tartışan sanatçılar yer alıyor: Nevin Aladağ, Züli Aladağ, Cana Bilir-Meier, Zühal Bilir-Meier, Ahu Dural, Semra Ertan, Harun Farocki ve Antje Ehmann, Daniel Knorr, Hakan Savaş Mican, Ersan Mondtag, İrfan Önürmen, Emine Sevgi Özdamar, Ülkü Süngün ve Želimir Žilnik.”
Booker Ödüllü Eleanor Catton’ın çağımızın kurtlarıyla kuzularını ve onları birbirinden ayırt etmenin ne kadar güç olduğunu anlattığı psikolojik gerilim kitabı Kül ve Tohum, Kıvanç Güney’in çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
Mira Bunting beş yıl önce, Birnam Ormanı adını verdiği bir gerilla bahçecilik kolektifi kurdu: Kimsenin dikkatini çekmeyecek terk edilmiş arazilerde ekim yapan, yarı kanundışı yarı hayırsever, kural tanımaz bir aktivist grup. Yıllardır ayakta kalma mücadelesi veren kolektif, sonunda bir çıkış yolu bulur. Korowai Geçidi’ni kapatan bir heyelan Thorndike kasabasını dış dünyadan koparmıştır. Doğal bir felaket, beklenmedik bir fırsat yaratır: terk edilmiş gibi görünen geniş bir çiftlik arazisi.
Ne var ki, bu araziye gözünü diken yalnızca onlar değildir. Esrarengiz milyarder Robert Lemoine çiftliği satın almak için çoktan harekete geçmiştir. Buraya sözümona bir kıyamet için sığınak inşa edecektir. Mira’yı arazide yakaladığında, ondan ve ekibin girişimci ruhundan etkilenir; toprağı birlikte işlemeyi önerir. Bu tuhaf ittifak kısa sürede bir güven sınavına dönüşür. İdeallerin, ideolojilerin ve çıkarların iç içe geçtiği bu dünyada herkesin sakladığı bir şey vardır. Ve her seçim geri dönülmez sonuçlar doğuracaktır.
Mehtap Baydu’nun Türkiye’deki ilk kurumsal kişisel sergisi “Seni Sevmek Çok Zor!”, 29 Nisan’dan itibaren Arter’in 1. kat galerisinde sanatseverlerle buluşuyor.
Mehtap Baydu’nun performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında kurduğu ilişkileri görünür kılan “Seni Sevmek Çok Zor!”, beden ile nesnenin etkileşime girdiği çok katmanlı bir deneyim alanı sunuyor. Küratörlüğünü Selen Ansen’in üstlendiği sergi kapsamında 2019’da Berlin’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirdiği Nefes (Atem) performansını Arter’deki sergi mekânına uyarlayarak icra edecek.
“Seni Sevmek Çok Zor!”, sanatçının bu bağlamda ürettiği yeni yapıtlarını yakın dönem eserlerinden bir seçkiyle bir araya getiriyor. Baydu’nun performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında kurduğu bağlantıları ve geçişkenlikleri görünür kılan sergi, beden ile nesnenin etkileştiği katmanlı bir duyumsama alanı sunuyor. “Seni Sevmek Çok Zor!”un kalbinde açık uçlu bir ortaklığı mümkün kılan bir çokluk yatıyor. Sanatçının, kişisel belleğinde yer eden anlatıları ve ögeleri dönüştürerek, farklı kimliklere bürünerek ve insan dışı unsurlarla da temas yoluyla biçimlendirdiği eserleri, yerleşik tanımlara ve kimliklere başkaldıran bir akışkanlığa işaret ediyor.
Sergi, arzunun özünde yatabilen mesafe ve gerilimi, sanatçının pratiğinde önemli bir yer tutan kalıp alma sürecinin vadettiği mutlak yakınlık ve ima ettiği yokluk üzerinden yankılıyor. Yaşama içkin olan iradeyi ve kırılganlığı odağına alan sergideki eserler, Baydu’nun çoğaltma, parçalama, iz bırakma ve üst üste getirme yoluyla inşa etmeyi sürdürdüğü kapsayıcı ve kolektif bir bedeni hayata geçiriyor. Serginin mekânsal kurgusu, sanatçının seramik, bronz, kumaş, kâğıt veya cam gibi çeşitli malzemelere ve dokulara başvurarak gerçekleştirdiği üretimlerini, bu üretimleri çevreleyen süreç kayıtları ve performatif izlerle bir araya getirerek her bir eserin zamansal ve maddi olarak çoğul karşılıklarını görünür kılıyor. Performansın nesneye nesnenin de performatif potansiyellere açıldığı çok yönlü bir sanat pratiğini öne çıkaran bu yerleşim, sanatçının yapıtlarını aradalık, dönüşüm ve yabancılaşma kavramları ekseninde deneyimlemeye davet ediyor.
Baydu’nun “Seni Sevmek Çok Zor!” sergisi bağlamında ürettiği Wirbelsäule (Omurga Sütunu) isimli eser, sanatçının kendi bedeninden aldığı kalıpları birbirine eklemleyerek ve iç içe geçirerek oluşturduğu dört metre yüksekliğinde bir sütundan meydana geliyor. Toplumsal ve sanat tarihsel çağrışımlarla yüklü bu büyük ölçekli heykel, yıkım ve yeniden inşa üzerinden geçmişi geleceğe bağlıyor. Taşıyıcılık ve dayanıklılık fikrini, parçalanma, çözülme ve dağılma ihtimaliyle birlikte ele alan yapıt, istikrar ile kırılganlık arasında salınan bir beden imgesi kuruyor.
Baydu’nun 2025 yılında New York’taki The Watermill Center misafir sanatçı programı kapsamında bir ormanın kalbinde gerçekleştirdiği performansa dayanan Burulma başlıklı video eseri ise, insan ile doğa, beden ile çevre arasındaki sınırları tersyüz ederek yerle göğü buluşturuyor. Arter’deki sergi kapsamında izleyiciyle ilk kez bulaşacak video, sanatçının aynı ormanda karşılaştığı bir ağaç dalından yola çıkan Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme adlı yerleştirmesiyle de ilişkileniyor.
“Seni Sevmek Çok Zor!”, Mehtap Baydu’nun 2019 yılında Berlin’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirdiği Nefes (Atem) başlıklı performansının sanatçı tarafından Arter’deki sergi mekânına uyarlanarak ilk kez bir sanat kurumu bünyesinde icrasına da yer veriyor. Sıkışmışlık ve boşluk gibi anlam katmanlarını buluşturan bu performansında Baydu, eserin icrasına ayrılan alanın hacmiyle birebir aynı ölçülerde üretilen bir balona üfleyerek görünmez nefesine somut bir varlık kazandırıyor. Nefes (Atem)’in canlı icrası, serginin açılışından itibaren yaklaşık yirmi gün boyunca, Arter’in ziyarete açık olduğu günlerde belirli sürelerle gerçekleşecek. Ziyaretçiler, Baydu’nun şişireceği balon performans mekânını bütünüyle kaplayana dek sürecek performansı sergi alanındaki camlı bir bölmenin ardından takip edebilecek.
Künye: Mehtap Baydu: Seni Sevmek Çok Zor! | Loving You Is So Hard! Küratör | Curator: Selen Ansen
Sinematek/Sinema Evi, uzman konuşmacıların Muhsin Ertuğrul’un sinemasını birbirini tamamlayan tematik odaklar üzerinden ele alacakları “Muhsin Ertuğrul Sineması: Ulus Ötesi İzler” başlıklı bir panel düzenleyecek.
Geç Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet Türkiye’sine uzanan tarihsel hatta, yerli sinemaya damga vuran sanatçılardan biri olan Muhsin Ertuğrul, yalnızca film üretimiyle değil, farklı coğrafyalarda yürüttüğü çalışmalar ve bu süreçte geliştirdiği estetik yönelimlerle de öne çıktı.
Ulus-ötesi üretim pratikleri tarihsel, estetik ve toplumsal bağlamlarıyla yeniden değerlendirilirken, program şu tematik eksenler etrafında yapılandırılacak: Almanya’daki faaliyetler, yerli-ulus-ötesi ilişkiler, Sovyet sinemasının etkileri, operet geleneği, Kara Lale Bayramı (1920) ve Tamilla (1927) filmlerinin incelenmesi. Panel boyunca filmler, ulus-ötesi sanatsal ağlar ve dönemin kültürel dolaşım dinamikleri üzerinden çok boyutlu bir perspektifle tartışılacak. Bu yaklaşım, Muhsin Ertuğrul’un sinemasını yalnızca tarihsel bir uğrak olarak değil, dolaşım, etkileşim ve dönüşüm kavramları çerçevesinde yeniden konumlandırmayı amaçlıyor.
2 Mayıs’ta saat 13.00’te Sinematek/Sinemaevi’de başlayacak panelin ardından, Tamilla filmi Almanya Federal Arşivi (Bundesarchiv) izniyle tek seferlik özel gösterim olarak sunulacak. Etkinlik ücretsiz ve herkesin katılımına açık olacak ve rezervasyon alınmayacak. Katılmak isteyenlerin salona erkenden gidip yerini alması gerekecek.
Program Akışı
I. Oturum*: 13.00-14.30
Muhsin Ertuğrul Almanya’da - Oya Kasap Ortaklan
Weimar Dönemi’nde Bir Ekspresyonist Film Örneği: Kara Lale Bayramı Filminin Sosyolojik ve Biçimsel Analizi - Barış Saydam
Muhsin Ertuğrul’un Kemal Film Dönemi Yapımlarında Yerel ile Ulus-Ötesinin Karşılaşması - İ. Arda Odabaşı
Ara: 15 dakika
II. Oturum*: 14.45-16.15
Muhsin Ertuğrul’un Sovyetler Birliği Deneyimi ve Sinema Diline Etkileri (1925–1927) - Ayşe Toy Par
Tamilla’nın Serüveni - Ahmet Gürata
Neşe, Müzik ve Emek: Muhsin Ertuğrul’un Operet Filmleri - Gülsenem Gün
III. Değerlendirme (15 dakika Soru-Cevap)
Ara: 15 dakika
IV. Tamilla (Film Gösterimi - 65’): 16.45
*Moderatör: Oya Kasap Ortaklan
David Mackenzie imzalı, başrollerinde Aaron Taylor-Johnson ile Theo James’in yer aldığı Fuze/Fünye, 8 Mayıs Cuma günü Chantier Films dağıtımıyla vizyona giriyor.
Çekimlerinin bir bölümü İstanbul’da gerçekleştirilen, aksiyon ve gerilimi yüksek tempolu bir anlatıyla bir araya getiren Fuze/Fünye’nin başrollerini Aaron Taylor-Johnson ve Theo James paylaşıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise geçtiğimiz günlerde 45. İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Altın Lale Yarışması’nda jüri başkanı olarak görev yapan ve Hell or High Water filmiyle geniş kitlelerin beğenisini kazanan David Mackenzie oturuyor.
Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali’nde yapan film, Londra’nın merkezindeki işlek bir inşaat alanında II. Dünya Savaşı’ndan kalma patlamamış bir bomba bulunmasının ardından yaşanan olayları konu alıyor.
“Londra’nın merkezindeki hareketli bir inşaat alanında, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma patlamamış bir bomba bulunur. Ordu ve polis ekipleri, zamana karşı yarışarak bölgede geniş çaplı bir tahliye operasyonu başlatır. Kaosun ortasında, tehlikenin bertaraf edilmesi için verilen bu amansız mücadele; şaşırtmacalar ve gizli aktörlerle dolu nefes kesen bir gerilime dönüşür.”