
Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi’nin Kurukahveci Mehmet Efendi sponsorluğunda restore ettirdiği dördüncü film, Lütfi Ö. Akad’ın yönettiği 1959 yapımı Yalnızlar Rıhtımı oldu.
Öyküsünü şair Attilâ İlhan’ın Ali Kaptanoğlu müstearıyla kaleme aldığı, başrollerini Sadri Alışık ve Çolpan İlhan’ın paylaştığı Yalnızlar Rıhtımı, yönetmen Lütfi Ö. Akad’ın filmografisinde özel bir yere sahip ve birbirinden değerli isimleri buluşturuyor. Attilâ İlhan’ın Fransız şiirsel gerçekçiliğinden esinlenerek yazdığı öykü, iki yalnız insanın birbirine tutunmasını anlatıyor. Oyuncu kadrosunda ayrıca dönemin üretken oyuncuları Melahat İçli, Sadettin Erbil, Osman Alyanak, Ahmet Tarık Tekçe ve usta karakter oyuncusu Turgut Özatay yer alıyor. Filmin tüm o melankolik ve kasvetli liman atmosferine eşlik eden müziklerinin düzenlemesi Hulki Saner’e ait. Ayrıca Yalnızlar Rıhtımı filmi için Necdet Koyutürk tarafından bestelenen, Yasemin Esmergül’ün seslendirdiği aynı adlı parça 1950’li ve 60’lı yılların nostaljik Türkçe tango kültürünün zamansız bir eser.
Sinematek/Sinema Evi, Yalnızlar Rıhtımı filminin üç gösterimi yanı sıra hem Lütfi Ö. Akad’ı anmak hem de eserlerine bu yeniden bakışı derinleştirmek amacıyla en önemli filmlerinden oluşan bir seçkiyi de sonbahar programında seyirciyle buluşturuyor. Göç Üçlemesi olan Gelin (1973), Düğün (1973) ve Diyet (1974) ile Hudutların Kanunu (1966) ve Vesikalı Yarim (1968) filmleri Bir Usta: Lütfi Ö. Akad programı kapsamında Ekim 2026-Ocak 2027 tarihleri arasında gösterilecek.
Türkiye’nin sinema mirasını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla Kurukahveci Mehmet Efendi sponsorluğunda Sinematek/Sinema Evi tarafından yürütülen restorasyon projesiyle bugüne kadar Hakkâri’de Bir Mevsim (1983), Aysel, Bataklı Damın Kızı (1935) ve Drakula İstanbul’da (1953) filmleri restore edilerek izleyicilerle buluşturuldu. Restorasyon sürecinden geçen Yalnızlar Rıhtımı filminin 35mm pozitif kopyası hak sahibi Beşiktaş Kültür Merkezi’nin (BKM) girişimiyle TRT arşivinden taranmış olarak teslim alındı. Filmin dijital restorasyonu Atlas Post Production’da gerçekleştirildi. Mimar Sinan Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu Araştırma ve Uygulama Merkezi de her zamanki gibi sürece katkı ve desteklerini sundu.
Yalnızlar Rıhtımı filminin restorasyon galası, UNESCO tarafından Dünya Görsel İşitsel Miras Günü olarak ilan edilen ve dünya arşivlerinin eş zamanlı etkinliklerle kutladığı 27 Ekim’de yapılacak. Uluslararası Film Arşivleri Federasyonu’nun (FIAF) ortak üyesi olan Sinematek/Sinema Evi, Yalnızlar Rıhtımı filmini dünya film mirasına yeniden kazandırırken bugünü bu vesileyle tüm dünya arşivleriyle beraber kutluyor.
“Dönemin en büyük yapım şirketi olan İpek Film, senaryonun yazımı için şöhretinin doruğunda bir edebiyatçı olan Attilâ İlhan’la anlaşır. İlhan, filmin öyküsünün Sisler Bulvarı ve Yağmur Kaçağı kitaplarındaki şiirlerine dayandığını belirtse de eleştirmenler filmin Fransız şiirsel gerçekçiliğiyle, özellikle Marcel Carné’nin Sisler Rıhtımı (Quai des Brumes, 1938) filmiyle benzerliklerine dikkat çekmiştir. Üstelik bu film de başka bir şairin, Jacques Prévert’in kaleminden çıkmıştır. Sahiden de Yeşilçam’da şiirsellikle ilişkilendirilen ilk filmlerden biri olan Yalnızlar Rıhtımı’nda söz konusu sinema akımının pek çok öğesi görülür: umutsuz karakterler, imkânsız aşklar, liman sahneleri, loş viraneler, ıslak kaldırımlar ve puslu atmosfer. Akad öyküyü çok sevmekle birlikte yerli sinema seyircisinin yabancı unsurları yadırgayacağını tahmin ettiğinden öyküyü yerlileştirerek senaryoyu baştan yazar.
Tüm film restorasyonları sonrası olduğu gibi bu restorasyonun da sinemaseverlere, eleştirmenlere ve akademisyenlere Akad’ın auteur niteliğini ve estetik arayışını yeniden değerlendirme fırsatı sunacağını umuyoruz.”
Tansu Köse’nin “Gölgesi Kalır” ilk kişisel sergisi 17 Ekim’e kadar KAIROS’ta sanatseverlerle buluşuyor.
Köse’nin resimlerinde gündelik nesneler; geçmişin, kaybın ve aidiyetin izlerini taşıyor. Görünür alandan çekilen bedenin ağırlığı, alışkanlıkları ve mekânla kurduğu bağ, nesnelerin sessiz varlığında hissedilmeyi sürdürüyor. Georges Perec’in sıradan olana yeniden bakma çağrısıyla yakınlık kuran sergi, gündelik hayatın tekrarlarına, kesintilerine ve geride bıraktığı izlere odaklanıyor. Sergi, yokluğun nesneler ve mekânlar içinde kazandığı biçimlere bakmaya; kalanın sessizliğinde kaybolanı sezmeye davet ediyor.
Ali Murat İrat’ın Antik Yunan mitolojisinden modern tıp laboratuvarlarına, Homeros’un destanlarından hastane koridorlarına uzanan, uykunun ve gecenin izini sürdüğü kitabı Uykunun Politik Tarihi - Antik Dünyadan Günümüze Gece ve İktidar, Fol Kitap’tan çıktı.
Uykunun Politik Tarihi; bedeni, kırılganlığı ve zamana teslim oluşu hem teorik hem de varoluşsal bir süzgeçten geçirerek “Ne zaman uyuyacağımıza gerçekten biz mi karar veriyoruz, yoksa uykumuz çoktan başkalarının kurduğu saatlere mi ayarlı?” sorusunun peşinden gidiyor.
İrat bu kitapta uykunun yalnızca biyolojik bir dinlenme ya da masum bir gece molası olmadığını; aksine dinsel ritüellerden manastır saatlerine, sanayi devriminin vardiyalarından Pentagon’daki uykusuz asker projelerine ve aralıksız işleyen dijital kapitalizme kadar iktidarın doğrudan müdahale ettiği tarihsel bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.
İngiltere ve İrlanda sinemalarında gişe başarısı yakalayan Oasis belgeseli Oasis: Don’t Look Back in Anger, 9 Ekim itibarıyla Disney+’ta izleyicilerle buluşacak.
Dylan Southern ile Will Lovelace’ın yönettiği ve senaryosunu Steven Knight’ın kaleme aldığı yapım, Liam ve Noel Gallagher kardeşlerin uzun bir aradan sonra gerçekleştirdiği Oasis Live ’25 turnesini konu alıyor. Belgeselde, turne hazırlıkları, prova süreçleri ve sahne arkası görüntülerinin yanı sıra Gallagher kardeşlerin yıllar sonra birlikte verdikleri ilk ortak röportaj yer alıyor.
Yapımda ayrıca grubun “Wonderwall”, “Slide Away”, “D’You Know What I Mean?” ve “Half the World Away” parçalarına ait daha önce yayınlanmamış tam konser performansları ve arşiv görüntüleri de bulunuyor.
Magna Studios yapımı olan ve dağıtımı Sony Music Vision ile Sony Music Entertainment UK iş birliğiyle gerçekleştirilen belgesel, sinema gösterimlerinin ardından 9 Ekim’den itibaren Disney+’ta izlenebilecek.
Saim Güveloğlu’nun uyarlayıp yönettiği Tansu Biçer, Tülin Özen, Defne Koldaş ve Sezer Arıçay’ın rol aldığı Elizabeth Costello, 4-5 Kasım’da Paribu Art’ta İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında ilk kez seyirciyle buluşacak.
Türkiye’de Can Yayınları tarafından Romancının Romanı adıyla yayımlanan eserinden uyarlanan oyun, İstanbul Tiyatro Festivali’nin 30. yılı kapsamında prömiyerini yapacak. Bahçe Galata ve Dolkun Production ortak yapımı Elizabeth Costello, festivalin ardından sezon boyunca Paribu Art’ta sahnelenmeye devam edecek.
J. M. Coetzee’nin Elizabeth Costello; Eight Lessons eserinden uyarlanan oyun, insanın dünyayla ve diğer canlılarla ilişkisini, entelektüelin sorumluluğunu ve sanat ile etik arasındaki gerilimi sahneye taşıyor. Saim Güveloğlu’nun uzun zamandır üzerinde çalıştığı eser, onun rejisiyle ilk kez sahneye taşınıyor.
Bu buluşmanın ardında uzun yıllara yayılan bir yaratıcı iş birliği bulunuyor. Saim Güveloğlu, Tansu Biçer ve Tülin Özen’in yıllar içinde farklı projelerde geliştirdiği ortak çalışma, Elizabeth Costello ile yeni bir sahne dünyasında buluşuyor. Uzun süredir üzerinde çalışılan bu metnin sonunda sahneye taşınması, ekip için uzun bir hazırlık ve düşünme sürecinin somut bir karşılığı olmanın yanı sıra, birlikte üretmeye devam etmenin de özel bir karşılığını taşıyor.
Elizabeth Costello’nun merkezindeki yazar karakterine Tansu Biçer hayat veriyor. Edebiyatın sınırlarını esneterek düşüncenin alanına giren Elizabeth Costello, hayvanların insan çıkarları uğruna kullanılmasından türcülüğe, sanatın sorumluluğundan entelektüelin toplumsal konumuna uzanan tartışmaların içinden geçiyor. Biçer’in yorumuyla sahneye taşınan Costello, seyirciyi de bu soruların karşısında kendi yerini düşünmeye davet ediyor. Costello’nun çevresinde ise Tülin Özen, Defne Koldaş ve Sezer Arıçay, oyun boyunca farklı karakterlere bürünerek anlatının parçalı yapısına eşlik ediyor. Karakterler ve anlatım biçimleri arasındaki geçişler, oyunun tek bir bakış açısına yaslanmak yerine farklı düşünceler ve karşılaşmalar arasında dolaşmasını mümkün kılıyor. Böylece oyun, tek bir doğru ya da mesaj ortaya koymak yerine seyirciyi farklı bakış açılarıyla karşı karşıya bırakıyor. Bu yaklaşım oyunun biçimine de yansıyor. Bir prolog, dört tablo ve bir epilogdan oluşan Elizabeth Costello, farklı düşünsel ve estetik katmanları kolaj anlayışıyla bir araya getiriyor. Böylece düşüncenin ve tiyatronun iç içe geçtiği özgün bir sahne dili kuruyor.
Bu dünyanın kurulmasında yaratıcı ekibin titizlikle bir araya getirilmesinin de önemli bir payı bulunuyor. Yapım sürecine yaklaşımı ve ayrıntılara gösterdiği özenle Yağmur Dolkun, oyunun düşünsel ve estetik dünyasına karşılık verecek yaratıcı ekibin oluşmasında belirleyici bir rol üstleniyor. Farklı disiplinlerden gelen isimlerin aynı bütünün parçası olarak çalıştığı bu ekip, oyunun sahne üzerindeki dilini birlikte kuruyor.
Bu ortak dilin önemli parçalarından biri de Hatice Gökçe’nin oyun için özel olarak tasarladığı kostümler. Gökçe’nin tasarımları, Elizabeth Costello’nun sahnedeki görünümünü oluşturmanın ötesinde, karakterin hayatta benimsediği değerler ve dünyaya bakışıyla örtüşüyor. Jorela Karriqi’nin yapının parçalı karakterini bütünleyen skenografisi, Afterwork’ün (Ceren Çaylak, Yasin Arıbuğa) düşünsel katmanlara görsel bir karşılık getiren video ve görsel tasarımları, Berkay Özideş’in ritmi belirleyen müzik ve ses tasarımı, sahne üzerindeki bütünün birbirini tamamlayan parçalarını oluşturuyor.
Elizabeth Costello’nun üretilme biçimi, oyunun anlattığı dünyayla kurduğu ilişki kadar önemli. Bahçe Galata ve Dolkun Production ortak yapımı olan oyun, hiyerarşik bir çalışma anlayışı yerine karşılıklı katkı, özgürlük ve dayanışmayı merkeze alan kolektif bir sürecin ürünü. Bahçe Galata’nın kuruluşundan itibaren önem verdiği, yapılan işle söylenen söz ve çalışma biçimi arasında mesafe bırakmama yaklaşımı, Elizabeth Costello’nun üretim sürecine de eşlik ediyor.
Savaş sonrası Paris soyut sanatının öncü isimlerinden Albert Bitran’ın tüm üretim pratiğini bir araya getiren kapsamlı dijital arşiv “Catalogue Raisonné”, erişimine sunuldu.
Dirimart, modern sanatın önemli temsilcilerinden Albert Bitran’ın yapıtlar bütününü bir araya getiren çevrimiçi Catalogue Raisonné arşivinin erişime açıldığını duyurdu. Onlarca yıllık araştırma ve belgeleme sürecinin bir sonucu olan dijital platform, sanatçının zengin külliyatını uluslararası ölçekte erişilebilir kılıyor.
“Catalogue Raisonné”, 2004 yılında Albert Bitran’ın eşi Claude Bitran tarafından, sanat tarihçisi Clotilde Scordia iş birliğiyle başlatıldı. Sanatçının 2018 yılında vefatının ardından ise çalışmalar, kızları Hélène de Panafieu-Bitran ve Mariane Spang-Hanssen-Bitran ile Clotilde Scordia’nın yönetiminde sürdürüldü. 1931’de İstanbul’da doğan ve 1948’deki vefatına dek Paris’te yaşayan ve çalışan Albert Bitran, savaş sonrası Paris soyut sanatının öncü isimlerinden biri olarak mekân, biçim ve algı üzerine sürdürdüğü araştırmalarla kendine özgü bir görsel dil geliştirdi. Lirik soyut yapıtlarında sıcak ve soğuk renkleri ve bu renklerden yayılan ışığı kullanan Bitran, eserlerinde sıklıkla iç ve dış mekânlar arasındaki etkileşimi araştırdı.
Fransızca ve İngilizce olarak erişilebilen “Catalogue Raisonné”, Bitran’ın resim, kâğıt üzerine çalışmalar ve heykel alanlarındaki pratiğinin gelişimini izliyor; farklı dönem ve serilerden eserleri kapsamlı dokümantasyonla bir araya getiriyor. Sürekli gelişen bir dijital arşiv olarak hâlihazırda 2600’ü aşkın kayıtlı eseri bünyesinde barındıran arşiv, devam eden araştırma ve dokümantasyon çalışmalarıyla zaman içinde genişlemeye devam edecek ve sanatçının çalışmalarının araştırılması ve anlaşılması için önemli bir kaynak oluşturacak.
Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Anna Claybourne’nin 13,8 milyar yıllık Dünya tarihini çocuklar için yeniden kaleme aldığı kitabı 32 Sayfada Her Şeyin Tarihi, Jan Van Der Veken’in resimleriyle Gökçe Alper’in çevirisiyle Dinozor Çocuk’tan çıktı.
“13,8 milyar yıllık tarih. Evren nasıl oluştu? Dinozorlar neden hayatta değil? Dünya nasıl meydana geldi? İlk insanlar kimlerdi? İnsanlar ilk ne zaman sanat yapmaya başladı? Gezegenimizi nasıl kurtarabiliriz?”
Kadıköy’de bir plak dükkanında başlayan bağımsız müzik yolculuğunun 15. yılını geride bırakan Rainbow45 Records, farklı kuşaklardan 10 bağımsız müzisyeni bir araya getiren Siyaha Giderken adlı özel derleme albümü dinleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor.
İstanbul Kadıköy’de Salih Karagöz tarafından kurulan Rainbow45 Records, zaman içinde yayıncılıktan yapımcılığa uzanan bağımsız müzik yolculuğunun 15. yılını Siyaha Giderken adlı derleme albümüyle kutlayacak. Albüm, kasım ayının ilk haftasında plak ve CD formatlarında yayımlanacak. Projenin lansman konseri ise 25 Kasım Çarşamba akşamı Babylon’da, albümde yer alan müzisyenlerin katılımıyla gerçekleşecek.
Farklı kuşaklardan ve müzikal geçmişlerden gelen 10 bağımsız ismi ortak bir anlatıda buluşturan albümün açılışını, “Merkür Retrosu” şarkısıyla tanınan Güler Özince yapıyor. Kesmeşeker ve solo çalışmalarından bilinen bas gitarist Demirhan Baylan “Doldur” parçasıyla, genç müzisyen Melisa Karakurt ise ilk stüdyo albümünde yer alan “Gemiler”in proje için özel olarak hazırlanan akustik versiyonuyla derlemede yer alıyor. Mavi Sakal ve solo projeleriyle tanınan Genç Osman Yavaş “Ayrık Otu” ile, Moğollar’ın efsanevi basçısı Taner Öngür ise “Stop” ile albümün kadrosunu zenginleştiriyor.
Albümün tek enstrümantal çalışması, 18 yaşındaki Arda Umurhan’ın özgün bağlama tekniğiyle hayat verdiği ilk bestesi “Full.Space”. Avrupa’nın farklı şehirlerinde Türkçe ve Arapça şarkılarıyla konserler veren Selin Sümbültepe “Dalgakıran – Akustik” ile, Kesmeşeker’in kurucusu ve solo çalışmalarıyla tanınan Cenk Taner ise “Her Şey Siyaha Giderken” ile projeye dahil oluyor. Kariyerini Berlin’de sürdüren Nilipek, “Gömülür” şarkısının 10. yıl dönümüne özel kaydedilen canlı akustik versiyonuyla; genç müzisyen Beliz ise “Duyarga” albümünden “Uçmasak da Yükseğiz”in yeniden düzenlenen akustik yorumuyla albümde yer alıyor.
Thomas Ostermeier’in Türkiye’de yönettiği ilk tiyatro oyunu olan, Timuçin Esen ve Funda Eryiğit’in rol aldığı Değişim / Dönüşüm, 3 Kasım’da Zorlu PSM’de prömiyer yapacak.
Maja Zade’nin kaleme aldığı, Timuçin Esen’in çevirisiyle Türkçeye uyarladığı Değişim / Dönüşüm, Timuçin Esen ve Funda Eryiğit’i aynı sahnede buluşturuyor. Oyunun merkezinde, dışarıdan bakıldığında başarılı görünen ancak sakladıkları gerçeklerle hayatları bir anda altüst olan evli bir çift yer alıyor. Mine, seçim kampanyasının ortasında başarılı bir siyasetçi; Tarık ise avukatlığı bırakıp öğretmenliğe başlayan ve geçmişindeki bağımlılıkla baş etmeye çalışan eşi olarak izleyici karşısına çıkıyor. Sıradan başlayan bir gün, ikisinin de sakladığı gerçeklerin ortaya çıkmasıyla evliliklerini, kariyerlerini ve savundukları değerleri sınayan sert bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Timuçin Esen ve Funda Eryiğit, Tarık ve Mine’nin yanı sıra hikâyenin farklı karakterlerini de canlandırarak iki oyuncuyla toplam 22 karakteri sahneye taşıyor. Hızla değişen karakterler ve ilişkiler, oyunun keskin mizahı ve çarpıcı sahne diliyle birleşiyor.
Tatlı Ekşi Tiyatro, PMPEX ve Antitez Sahne Sanatları’nın ortak yapımı olan Değişim / Dönüşüm, Thomas Ostermeier’i ilk kez Türkiye’de bir tiyatro prodüksiyonunun yönetmen koltuğuna taşıyor. Provalarına temmuz ayında Inspera Bodrum’da başlanan oyunun hazırlıkları İstanbul’da devam ediyor. Değişim / Dönüşüm ismiyle sahnelenecek oyun, ilk kez 2004’te Changes ismiyle Ostermeier yönetiminde Schaubühne Berlin’de sahnelendi.
3 Kasım’daki prömiyerinin ardından 4 Kasım’da yeniden Zorlu PSM’de sahnelenecek olan oyun, 11-12 Kasım’da DasDas’ta, 14 Kasım’da ise tekrar Zorlu PSM’de seyirciyle buluşacak.
Ruzy Gallery, fotoğraf sanatçısı Marta Syrko’nun “Immersion: Seeing Otherwise” başlıklı kişisel sergisini 1 Ekim-20 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturuyor.
“Immersion: Seeing Otherwise” sergisi, fotoğrafın sınırlarını video, ışık ve hareketle genişleten mapping teknolojisiyle hazırlanmış interaktif bir video enstalasyonunu da izleyiciyle buluşturuyor. Sergi için özel olarak hazırlanan bu çalışma, projeksiyonların galeri mekânıyla etkileşime girmesiyle izleyiciyi eserin içine dahil ediyor; fotoğrafı yalnızca bakılan bir görüntü olmaktan çıkararak fiziksel olarak deneyimlenen bir alana taşıyor.
Bu yaklaşım, serginin merkezinde yer alan su kavramıyla doğrudan ilişki kuruyor. Marta Syrko’nun sanat pratiğinde su, bir konu ya da dekor olarak değil; bedeni, mekânı, ışığı ve zamanı algılama biçimimizi dönüştüren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Işığı kıran, biçimleri ve sınırları değiştiren, ölçek ve perspektif duygusunu dönüştüren su, Syrko’nun çalışmalarında fotoğrafın görsel dilini belirleyen temel öğelerden birine dönüşüyor. Böylece su, görüntünün arka planında kalan bir unsur olmaktan çıkarak, gördüğümüz şeyi olduğu kadar görme biçimimizi de değiştiren bir deneyim alanı yaratıyor.
“Immersion: Seeing Otherwise”, bu yaklaşımı İstanbul’un kendine özgü coğrafyasıyla da buluşturuyor. Boğaz ve İstanbul’u çevreleyen denizler, kentin yalnızca görünümünü değil, ritmini ve karakterini de belirleyen güçlü unsurlar. Sergi, suya uzaktan bakılan bir manzara olarak yaklaşmak yerine, içinde bulunulan, deneyimlenen ve algıyı dönüştüren bir alan olarak bakmayı öneriyor.
Sergide fotoğraf, video ve enstalasyon bir araya gelirken, mapping teknolojisiyle hazırlanan interaktif çalışma da bu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturuyor. Işık, hareket ve projeksiyonun galeri mekânıyla kurduğu ilişki, izleyicinin eserleri yalnızca karşıdan izlemesine değil, serginin atmosferini fiziksel olarak deneyimlemesine olanak tanıyor. Böylece izleyici, görüntünün dışından bakan konumundan çıkarak serginin deneyiminin bir parçası hâline geliyor.
212 Photography Istanbul’un paralel programında yer alan “Immersion: Seeing Otherwise”, aynı zamanda Ruzy Gallery’nin ilk fotoğraf sergisi olması açısından da önem taşıyor.
Künye:
1. Marta Syrko Submerged Photography
2. Marta Syrko What the Water Holds Photography
3. Marta Syrko Beneath the Surface Photography
4. Marta Syrko Beneath the Ice Photography