
Mısırlı sanatçı Yasmine El Meleegy’nin “The Corrupting Sea” başlıklı kişisel sergisi 17 Ekim’e kadar Ferda Art Platform’da sanatseverlerle buluşuyor.
Sergi başlığını, Peregrine Horden ve Nicholas Purcell’in The Corrupting Sea: A Study of Mediterranean History (2000) adlı çalışmasından alıyor. Kitap, Akdeniz’i tek ve homojen bir bütün olarak ele alan geleneksel anlatıya karşı, denizi birbirinden ekolojik olarak farklı sayısız mikro-bölgenin süreksiz ama kalıcı bir temasla birbirine bağlandığı bir ağ olarak yeniden kuruyor; parçalanma ile bağlantıyı bu tarihin istisnası değil, bizatihi yapısı olarak konumlandırıyor. El Meleegy’nin zemine yerleştirdiği işler bu kuramsal çerçeveyi malzeme düzeyinde sınıyor: her kırık kendi deseninin, kendi sırının, kendi hane geçmişinin izini taşımaya devam ediyor; hiçbir parça komşusuna asimile olmuyor, bütünlük ise tam da bu direnç üzerinden kuruluyor.
Sergi mekânına adım atan izleyiciyi karşılayan ilk şey, bir galeri değil, henüz kapanmamış bir kazı alanı hissi. El Meleegy’nin işleri tek bir yüzeye değil, aralarında görünür derz çizgileri bırakılmış, kalın taş ve sıva bloklara bölünmüş durumda; bir figür kimi zaman dört, kimi zaman altı veya daha fazla parça üzerine dağılıyor. Bu, sanatçının kendi eğitiminden gelen bilinçli bir tercih: toprağın altından hasarlı ve eksik çıkarılmış bir zemin mozaiğinin sergilenme biçimini doğrudan galeri mekânına taşıyor.
El Meleegy’nin pratiği, farklı arşivsel dönemlerinde aşçılık, yazarlık, tarihçilik ve restorasyon gibi alanlarda da üretim yapmasına dayanıyor. Bu sergide öne çıkan restoratör kimliği de bu çok yönlü pratiğin bir parçası: disiplinin geleneksel olarak bir sınıflandırma ve tarihlendirme birimi olarak kullandığı kırığı burada tersine çeviriyor, onu bir kanıt olarak dondurmak yerine yeniden üretken bir malzemeye dönüştürüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından hayata geçirilen Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Merkezi, Prof. Dr. Zafer Toprak’ın toplam 103.649 eserden oluşan kişisel arşivi ile Metrohan’da kapılarını açtı.
Cumhuriyet tarihi üzerine çalışan farklı disiplinlerden araştırmacılar için yeni bir çalışma alanı sunan merkezde, Türkiye’nin önde gelen tarihçilerinden Prof. Dr. Zafer Toprak’ın toplam 103.649 eserden oluşan kişisel arşivi ziyaretçilerle buluşuyor. Toprak Arşivi’nde 40.996 kitap, 49.567 süreli yayın, 5.000 fotoğraf, 6.868 evrak, 595 tez, 196 afiş, 327 kartpostal, 110 film makarası bulunuyor. Prof. Dr. Zafer Toprak’ın daktiloları, ödül ve plaketleri, çalışma masası ve kitaplığı gibi objeler de 2023’te hayatını kaybeden tarihçinin çalışma odasıyla aynı biçimde tasarlanan özel bir odada korunuyor.
Taksim Tünel Meydanı’nda yer alan ve İBB Miras tarafından restore edilen tarihi İETT binası Metrohan’ın 2. katında açılan İBB Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Merkezi, tarihçilerin yanı sıra farklı disiplinlerden araştırmacıların da kişisel ve akademik araştırmaları için doğrudan yararlanabileceği nitelikli bir çalışma ortamı sağlıyor. 950 m2’lik bir alanda faaliyet gösteren merkezde, 90 kişilik çalışma kapasitesinin yanı sıra söyleşi ve toplantılar için 50 kişilik çok amaçlı bir salon da bulunuyor.
Cumhuriyet tarihine ilişkin araştırma kaynaklarını bir araya getiren İBB Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Merkezi, ilerleyen dönemde kapsamını genişletirken söyleşi ve toplantılarla da Cumhuriyet tarihi üzerine farklı çalışmaların buluştuğu bir merkez olmayı hedefliyor.
Başar Başarır’ın pişmanlıkların, kaçırılmış fırsatların, aile bağlarının ve eskimiş evliliklerin hikâyesine odaklandığı yeni romanı Beni Bir Temiz Dövseler, Can Yayınları’ndan çıktı.
Beni Bir Temiz Dövseler ile okura hem iyi vakit geçirmeyi hem de hayata dair çok şey öğrenmeyi vaat ediyor. Mizahı, fantastiği ve tarih merakını, eskimiş bir evliliğin ve acılaşmış bir ilişkinin hazin hikâyesiyle bir araya getiriyor Başarır. Satır aralarında okur Nâzım Hikmet, Suavi Sonar, Sadun Boro ve daha nice tanıdık simayla karşılaşacak.
Üniversiteden ihraç edilmiş, hayata küsmüş bir tarihçi olan Feridun, evliliğinin ağırlığı altında ezilen Elvan, boşanmanın eşiğindeki Nesrin, aç ve açıkgözlü bacanak Ayhan ve ölümle inatlaşan kayınvalide Hayret Hanım… İstanbul’un yokuşları, sahafları, mezarlıkları ve unutulmuş hikâyeleri arasında dolaşan bu tuhaf aile, geçmişle bugün arasındaki ince çizgide yürürken sürekli kendi ilişkileri ve yaralarıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Feridun’un Hayret Hanım’dan işittiği, Rumeli Hisarı’nda geçmişe açılan gizemli kapıyı arama serüveniyle başlayan roman, çok geçmeden evliliğe, karıkoca çatışmalarına ve tarihe dair sıra dışı bir yolculuğa dönüşür. Feridun bu yolda çok şey kaybedecek ama bir kız evlat kazanacaktır.
“Bazen insanın geçmişe dönmek istemesinin sebebi, kendi kişisel tarihini temize çekmektir.”
Şef Cem Mansur yönetimindeki Gedik Filarmoni Orkestrası, yeni sezonun ilk konserinde “klasik” kelimesinin üç farklı anlamını aynı programda bir araya getiriyor. Meriç Artaç, Mozart ve Prokofiev’in eserlerinden oluşan konser, 14 Ekim akşamı Süreyya Operası’nda müzikseverlerle buluşacak.
Gedik Filarmoni Orkestrası, 14 Ekim akşamı Süreyya Operası’nda gerçekleşecek sezonun ilk konserinde, müzik tarihinin farklı dönemlerine uzanan renkli bir programla dinleyicinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Konserin solisti dünyaca tanınan piyanist Eliso Bolkvadze olacak. Gedik Filarmoni Orkestrası, sezon açılışında çağdaş klasik müziğin genç ve uluslararası başarılarıyla dikkat çeken bestecilerinden Meriç Artaç’ın Ouverture to the Sun adlı eserine yer veriyor. Kazuo Ishiguro’nun Klara and the Sun romanından esinlenen eser, konserin başlangıcında dinleyiciyi günümüzün atmosferik ve çağdaş müzik dünyasına davet ediyor. Programda “klasik” denince ilk akla gelen bestecilerden Mozart, 21. Piyano Konçertosu ile yer alıyor. Unutulmaz ikinci bölümüyle repertuvarın en sevilen eserlerinden biri olan konçerto, piyanist Eliso Bolkvadze’nin yorumuyla dinleyiciyle buluşacak. Konserin finalinde ise Sergei Prokofiev’in Klasik Senfonisi yer alıyor. Prokofiev’in klasik dönemin biçimlerine kendi mizahını, enerjisini ve güçlü melodik dünyasını ekleyerek yarattığı eser, geçmişe saygı duruşunda bulunurken aynı zamanda bambaşka bir dönemin müzikal dilini sahneye taşıyor.
Çağdaş klasik müzikten Mozart’a, Mozart’tan Prokofiev’in klasik anlayışına uzanan bu özel konser, “Klasik mi dediniz?” sorusuna üç farklı dönemden üç güçlü eserle cevap veriyor. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin yeni süreli sergisi “1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar”, bir dönemin ruhunu şekillendiren başyapıtları ve ilham veren hikâyeleri bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun üstlendiği sergi, Türkiye İş Bankası ve Arkas koleksiyonlarından yaklaşık 200 eseri izleyicilerle buluşturuyor.
“1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar”, 20. yüzyılın başlarında ilk sanat eğitimlerini İstanbul’da aldıktan sonra Paris’e resim eğitimine gönderilen ve 1914’te I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla yurda dönen, dolayısıyla “1914 Kuşağı” olarak anılan ressamlara odaklanıyor. Bu kuşağın temsilcileri İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Hüseyin Avni Lifij, Mehmed Ruhi Arel, Nazmi Ziya Güran ve Hikmet Onat’ın yanı sıra hocalarının, çağdaşlarının ve etkiledikleri sonraki kuşakların eserlerine de yer veren sergi, 1914 Kuşağı’nın Türk resim sanatı üzerindeki etkisini bütüncül bir bakışla sunuyor.
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin kurucu küratörü de olan Prof. Dr. İrepoğlu’nun sergiyle paralel olarak hazırladığı kitapta, her iki koleksiyondan eserler ve döneme ilişkin fotoğraflar bulunuyor. Yayının öne çıkan bölümlerinden biri de sanatçıların Paris’e uzanan yolculuklarının, diyaloglar üzerinden kurgulanan kısa hikâyelerle hayat bulması. Türk sanatında mihenk taşı sayılan bu kuşağı anlatan yayının, sanat tarihi yazımı için önemli bir kaynak teşkil etmesi hedefleniyor.
Prof. Dr. Gül İrepoğlu, “1914 Kuşağı: Tanıdığımız Ressamlar” sergisinin mücadele ve emek dolu bir dönemin ortak ruhunu yansıttığını dile getiriyor ve bu kuşağın önemini şu sözlerle açıklıyor: “1914 Kuşağı ressamları, Paris’te bulundukları sürede, mevcut akademik yaklaşımların yerine, o dönemde artık yenilik olmaktan çıkan Empresyonizm’i kendilerine yakın buldu ve her biri bu yeni ışıkla kendi özgün üslubunu oluşturdu. İstanbul’da ve Ankara’da birçok sergiye katılarak, Anadolu’nun çeşitli yörelerini eserlerine yansıtarak, yazılar kaleme alarak toplumda görsel sanatlardan söz edilmesinde, sanat beğenisi kavramının oluşmasında ve kendilerinden sonraki kuşağın sanat eğitiminde önemli rol oynadılar.”
Ahmet Ümit’in okurunu klasik müzik ile arkeolojinin iç içe geçtiği bir şehrin sokaklarında heyecanın hiç eksilmediği cinai bir maratona davet ettiği yeni romanı Roma’nın Beş Günü, Yapı Kredi Yayınları’ndan 1 Ekim’de çıkacak.
İlk kez Kayıp Tanrılar Ülkesi romanıyla okurların karşısına çıkan Yıldız Karasu ve Tobias Becker bu kez felsefi bir suç çetesinin izinde Roma sokaklarını arşınlarken, bir yandan da Afrodisias’ın kadim gizemli tarihiyle karşı karşıya kalıyor. Roma’nın parlak güneşinin altında, tarihi sokakların kuytuluklarında kıran kırana yürütülen bu soruşturma sadece katillerin kim olduğunu açığa çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda insanoğlunun en büyük uygarlıklardan biri olan Roma İmparatorluğu’nun kuruluş hikâyesindeki kırılma anlarını da okura sunuyor.
“Roma’nın kuruluş yıldönümü olan 21 Nisan günü, Tiber nehrinde siyah bir kayığın içinde iki erkek cesedi bulunur. Cesetler tamamen tüylerinden arındırılmış, çıplak bedenleri gül kokulu bir pudrayla kaplanmış ve cenin vaziyetinde karşılıklı olarak kayığın zeminine yatırılmıştır. Roma’nın kurucuları Romulus ve Remus’u temsil eden bu iki kurban, ardı ardına işlenecek zincirleme cinayetlerin başlangıcıdır.
Müziğin, ışığın, kültürün başkenti Roma peş peşe işlenen sıra dışı ve teatral cinayetlerle sarsılır. INTERPOL adına özel bir görev için şehirde bulunan Berlin Emniyeti Cinayet Masası'ndan Yıldız Karasu ve yardımcısı Tobias Becker bir anda kendilerini Afrodisias'tan Roma'ya uzanan bir suç öyküsünün tam ortasında buluverir.”
Kendilerini dünyaya ait olmayan varlıklar olarak tanımlayan HENGE, Türkiye’deki ilk konserini vermeye hazırlanıyor. Grup, Modundayız katkılarıyla 7 Kasım’da Blind sahnesinde müzikseverlerle buluşacak.
Rave kültürü, progresif rock ve absürt mizahı bir araya getiren İngiliz ekip, sahne karakterleri ve kostümleriyle dikkat çekiyor. Independent Festival Awards kapsamında “Best Live Act” ödülüne layık görülen grup, on yılı aşkın süredir Avrupa turnelerinde geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.
Journey to Voltus B albümüyle de beğeni toplayan HENGE, BBC Radio 6 Music desteğinin ardından Avrupa genelinde kapalı gişe konserler verdi. Ekip, 7 Kasım akşamı ilk Türkiye konseri için İstanbul’da sahnede olacak. Konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz
19. yüzyıldan Cumhuriyet’in ilk yıllarına Boğaz’da şekillenen yaşamı ve zaman içinde geçirdiği dönüşümü ele alan “Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” başlıklı koleksiyon sergisi, Kabataş Transfer Merkezi’nin 2. katında yer alan İstanbul Boğaz Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
Küratörlüğünü Ali Kayaalp’in üstlendiği sergi Boğaziçi’ne, iki kıtayı birbirinden ayıran bir su yolu olmanın ötesinde, yüzyıllar boyunca kıyılarında kurulan hayatın şekillendirdiği bir yaşam alanı olarak bakıyor. Herkes için bir karşılaşma ve üretim alanı sunan İstanbul Boğaz Müzesi, sergilerin yanı sıra ev sahipliği yapacağı etkinlikler ve araştırma projeleriyle İstanbul’a farklı açılardan bakmayı mümkün kılan bir kültür platformu olmayı hedefliyor.
Boğaz’ı görülen bir manzaranın ötesinde, yaşanan ve hayal edilen bir mekân olarak düşünmeye davet eden “Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” başlıklı sergide Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu’nun yanı sıra Mustafa Taviloğlu, Murat Ketenci, Alpaslan Aktuğ, Köksal Kızılca, Cengiz Akıncı ve Onur Soysalan koleksiyonlarından orijinal eserler yer alıyor. Sergide Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Mıgırdiç Civanyan, İbrahim Safi, Fausto Zonaro, Hamit Görele, Ara Güler, Şefik Bursalı, Avni Arbaş, Sabri Berkel, Naile Akıncı gibi sanatçıların eserleri izleyiciyle buluşuyor. Aynı zamanda İBB envanterinden haritalar, gravürler, eski kartpostallar, Boğaziçi temalı kitaplar, Şirket-i Hayriye’nin bir zamanlar çıkardığı Boğaziçi Mecmuası, Boğaziçi fotoğrafları ve diğer dergilerden arşivsel içerikler de sergi anlatısına destekte bulunuyor. Kronolojik bir tarih anlatısı yerine “bakmak”, “yaşamak”, “geçmek” ve “hayal etmek” gibi eylemler etrafında şekillenen tematik bir kurgu sunan sergi, Boğaziçi’nin değişen yüzlerini bir arada düşünme imkânı veriyor. Arşivlerdeki imgeler ile bugün dışarıda uzanan gerçek manzaranın yan yana gelmesi, ziyaretçiyi kendi bakışını da yeniden düşünmeye çağırıyor.
Serginin Kabataş’ta kurulması da anlatının önemli bir parçasını oluşturuyor. Şirket-i Hayriye vapurlarının iki yaka arasındaki ulaşımı gündelik hayatın bir parçası hâline getirdiği kıyı, Boğaz’ın değişen ulaşım ve yaşam hikâyesinin önemli duraklarından biri olarak sergide yeniden ele alınıyor. Ziyaretçiler, vitrinlerdeki gravürlerle camın ardındaki manzarayı aynı anda görürken, aslında aynı geçişin iki farklı zamanına bakma imkânı buluyor.
İBB Kültür ve İBB Miras’ın özenli çalışmalarıyla şehre kazandırılan İstanbul Boğaz Müzesi, yalnızca sergilerin izlenebileceği bir alan olarak değil, sanat üretiminin de devam ettiği bir mekân olarak tasarlandı. İstanbul’un en işlek noktalarından biri olan Kabataş Transfer Merkezi’nin 2. katında 1.575 m²’lik bir alana konumlanan İstanbul Boğaz Müzesi’nin sergi programıyla eş zamanlı olarak sanatçı atölyeleri gerçekleştirilecek. Atölye programı kapsamında, bir seçici kurul oluşturularak güzel sanatlar fakültelerinden 10 öğrenci belirlenecek ve seçilen öğrenciler, bir yıl boyunca atölyede üretimlerini sürdürecek. Programın sonunda ise öğrencilerin çalışmalarının yer aldığı bir yıl sonu sergisi düzenlenecek. Böylece müzede, geçmişten bugüne ulaşan eser ve arşiv malzemeleriyle bugün üretilen sanat, aynı çatı altında buluşacak. Sergilere paralel olarak atölyelerin de üretimini sürdürüyor olması, müzeyi geçmişin saklandığı bir depo olmaktan çıkarıp bugünün üretimine açık, canlı bir alana dönüştürecek.
“Mehtabı Sürükledik Sularda: Bir Boğaziçi Hikâyesi” sergisini 11 Nisan 2027 tarihe kadar pazartesi hariç her gün 10.00 - 19.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.
Senaa Ahmad’ın ölümün dehşetini düşlerle, yaşamın karanlığını mizahla dengelediği öykülerinden oluşan ilk kitabı Felaketler Çağı, Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle Magus Kitap’tan çıktı.
Kitabın dokuz öykü de Jül Sezar’dan Lizzie Borden’a, Jeanne d’Arc’tan Napolyon Bonapart’a kadar, tarihin farklı noktalarından ikonik figürleri, gerçeküstü anlatılarda buluşuyor.
“Ölmecilik Oynayalım mı?”da VIII. Henry, Anne Boleyn’den kurtulmak istiyor ama küçük bir sorun var: Kral ne yaparsa yapsın Boleyn hayata dönüyor.
“Tarihçi’nin Evinde” öyküsünde, Nefertiti, Kraliçe Victoria, John Adams ve Marilyn Monroe gibi maziye damga vurmuş figürlerin katıldığı, cinayet muammasına dönüşen bir akşam yemeğine konuk oluyoruz.
“Kıyametlerden Kıyamet Beğen” ise bizi Manhattan Projesi’nde çalışan bir teknisyen rolünde 1945’e fırlatıp, sonu envai çeşit dehşete çıkan dolambaçlı patikalarla baş başa bırakıyor.
Berkun Oya’nın yazıp yönettiği; Asiye Dinçsoy, Berkun Oya, Cihat Süvarioğlu, Çağlar Çorumlu, Erdem Şenocak, Fatih Artman, Gönül Gezer ve Nebi Tolga Yılmaz’ın rol aldığı KREK VR’ın ilk gösterisi 35 Mayıs, 180 derece sanal gerçeklik deneyimi ve 8 kişilik seanslarıyla 3 Ekim’den itibaren sadece belirli günlerde Paribu Art’ta seyirciyle buluşacak.
KREK’in dijital anlatı biçimlerine yönelik araştırmalarının bir sonucu olarak tasarlanan yapım, VR gözlüğü aracılığıyla izleyicinin bakışını 180 derecelik, üç boyutlu bir dünyanın içine taşıyor. Bir koltukta otururken hikâyenin mesafesi değişiyor ve izleyiciyi karakterlerin dünyasının bir parçası yapıyor. 35 Mayıs bu nedenle ne yalnızca izlenen bir kayıt ne de klasik bir sahne deneyimi; seyircinin nerede durduğunu yeniden düşündüren dijital bir anlatı denemesi olarak öne çıkıyor.
35 Mayıs’ta teknoloji, anlatının önüne geçen bir unsur değil; izleyiciyi hikâyenin dünyasına taşıyan bir araç olarak kullanılıyor. 180 derecelik görüntü, üç boyutlu izleme deneyimi ve ambisonic ses tasarımıyla seyirci, hikâyeyi dışarıdan izleyen konumundan çıkarak kendisini karakterlerle aynı dünyanın içinde buluyor.
35 Mayıs, 3 Ekim’de gerçekleşecek sezonun ilk gösteriminin ardından 4, 7, 10, 11, 14, 17, 18, 23, 24 ve 31 Ekim tarihlerinde Paribu Art’ta izleyiciyle buluşmaya devam edecek. Hafta içi gösterimlerde seanslar 18.00’den, hafta sonu gösterimlerinde ise 14.00’ten itibaren başlayacak. 3 Ekim’deki gösterimlerin ardından ise yapım ekibinin katılımıyla, 35 Mayıs’ın yaratım ve yapım sürecinin konuşulacağı özel bir söyleşi gerçekleştirilecek. Biletlere buradan ulaşabilirsiniz.