
Filistinli yazar ve oyuncu Khawla Ibraheem imzalı Çatıya Tıklatma (A Knock on the Roof), Nihal Yalçın’ın solo performansıyla Türkiye’de ilk kez 5 Ekim Pazartesi akşamı saat 20.30’da Moda Sahnesi’nde izleyicilerle buluşacak.
Ali Haydar Çataltepe’nin yönettiği oyunda Yalçın, Gazze’de yaşayan Meryem adlı Filistinli bir anneyi canlandırıyor. Meryem’in bütün dünyası, oğlunu olası bir bombardımandan kurtarabilmek için yaptığı hazırlıkların etrafında giderek daralıyor.
Adını, bombardımandan önce bir binanın çatısına gerçekleştirilen ve bina sakinlerine tahliye için yalnızca birkaç dakika tanıyan “uyarı vuruşu” uygulamasından alan Çatıya Tıklatma, savaşın gündelik hayatı nasıl ele geçirdiğine bakıyor. Oliver Butler’ın geliştirdiği, Arya Akkutlu’nun Türkçeye çevirdiği ve Ferdi Çetin’in dramaturjisini üstlendiği oyun, büyük politik anlatıların ve savaş haberlerinin gerisinde kalan bir hayatı, bir annenin bedeni ve sesi üzerinden görünür kılıyor. Elektriği, suyu, izinleri, bir sonraki saldırıyı ve sevdiklerinin akıbetini bekleyen Meryem için zaman artık gündelik hayatın doğal akışı değil; sürekli ertelenen, kesintiye uğrayan ve her an sona erebilecek bir bekleyiş. Mizahla gerilimi, gündelik olanla felaketi yan yana getiren yapımın hareket düzenini Seda Özgiş, ışık tasarımını Eren Uğurhan üstleniyor; Dilara Vural yardımcı yönetmen, Yelda Kardaş Ayfer ise reji asistanı olarak ekibe katılıyor.
Fact Tiyatro tarafından, Nihal Yalçın’ın ortak yapımcılığında gerçekleştirilen Çatıya Tıklatma, Edinburgh Fringe’deki başarısının ardından New York Theatre Workshop ve Royal Court Theatre’da sahnelenen metni Türkiye'deki seyirciyle buluşturuyor.
Bir çantaya neler sığdırılabilir? Bir çocuğu kucağınıza alıp beş dakikada ne kadar uzağa koşabilirsiniz? Hangi eşyalar geride bırakılabilir, hangileri mutlaka yanınıza alınmalıdır? Meryem bu soruların cevaplarını bulmakla kalmıyor; her ihtimale karşı tekrar tekrar prova ediyor. Bir süre sonra gerçek hayatla prova arasındaki sınır ortadan kalkıyor: Meryem yaşamaktan çok, hayatta kalacağı anı prova etmeye başlıyor.
5 Ekim Pazartesi akşamı saat 20.30’da Moda Sahnesi’nde prömiyer yapacak oyunun ikinci gösterimi ise 6 Ekim Salı günü yine saat 20.30’da gerçekleşecek. Çatıya Tıklatma’nın biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Künye: İdil Sezgin
Nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek amacıyla İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından başlatılan Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’nün 2026 yılı başvuruları 31 Ağustos – 2 Ekim tarihleri arasında kabul edilecek.
Başkanlığını yazar ve çevirmen Ayşe Sarısayın’ın yapacağı Talât Sait Halman Çeviri Ödülü Seçici Kurulu; editör ve çevirmenler Emrah İmre ve Begüm Kovulmaz ile öğretim üyesi ve çevirmenler Lale Özcan ve Ayşe Ece’den oluşuyor. Ödülün sahibi, Seçici Kurul tarafından yıl sonunda açıklanacak. Belirlenen yapıtın çevirmenine 100 bin TL tutarında nakit desteği sağlanacak. Talât Sait Halman Çeviri Ödülü önceki yıllarda Siren İdemen, Ahmet Arpad, Fuat Sevimay, Ülker İnce, Gökhan Sarı (Jüri Özel Ödülü), Ebru Erbaş, Kamil Kayhan Yükseler, Erdem Kurtuldu, Süleyman Doğru, Zafer Ceylan, Regaip Minareci, Ali Volkan Erdemir ve Elif Ersavcı’ya sunuldu.
Talât Sait Halman Çeviri Ödülü için başvurular, yayınevleri veya çevirmenler tarafından yapılabilir. Başvuruda sunulacak eserler, orijinal dilinden Türkçeye çevrilmiş, ISBN numarası almış öykü ve roman türlerinin çevirileri ile sınırlıdır. Yayınevleri en fazla üç çeviri eser ile başvuru yapabilmektedir. Seçici Kurul, aday önerilerinde bulunabilir. Adayların daha önce Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’nü kazanmamış olması gerekmektedir. Başvuru formu ve koşullarına dair ayrıntılı bilgi içeren şartnameye iksv.org adresinden ulaşılabilir.
2026 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü için başvuruların 2 Ekim Cuma saat 17.00’ye kadar İKSV’ye ulaştırılması (Nilay Kartal dikkatine, Nejat Eczacıbaşı Binası, Sadi Konuralp Cad. No: 5, 34433 Şişhane, Beyoğlu, İstanbul) gerekmekte.
Ugo Rondinone’nin “the sun and the mountain” başlıkta İstanbul’daki ilk kişisel sergisi 2 Eylül-8 Kasım tarihleri arasında Dirimart Dolapdere’de sanatseverlerle buluşacak.
Ugo Rondinone’nin dünyaca tanınan Mountain serisinden yirmi yeni heykeli ile gündoğumu/günbatımı temalı on dört suluboya eserini bir araya getiren sergi, galeri mekânını dağ, deniz ve gökyüzünün temel formlarının şekillendirdiği tefekküre açık bir manzaraya dönüştürüyor.
Uzun yıllara yayılan üretiminde doğa, zaman, yalnızlık ve insan deneyimi arasındaki kesişimleri araştıran Rondinone; heykellerin dikeyliği ile suluboyaların yataylığı arasında dinamik bir diyalog kuruyor. Eserlerinde belirli bir coğrafyayı temsil etmek yerine doğayı renk, yerçekimi, ışık ve ufuk gibi temel unsurlarına indirgeyen sanatçı, izleyiciyi dış dünyada değil, zihnin içinde var olan duyusal bir manzaraya çekiyor.
Peri bacaları ve taş dengeleme sanatından ilham alan, neon renklerle dengelenmiş kaya heykelleri, bir takımyıldızı gibi mekânı sararken; ışıkla titreşen suluboyalarla birlikte doğaya verilen ortak ve kadim tepkileri yeniden gündeme getiriyor.
Künye:
1. Ugo Rondinone, ersteraugustzweitausenddreiundzwanzig, 2023, Tuval üzerine suluboya, sanatçı çerçevesi, Watercolor on canvas, artist's frame, 28 x 40.6 cm
2. Ugo Rondinone, orange silver yellow mountain, 2026, Boyanmış taş, paslanmaz çelik ve beton heykel, Painted stone, stainless steel and concrete sculpture Heykel Sculpture 102 x 29 x 27 cm Kaide Pedestal 85 x 26 x 26 cm
3. Ugo Rondinone, violet black yellow blue mountain, 2026 Boyanmış taş, paslanmaz çelik ve beton heykel Painted stone, stainless steel and concrete sculpture Heykel Sculpture 102 x 29 x 27 cm Kaide Pedestal 85 x 26 x 26 cm
Paul Harding’in Malaga adasında yaşanan gerçek olaylara dayanan, 2023’te Booker Ödülü ve Amerikan Ulusal Kitap Ödülü finalisti olan romanı Öteki Cennet, Betül Kadıoğlu’nun çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı.
Harding’in bu kitabı ayaklar altına alınan insanlık onuru, yaşam hakkı ve kültürüne adanmış bir ağıt niteliği taşıyor.
Kölelikten kurtulan Benjamin Honey ve İrlandalı eşi Patience, birlikte bir hayat kurmak üzere 1792’de Apple adasına yerleşir. Aradan geçen bir asrın ardından Honey ailesinin çocukları ve torunları ile farklı coğrafyalardan gelen komşuları yoksulluk ve açlıkla boğuşsalar da onları anakarada bekleyen nefretten uzak bir hayat yaşamaktadır artık. 1912 yazında öğretmen emeklisi, idealist bir misyoner olan Matthew Diamond, adaya ayak basmasıyla önyargılarına yenilir ve adanın “cahil” çocuklarına eğitim vermek üzere kolları sıvar. Gelgelelim iyi niyetli görünen bu çabası, pusuda bekleyen “soy ıslahı” fikrinin uyanması için yeterli olacaktır.
MUBI, eylül programıyla yeni filmlerden modern klasiklere, müzik dünyasından dizilere uzanan zengin bir seçkiyi bir araya getiriyor.
Eylül programındaki yapımlar, sonbaharı farklı dünyalara açılan hikâyelerle karşılıyor. İspanyol yaratıcı ikili Javier Ambrossi ve Javier Calvo’nun, namıdiğer Los Javis’in aile, inanç ve travma etrafında şekillenen çok katmanlı dizisi La Mesías’ın ilk bölümü, 3 Eylül’de MUBI’de yayına girecek. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde Özel Ödül’e layık görülen Bi Gan imzalı Diriliş (Resurrection) 5 Eylül’de, ikonik müzik grubu Pulp’ın 24 yıl sonra sahneye dönüşünü kayıt altına alan Pulp: Son Bir Şarkı Daha (Pulp: What Do You Do for an Encore?) ise 24 Eylül’de izleyicilerle buluşacak.
Programın öne çıkan yapımları arasında; zamanın, hafızanın ve rüyaların sınırlarında dolaşan Bi Gan imzalı Diriliş (Resurrection), Türk sinemasının erken dönem korku klasiklerinden biri olan ve restore edilmiş kopyasıyla sunulan Mehmet Muhtar yönetmenliğindeki Drakula İstanbul'da, Uğur Savaş’ın hayal gücüyle örülü masalsı stop-motion animasyonu Kurdun Kutusu, Orian Barki ve Meriem Bennani imzalı İtalya-Fas ortak yapımı avangart çalışma Büşra (Bouchra), yaşadıkları travmanın ardından yolları kesişen iki kadının adalet arayışını merkezine alan Eylem Kaftan belgeseli Bir Gün, 365 Saat, Hollywood’un usta yönetmenlerinden Brian De Palma’nın imza attığı gerilim ve suç klasikleri Patlama (Blow Out), Ölüme Kuşanmak (Dressed to Kill), Carlito’nun Yolu (Carlito’s Way) ve Carrie: Günah Tohumu (Carrie), Mike Nichols’ın dört kişinin karmaşık ilişkilerini odağına alan modern klasiği Daha Yaklaş (Closer) ile Luca Guadagnino’nun André Aciman uyarlaması sevilen yapımı Beni Adınla Çağır (Call Me by Your Name) yer alıyor.
Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi koleksiyonundan seçili fotoğraflar, Nâzım Hikmet’in yaşamını, üretimini ve kültürel mirasını farklı arşiv, koleksiyon ve disiplinler üzerinden ele alan “Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi” kapsamında 5 Eylül 2026-15 Ocak 2027 tarihleri arasında Kültürpark Atlas Pavyonu’nda sanatseverlerle buluşacak.
Folkart’ın yapımını üstlendiği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğindeki sergi, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi koleksiyonunda yer alan ve çoğu ilk defa gösterilecek Nâzım Hikmet portreleri ile 1961 yılında yayımlanan In quest’anno 1941 kitabında yer alan, Ara Güler’in Anadolu gezilerinde çektiği fotoğraflar bulunuyor. Farklı arşiv ve mecraları birleştiren sergide ayrıca M. Melih Güneş koleksiyonundan Ara Güler’in çektiği Nâzım Hikmet portreleri ile Ara Güler’in 1976 yılında Moskova’ya yaptığı ziyarette çektiği Nâzım Hikmet’in çalışma odası ve Vera Tulyakova Hikmet’in fotoğrafları da yer alıyor.
M. Melih Güneş’in küratörlüğünde, tasarımını Ömer Durmaz’ın yaptığı “Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi” projesi Türkiye ve yurt dışındaki çok sayıda kişi, kurum, arşiv ve koleksiyondan bu sergi için bir araya getirilen belge, kişisel eşyalar ve görsel-işitsel kayıtların yanı sıra edebiyat, resim, heykel, fotoğraf, film ve tasarım alanlarından farklı eserleri buluşturuyor. Yaklaşık 2.125 metrekarelik alanda 15 salona yayılan sergi, Nâzım Hikmet’in yaşamını klasik bir biyografi anlayışının ötesinde, çok katmanlı bir anlatıyla ele alıyor.
Fotoğraf Künyesi: Nâzım Hikmet, İstanbul, 1950-1951. Fotoğraf: Ara Güler, © Ara Güler Müzesi
Adres: Kültürpark Atlas Pavyonu, Mimar Sinan Mah., Kültürpark, Atlas Pavyon, Konak / İzmir
Diane Oliver’ın ölümünden 58 yıl sonra yayımlanan ve “yeniden” keşfedilmiş bir hazine olarak nitelendirilen öykülerinden oluşan kitabı Komşular, Ceren Öztuna Kaynakcı’nın çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıktı.
Toplumcu gerçekçi yanlarıyla sivrilen Oliver, Amerikan tarihinin en karanlık dönemlerinden birine ayna tutuyor. 1960’ların toplumsal dönüşümlerini arka plan olarak kullandığı öykülerinde ırkçılığın gündelik hayatta bıraktığı tahribatı duygusal kolaycılığa sığınmadan vurucu ama berrak bir dille anlatıyor.
Bu kitapta isyanla korkuyu aynı eve sığdıran, çoğunlukla yoksulluğun ve göçün, şiddetin öne çıktığı öyküler yer alıyor. Beyazların arasında okuyacak ilk siyah çocuğun ve ailesinin okul öncesi son gecesi, oğullarını zorbalıktan korumaya çalışırken yaşamlarını bir ormanın içine sıkıştırmış bir aile, çocuklarından birinin aşısı için diğerlerini de yanına alıp kilometrelerce yürümek zorunda kalan bir anne, daha iyi bir gelecek umuduyla Kuzey’e giden ve çoğunlukla dönmeyen babalar…
Güçlü vokali, sinematik atmosferi ve karanlık soul estetiğiyle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan Hollandalı sanatçı Kovacs, “Leave the Sun Behind” isimli yeni teklisini yayımladı.
Bu yılın başlarında yayımlanan “A Perfect Crime” ile başlayan yeni döneminin ikinci teklisi “Leave the Sun Behind”ı müzikseverlerle buluşturan Kovacs, Aralık 2026’da gerçekleşecek üç özel konserle Ankara, İzmir ve İstanbul’da sahne alacak. Kovacs’ın karakteristik kasvetli atmosferini ve kendine has vokal yoğunluğunu koruyan “Leave The Sun Behind”, sanatçının elektronik müzik arayışını bir adım öteye taşıyor. İlhamını Berlin yeraltı sahnesinin çiğ enerjisinden alan parça, erken dönem elektro tınıları, 1970’lerin fütüristik ses dünyası ve Kraftwerk estetiğine selam duran retro ögeleri sanatçının karakteristik vokal tarzıyla bir araya getiriyor.
Şarkının “A Perfect Crime” ile kurulan görsel dili devam ettiren müzik videosunun yönetmenliğini Jiske Rijkels, görüntü yönetmenliğini ise Anton Corbijn’in uzun süreli işbirlikçisi Martijn Broekhuizen üstleniyor.
Kovacs, yeni teklisini şu sözlerle anlatıyor: “Önceki şarkı hafıza ve hayal gücü arasındaki bulanık alanı keşfederken, ‘Leave The Sun Behind’ farklı bir tür hafızaya yöneliyor: kaygısız yazlara ve gençliğin masumiyetine nostaljik bir veda. Bu, bir zamanlar kim olduğunuzu tamamen bırakmadan yaşlanmakla ilgili bir şarkı — canlı bir şekilde hatırlayabildiğiniz, ancak asla geri dönemeyeceğiniz bir dünyaya geri bakmanın tuhaf güzelliğini yakalıyor.”
Kovacs’ın “Leave the Sun Behind” isimli yeni teklisini buradan dinleyebilirsiniz.
Hüseyin Kartal’ın “Yakalamaç” başlıklı kişisel sergisi 4-17 Eylül tarihleri arasında Guga Contemporary’de sanatseverlerle buluşacak.
Hüseyin Kartal’ın gündelik yaşamın akışı içindeki mikro anlara, bedenin istemsiz reflekslerine ve insan-hayvan etkileşimlerine odaklandığı sergi; hareket, bellek ve karşılaşma ekseninde gelişen bir görsel anlatı sunuyor. Serginin adı, çocukluk oyununa yaptığı doğrudan göndermenin ötesinde, Kartal’ın resimlerinde süregelen bir arayışa; hareket hâlindeki bedeni, kısa süreli bir karşılaşmayı ve gözden kaybolmak üzere olan bir ânı resmin yüzeyinde tutma çabasına işaret ediyor.
Sanatçının yapıtlarında beden, sözel ifadelerin ötesine geçen bir ifade alanına evrilirken; oyun oynayan hayvanlar, tekrarlayan jestler ve gündelik rastlantılar görsel dilin ana omurgasını kuruyor. Aynı hareketin farklı evrelerini tek bir kompozisyon üzerinde katmanlaştıran Kartal, zamanın doğrusal algısını kırarak tamamlanmış bir kareden ziyade hareketin devam ettiği zamansal aralıkları görünür kılıyor. Neşeli ile tekinsiz, kovalayan ile kaçan, izleyen ile izlenen arasındaki hiyerarşinin sürekli dönüştüğü bu atmosfer; yakınlık, mesafe ve hafıza ilişkilerini yeniden düşünmeye davet ediyor.
Sierra Greer’ın yapay zekâ çağında aşk, erkeklik, kadınlık ve özgür irade üzerine kaleme aldığı ödüllü romanı Annie Bot, Serkan Göktaş’ın çevirisiyle April Yayıncılık’tan çıktı.
Greer, arzu ile tahakküm, şefkat ile sahiplik, aşk ile zorbalık arasındaki ince çizgiyi cesurca kurcaluyor bu kitabında. Yakın geleceğin teknolojik kabusunu en eski iktidar hikâyelerinden birinin içinden anlatıyor. Roman; 2025 Arthur C. Clarke Ödülü kazananı, 2026 Prix Libr'à Nous Ödülü kazananı, Scientific American // Npr Yılın En İyi Romanı Seçkisi ve Goodreads Okur Ödülleri En İyi Bilim Kurgu Finalisti oldu.
Romanın dünyasındaki Stella’lar yemek yapan, ev temizleyen, çocuk bakan, sevişen, susan ve sahiplerinin ihtiyaçlarına göre şekillenen yapay zekâ ürünü dişiler. Annie de onlardan biri. Sahibi Doug için kusursuz bir sevgili olmak üzere tasarlandı. Sahibi Doug’ın duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak, her akşam onu evde beklemek, seçtiği kıyafetleri giymek, ruh hâline göre libidosunu coşturmak, sevdiği sıcaklıkta kalmak, fantezilerini gerçekleştirmek üzere programlandı. Görevi ise Doug’ı mutlu edecek. Annie çabalıyor, çabaladıkça insanlık hâllerini öğreniyor. Merak etmeyi, sır saklamayı, arzu duymayı, kıskanmayı, utanmayı, korkmayı, istemeyi... Doug onun “gerçek bir kadın gibi” davranmasını istiyor. Annie gerçeğe yaklaştıkça, kusurları artıyor. Ne kadar kadınlaşırsa, itaatkâr olmaktan o kadar çıkıyor. Ne kadar hissederse, o kadar sorguluyor.