
Elif Özge’nin Orhan Türker’in arşiv çalışmasından kaleme aldığı, Murat Daltaban’ın yönettiği Bir Çeyiz Sözleşmesi, 30-31 Ekim ve 1 Kasım tarihlerinde 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Yeniköy Panayia Kilisesi’nde tiyatroseverlerle buluşacak.
129 yıl önce yine Yeniköy’de düzenlenmiş gerçek bir çeyiz senedinin peşine düşen Bir Çeyiz Sözleşmesi oyununda Metin Akdülger, Gizem Güçlü, Selin Tali, Tan Temel ve Pınar Yıldırım rol alıyor. Metin Akdülger’in uzun bir aradan sonra tiyatro sahnesine döndüğü oyun, İstanbul Tiyatro Festivali’nde sonra da matine-suare olarak Yeniköy Panayia Kilisesi’nde sahnelenmeye devam edecek.
“28 Mayıs 1897. Yeniköy. Bir düğün gecesi. Bir evlilik için düzenlenen bir sözleşme. Koralia ile Paşabahçeli bakkal Athanasios'in evliliği. Yetmiş Osmanlı lirası, havlular, elbiseler, bir kürk, bir ayna, iki lamba ve bir sandık. Bir evliliğin başlangıcı, eşyalarıyla birlikte kayda geçiriliyor. 129 yıl sonra bu belge yeniden açılıyor.
Çeyiz, 1897’yi yeniden canlandırmak yerine, bir düğün gecesinin hafızasının bugün nasıl yeniden kurulduğuna bakıyor. Belge, kadınların elleri, gündelik hayatın ritimleri, mahallenin sesleri ve Panayia Kilisesi’nin kendisi aynı anlatının içinde buluşuyor. Murat Daltaban’ın mekânı yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının kendi katmanlarından biri olarak ele alan özgün ve mekâna özgü rejisi, Çeyizin geçmişle bugün arasında kurduğu ilişkiyi derinleştiriyor.
Bir çanın sesi, bir kumaşın katlanması, bir sofranın kurulması, bir düğün… Geçmiş geri gelmiyor. Ama bazı şeyler devam ediyor.
Bir Çeyiz Sözleşmesi, 1897’de yaşanmış bir düğünü yeniden canlandırmak yerine, o düğünün hafızasını bugünün içinden yeniden kuruyor.”
Dokuz sanatçının Şile’nin Karadeniz kıyısında gerçekleştirdiği yedi günlük misafir sanatçı programında ortaya çıkan üretimleri bir araya getiren “Kıyı Hafızası” başlıklı sergi, 15 Kasım’a kadar Decollage Art Space’de sanatseverlerle buluşuyor.
Zahit Büyükişleyen, Özlem Üner, Serap Atala, Atilla Atala, Devabil Kara, Veysel Günay, Fevzi Karakoç, Yalçın Gökçebağ ve Resul Aytemür’ü bir araya getiren sergi, misafir sanatçı programı sırasında üretilen eserleri sanatçıların önceki çalışmalarıyla bir araya getirerek, mekânın, şehir ritminin ve insan ilişkilerinin üretim deneyimini nasıl dönüştürdüğünü ele alıyor.
Kıyı şeridi bu fikir için bir başlangıç noktası sunuyor. Coğrafi sınırları incelerken Lewis Fry Richardson tuhaf bir sorunla karşılaşıyor: Bir kıyı şeridinin ölçülen uzunluğu, ölçüm için kullanılan ölçeğe göre değişiyor. Yöntem değiştikçe sonuç da değişiyor. Kıyı şeridinin kendisi de başka bir güçlük ortaya koyuyor: Gözlemlendiği sırada hareket etmeye devam ediyor. İnsan algısı da tıpkı kıyı gibi benzer bir istikrarsızlık taşıyor. Bir deneyim, onu yaşayan kişiden tamamen ayrılamazken, bir yer de onu anlamaya çalıştığımız sırada sabit tutulamıyor. “Kıyı Hafızası”, mekân, algı ve hafıza arasındaki bu ilişkiyle başlıyor.
Şile bu fikre özel bir zemin kazandırıyor. İstanbul'un bir parçası olsa da Karadeniz kıyısında nesiller boyu süregelen yaşamla kendine özgü bir kültürel kimlik geliştiren bu yerde, deniz, çevreleyen bir manzaradan daha fazlası oluyor. Denizin ölçeği, öngörülemezliği ve sunduğu kaynaklar kıyı yaşamını şekillendirirken, bu yaşam biçimi yerel gelenekler ve kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel pratiklerle varlığını sürdürüyor.
Künye: Kıyı Hafızası, Fotoğraf: Furkan Yavuz
İllüstratör Dancing Snail’ın kendimize neden bu kadar yüklendiğimizi, dinlenirken bile neden suçluluk duyduğumuzu ve neden geride kalmış hissettiğimizi anlattığı kitabı Tembel Değilim, Enerji Tasarrufu Modundayım, Büşra Uyar’ın çevirisiyle Nova Kitap’tan çıktı.
Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum kitabının illüstratörü olan Snail de yıllarca depresyon ve halsizlikle mücadele etti. Kendini dibe vurmuş hissettiği o yıllarda resimli günlük tutmaya başladı ve ortaya kusursuz cevaplar vermeye çalışmayan; bazen kaygılanan, bazen hiçbir şey yapmak istemeyen, bazen de hayatın yükü altında ezilen herkese seslenen bu kitap çıktı.
“Kendinizi hiçbir şey yapmak istemeyecek kadar yorgun hissettiğiniz oldu mu? Sabahları yataktan kalkmakta zorlanıyor, gün boyu yeniden uzanacağınız ânı mı hayal ediyorsunuz? Belki de tembel değilsiniz, belki sadece biraz dinlenmeye ihtiyacınız var. Hayat durmadan akıyor diye sizin de ona yetişmeniz gerekmiyor. Bazen biraz yavaşlamak, hiçbir şey yapmamak ve yalnızca var olmak da yeter.”
Adalet ve Sinema Derneği tarafından düzenlenen 16. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali, 27 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Festival Agnès Jaoui imzalı Kreşendo filminin açılış gösterimiyle sinemaseverlerle buluşacak.
“Herkes İçin Adalet” ilkesiyle sinema ve hukuk dünyasını bir araya getiren 16. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali, 26 Kasım’daki açılış töreninin ardından 27 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenecek. Festivalin açılışı, Fransız sinemacı Agnès Jaoui’nin Cannes Film Festivali’nde gösterilen yeni filmi Kreşendo (L'Objet du délit) ile yapılacak. Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operasının hazırlıkları sırasında ortaya çıkan bir cinsel saldırı suçlamasını merkeze alan film; kadın hakları, güç ilişkileri ve kuşak çatışmalarını mizahi bir dille ele alıyor.
Festivalin yarışma dışı ana bölümü olan “Adalet Terazisi” seçkisinde ise aile içi sırlar ve cezasızlığı konu alan Tunç Şahin imzalı Canavar, Che Guevara’nın ölümünün ardından hayatta kalan yoldaşlarını anlatan Christophe Dimitri Réveille yönetmenliğindeki Che Guevara: Son Yoldaşları, inanç ve toplumsal ikiyüzlülüğü sorgulayan Peter Brunner filmi İnayet ile bu yıl festivalin Sinema Onur Ödülü’nü alacak Mahamat-Saleh Haroun’un yönettiği Soumsoum, Yıldızlı Gece yer alıyor.
Prof. Dr. Adem Sözüer’in başkanlığında, Prof. Dr. Bengi Semerci’nin direktörlüğünde ve Alin Taşçıyan’ın program direktörlüğünde düzenlenen festival; film gösterimlerinin yanı sıra yarışmalar, Akademik Program ve VisionIST etkinlikleriyle izleyicilerini ağırlayacak.
Ye’r Community’nin dördüncü yılı kapsamında düzenlenen 4YE’R programı, “Müşterek Hizalanma” başlıklı sergiyi 24 Ekim Cumartesi günü TOMTOM – Mekan Tophane’de sanatseverlerle buluşturacak.
İnsan, yer ve kültür arasındaki ilişkilerden hareketle kültürel programlar geliştiren Ye’r Community, dördüncü yılını kutladığı 4YE’R programıyla sanatçıları, kültür profesyonellerini ve yaratıcı üreticileri yeni karşılaşmalar etrafında buluşturuyor. Birlikte düşünme, üretme ve farklı disiplinler arasında ilişkiler kurma alanı açmayı amaçlayan program, kültürel üretimin alternatif mekânlarda ve kolektif deneyimler aracılığıyla nasıl şekillenebileceğine odaklanıyor.
Mekân, yalnızca fiziksel sınırlarla değil, onu paylaşan bedenler arasındaki mesafeler, temaslar ve görünmez gerilimlerle de biçimlenir. Müşterek Hizalanma, bir arada bulunma hâlinin yarattığı ortak atmosferi; beden, malzeme ve mekân arasındaki ilişkiler üzerinden araştırıyor. Farklı üretim biçimlerini aynı mekânda buluşturan sergi, kolektif deneyimin nasıl oluştuğunu ve bireysel varlıkların ortak bir alanda nasıl konumlandığını ele alıyor.
Işık, kumaş, ses ve mekânsal müdahaleler aracılığıyla yeniden kurgulanan alanda, brüt yüzeylerle kumaşın akışkanlığı; ışık ve gölge, yakınlık ve mesafe arasında değişen bir atmosfer yaratıyor. İzleyici, yerleştirmeler ve geçici müdahaleler arasında hareket ederken mekânın yalnızca gözlemcisi olmaktan çıkarak deneyimin bir parçasına dönüşüyor.
Birlikte üretmenin olanaklarını odağına alan Müşterek Hizalanma, farklı bakışların ve ifade biçimlerinin karşılaşmasıyla ortaya çıkan ortak alanı duyusal bir deneyim üzerinden görünür kılıyor. Sergi, bir aradalığı nesnelerin yan yana gelişinden öte, aynı mekânı paylaşanların birbirleriyle ve çevreleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden düşünüyor.
4YE’R programının bir parçası olan Müşterek Hizalanma, geleneksel galeri mekânının dışında, TOMTOM – Mekan Tophane’de tek günlük bir sergi deneyimi olarak gerçekleşiyor. Mekânın fiziksel özellikleriyle ilişki kuran yerleştirmeler, ışık ve ses kullanımı, serginin anlatısını da şekillendiriyor.
Künye:
1. Damla Çil - ruhum sıkıldı 130x150
2. Onur Kubilay - Forever disarmed
Anne Enright’ın sarsıcı bir aile hikâyesi anlatan, 2007 Booker Ödülü’ne layık görülen romanı Buluşma, Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle Delidolu’dan çıktı.
Enright, romanda aile bağlarını, kadınlara biçilen evrensel kaderi, kayıpları ve kuşaktan kuşağa aktarılan yaraları toplumun değişen yüzüyle birlikte ele alıyor. Roman, bir kardeşin ölümüyle geçmişin kapılarını aralayan güçlü bir aile hikâyesi. Hegarty ailesinin hayatta kalan dokuz çocuğu, kardeşleri Liam'ın cenazesi için yıllar sonra Dublin'de bir araya gelir. Liam'ın ölümünün ardından geçmişine dönen Veronica, çocukluk ve gençlik anılarını, ailesine dair bildiklerini ve yıllardır taşıdığı vicdan azabını yeniden düşünmeye başlar.
Veronica'nın anlatısı, ailenin üç kuşağa yayılan geçmişiyle iç içe ilerler. Liam'ın ölümünden geriye doğru sürdüğü izler, büyükanneleri Ada'nın hayatına ve 1968 yazında yaşananlara kadar uzanır. Bu zorlu yolculukta hafıza ne gerçeği olduğu gibi yansıtan ne de gömülü sırları saklayabilen kusurlu bir tanığa dönüşür.
Reşad Ekrem Koçu’nun metinlerinden sahneye taşınan Kafes Arkası Günahkârları: Silahşör Kızı Rabia Hanım, 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Asmalı Mescit’teki Phebus Müzayede Evi’nde izleyiciyle buluşacak.
İstanbul tarihçisi ve yazar Reşad Ekrem Koçu, İstanbul’un yalnızca büyük tarihsel olaylarını değil, şehrin kuytularında kalmış karakterlerini, arzularını, suçlarını, söylentilerini ve gündelik hayatını da anlatan kendine özgü dünyasıyla yeniden sahneye taşınıyor. Bedir Bedir’in anlatıcı olarak yer aldığı yapımın yaratıcı yapımcılığını Tülin Özen ve Yağmur Dolkun üstleniyor. Kafes Arkası Günahkârları: Silahşör Kızı Rabia Hanım, Boğaz’daki yalısında kendi arzu krallığını kuran Rabia Hanım üzerinden 17. yüzyıl İstanbul’una ışık tutuyor. Rabia Hanım’ın cüretkâr fantezilerine sürüklenen iki genç âşığın, Yusuf ile Letaif’in hikâyesi, arzu, iktidar, şiddet ve mülkiyet ilişkileri etrafında şekilleniyor.
Yapım, bu yıl 30. edisyonunu gerçekleştiren İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında ilk kez seyirci karşısına çıkacak. Geçtiğimiz yıl festival kapsamında Küveloğlu Han’da sahnelenen Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş? –Çerkes Rıdvan’ın Dolabı ile başlayan Koçu araştırması, bu kez gerçek bir müzayede evinde devam ediyor. Ekip için festival, İstanbul’un hafızası, mekânları ve bu mekânlarda birikmiş hikâyeler üzerinden yeni anlatı biçimlerini araştırmanın önemli bir mecrasını oluşturuyor.
Geçtiğimiz yıl Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş? –Çerkes Rıdvan’ın Dolabı ile 28. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde Yılın En Başarılı Sahne Müziği ödülünü kazanan ekip, bu yapım için de özel bir müzik dünyası geliştiriyor. Gökçe “CheChe” Gürçay, Volkan İncüvez, Özlem Kaya ve Miray Eslek tarafından hazırlanan müzikler, çağdaş anlatı tiyatrosunu İstanbul’un kabare ve eğlence kültürünün izleriyle buluşturuyor; oyunun tekinsiz, arzulu ve grotesk atmosferini besliyor.
Prömiyerini 24 Ekim’de yapacak olan oyunun 24 ve 25 Ekim gösterimlerinin biletleri tükendi. Kafes Arkası Günahkârları: Silahşör Kızı Rabia Hanım, İstanbul Tiyatro Festivali kapsamındaki gösterimlerinin ardından 14 ve 15 Kasım’da Phebus Müzayede Evi’nde seyirciyle buluşmaya devam edecek.
Künye:
Yazar: Reşad Ekrem Koçu
Uyarlayan: Lara Lakay
Anlatıcı: Bedir Bedir
Yaratıcı Yapım: Tülin Özen, Yağmur Dolkun
Dış Göz: Tansu Biçer
Dramaturg: Yavuz Gözeler
Müzik Direktörü: Gökçe “CheChe” Gürçay
Müzisyenler: Gökçe “CheChe” Gürçay, Volkan İncüvez, Özlem Kaya, Miray Eslek
Sahne Amiri: Umutsu
Video: Damla Es
Dekor ve Kostüm Tasarımı: Elifnaz Öngören
Afiş: Cansu Çakar
Nermin Ülker’in “Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları” başlıklı kişisel sergisi, 20 Ekim-5 Aralık tarihleri arasında Black Light Gallery’de sanatseverlerle buluşuyor.
Küratörlüğünü Filiz Ağdemir’in üstlendiği “Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları” sergisi, adını Salâh Birsel’in 1961’de yayımlanan tek romanından alıyor. Romanın kahramanı, çevresinin “gözlemci” diye andığı ve gördüklerini açıkça söylediği için çevresinden tepki alan bir bekçidir. Sergi ise “söylemenin” benzer şekilde ödeteceği bedel yüzünden hiç kurulmamış, dile getirilmemiş ve yerini bulamamış sözleri merkeze alıyor.
Görmediğimiz, gerçekte olmayan, zihnimizde hayal etmeye çalıştığımız “dört köşeli üçgen”, düşünülebilir ama çizilemez ve inşa edilemez bir form. Sergi başlığı heykelin karşılık veremeyeceği bir forma işaret ediyor. Sanatçı da buradan hareketle zihinde kurulmuş ama dünyada yeri olmayan cümlelere gövde veriyor.
Üretim pratiğinde ağırlıklı olarak metal malzemesini kullanan sanatçının bir önceki sergisinde boşluklarla tamamlanan metal heykelleri bu sergide cümlelere dönüşüyor. Ülker, uzun süre taşıdığı sözleri, anıt heykellere dönüştürerek onlara başka bir varlık alanı öneriyor.
Sergideki heykeller alıştığımız anıt sergileme biçimlerinden farklı olarak kaidesiz şekilde zeminde yer alıyor. Taşıdıkları sözler yüksek söylenmiyor ve kamusal sese dönüşmüyor. Kaidenin eksikliği heykel ile izleyici arasındaki sınırı ortadan kaldırıyor. Bu durum mesafeyi dönüştürüp, heykel ile izleyiciyi aynı zeminde buluşturuyor ve sözlerle ilişkimizi yeniden düşünmemizi sağlıyor.
Sanatçı yapıtları okunması güç, dili seçilemeyen, örtülü metal heykeller olarak üretiyor. Sözler yapıtların içine gömülü olarak yer alıyor. Sanatçı sözleri okutmayı değil, onları heykelin kendi dilinde bir başka deyişle mekânsal olarak var etmeyi amaçlıyor. Çok boyutlu yüzey yapısı, geniş boşluklar ve çizgisel gövde sözlerin okunabilirliğini, dolayısıyla görünürlüğünü iyice zorlaştırıyor. Anıtlaşıp somut hâle gelen cümleler hem görünür hem de örtülü olarak varlık kazanıyor.
Sanatçının kendi taşıdığı sözleri kamusal bir mekânda hem gösterip hem saklaması ve eserlerin boşluklu yapısı mahremiyet ile tanıklık arasında bir konumda yer alıyor. Bu durum “örtmek sözü koruyor mu, yoksa sansürlüyor mu?” sorusunu akıllarda bırakıyor.
Kristin Andrews’un hayvan zihnini zihin felsefesi ile hayvan bilişinin kesiştiği yerde yeniden ele aldığı kitabı Hayvanlar Nasıl Düşünür?, Ekrem Berkay Ersöz’ün çevirisiyle Fol Kitap’tan çıktı.
Bilinçten düşünmeye, inançtan iletişime, sosyal bilgiden kültüre ve ahlaki yaşama uzanan bir çizgide, farklı türlerin dünyayı nasıl algıladığını, nasıl öğrendiğini ve nasıl davrandığını sorguluyor; hayvan davranışlarının nasıl yorumlanabileceğini ve bu davranışlardan zihinsel süreçlere ilişkin ne tür sonuçlar çıkarılabileceğini tartışıyor. Antropomorfizm sorunundan başka zihinlerin varlığına, sosyal öğrenmeden kültüre ve ahlaki davranışa uzanan bu tartışmada, hayvan zihninin hangi kavramlar ve hangi yöntemlerle araştırılabileceği sorusunu izliyor.
“Bir hayvanın düşünüp düşünmediğini nasıl biliriz? Yaralı bir arkadaşını kurtaran bir maymun gerçekten yardım mı etmek istiyor? Alet kullanan bir karga bir problemi çözdüğünü biliyor mu? Birbirinden öğrenen arılar, iletişim kuran hayvanlar, kendilerini tanıyan filler ya da geleceği planlayan primatlar bize gerçekten ne anlatıyor? Hayvanların davranışlarını kendi düşünce ve duygularımızın kavramlarıyla açıklamak ne kadar kolaysa onların zihinlerini bu kavramların ötesinde anlamak da o kadar güçtür.”
Çağdaş dansın öncü koreograflarından Angelin Preljocaj, klasik balenin başyapıtı Kuğu Gölü’ne getirdiği distopik ve çağdaş yorumla dokuz yıl aradan sonra yeniden İstanbul’a geliyor. Tatlı Ekşi Production organizasyonuyla sahnelenecek yapım, 10, 11 ve 12 Aralık’ta Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde izleyicilerle buluşacak.
2020 yılında Fransa’da dünya prömiyerini yapan Ballet Preljocaj imzalı Kuğu Gölü, Çaykovski’nin ölümsüz eserini klasik bale mirasıyla çağdaş dansı buluşturan güçlü bir sahne diliyle yeniden yorumluyor. Preljocaj, Petipa ve Ivanov’dan gelen mirası korurken eserin tanıdık karakterlerini ve hikayesini bugünün dünyasına taşıyor.
Preljocaj’nın Kuğu Gölü yorumunda Odette ve Siegfried’in aşk hikâyesi özünü korurken, onları çevreleyen dünya tamamen değişiyor. Angelin Preljocaj, kuşaklardır izleyicileri büyüleyen bu hikâyeyi günümüz dünyasına taşıyor. Odette, doğanın korunmasına duyarlı genç bir kadın; Siegfried ise petrol sondaj platformları satan güçlü bir şirketin yöneticisinin oğlu. Gölün çevresinde değerli fosil enerji kaynakları keşfeden Rothbart, bu toprakları ele geçirmek isteyen acımasız bir iş insanı. Planlarını engelleyebileceğinden korktuğu Odette'i engellemek istiyor.
26 dansçının sahne aldığı yapımda Çaykovski’nin ölümsüz müziği, 79D imzalı elektronik müziklerle buluşuyor. Klasik partisyon ile elektronik sesleri bir araya getiren yapımın karanlık ve sinematik atmosferini Boris Labbé’nin video tasarımları ve Éric Soyer’nin ışık tasarımı tamamlıyor. Kostümlerde ise Igor Chapurin’in imzası bulunuyor.
Biletlere Biletevo ve Passo üzerinden ulaşabilirsiniz.