
Cevdet Erek’in Venedik Bienali 57. Uluslararası Sanat Sergisi’ndeki Türkiye Pavyonu’nda 13 Mayıs-26 Kasım 2017 tarihleri arasında sergilenen “ÇIN” adlı ses ve mimari yerleştirmesinden yola çıkan aynı isimli plak projesi, Caz Plak etiketiyle müzikseverlerle buluştu.
Cevdet Erek imzalı “ÇIN”, mekâna özgü bir ses yerleştirmesi olarak, mimari yapı ile işitsel deneyimi bir araya getiriyor. İş, adını Türkçede bir yansıma kelimesi olan ve “çınlama” etkisini çağrıştıran “çın”dan alıyor; bu yönüyle yankı (reverberasyon) ve sesin mekân içindeki dolaşımına odaklanıyor.
Sanatçı tarafından eş zamanlı üretilen mimari kurgu ve çok kanallı ses düzeni, ziyaretçinin konumuna göre değişen, hareketli ve çevreleyici bir deneyim oluşturuyor. Fiziksel yapı tamamlandıktan sonra mekâna yerleştirilen sesler, izleyiciyi sergi boyunca yönlendiren, kimi zaman ardışık kimi zaman da sınırsız kombinasyonlar hâlinde algılanabilen bir işitsel akış yaratıyor.
“ÇIN”ı buradan dinleyebilirsiniz.
Ülkemizde daha çok Thomas Allom’ın çizimleriyle tanınan, metinlerini Robert Walsh’ın yazdığı Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor adlı kitap, Şeniz Türkömer’in çevirisiyle İstanbul Manzaraları – Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle adıyla Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı.
İstanbul Manzaraları’nın resimlerini dönemin önde gelen ressamlarından Thomas Allom yerinde çizdi; metinlerini, İstanbul’daki İngiltere sefaretinin başrahibi Robert Walsh kaleme aldı.
“Bu kitabın yazılış saikleri konusunda kayıtlı bir bilgi olmamakla birlikte, tahmin yürütmek zor değildir. Batı Avrupa’da Doğu dünyasına ve Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik ilgi, 15. yüzyıldan beri var olan, ama 18. yüzyılda sayılarında büyük artış görülen seyahatnamelerde ifadesini buluyordu. 1830’lu yılların sonlarında baskı tekniğinde kaydedilen gelişmeler, çelik kalıplara kazınan gravürlerle büyük miktarlarda basım yapmanın maliyetini o güne dek görülmemiş ölçüde düşürmüştü. Bu da seyahatnamelerin görsel açıdan alışılmadık derecede zenginleşmesini sağlamıştı.”
Animal Collective’in kurucu üyelerinden Panda Bear, Garanti BBVA Genç Konserleri kapsamında 2 Haziran’da Blind sahnesinde müzikseverlerle buluşacak.
Animal Collective ile yayımlanan Sung Tongs, Feels ve Merriweather Post Pavilion gibi albümler, modern pop müziğin yönünü belirleyen dönüm noktaları arasında yer alırken; Noah Lennox’un Panda Bear projeleri bu estetiği içe dönük, melodi merkezli ve samimi bir forma dönüştürdü. 2007 tarihli Person Pitch, yalnızca Panda Bear’ın kariyerinde değil, çağdaş müzik tarihinde de referans kabul edilen bir albüm olarak öne çıktı. Psychedelic pop, dub, folk ve sample kültürünü özgün bir duygusal dünya içinde birleştiren bu albüm, pek çok sanatçı için ilham kaynağı oldu.
Bu yaratıcı çizgi Tomboy ve Panda Bear Meets the Grim Reaper ile gelişmeye devam ederken, Noah Lennox Daft Punk, Solange, Dean Blunt ve Paramore gibi farklı sahnelerden isimlerle gerçekleştirdiği iş birlikleriyle türler arası yaklaşımını daha da genişletti. Domino Records etiketiyle yayımlanan son Panda Bear albümü Sinister Grift, Lizbon’da, Noah’ın uzun yıllardır birlikte çalıştığı Animal Collective üyesi Josh “Deakin” Dibb ile kaydedildi. Albümde Cindy Lee, Spirit of the Beehive’dan Rivka Ravede, Maria Reis ve ilk kez bir Panda Bear albümünde Animal Collective’in tüm üyeleri yer alıyor.
Panda Bear konserinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Şeniz Baş’ın çocuklarla büyümenin korkutucu yanlarını dürüstçe konuşurken onlara değişmenin içindeki güzelliği gösterdiği fantastik olaylarla örülü romanı Büyümek İstemeyen Çocuk, Ela Nur Bayyiğit’in resimleriyle İlk Genç Timaş’tan çıktı.
Sare büyümek istemiyor. Hem de hiç. Çünkü büyümek; sadece yaş almak demek değil. Daha çok beklenti, daha çok baskı, daha çok soru, daha çok değişim demek. Bedenin değişiyor, herkes bir şey söylüyor, bazı şeylerden utanman bekleniyor, bazı şeyleriyse saklaman... Tam da doğum gününde yaşadığı büyük hayal kırıklığının ardından Sare’nin karşısına parkta gizemli bir kadın çıkıyor. Ve onun eline öyle renkli çikolatalar veriyor ki Sare her lokmada geleceğin başka bir zamanına sıçrıyor. Peki ya büyümemek gerçekten sandığı kadar harika mı?
Ekin Bernay, Human Was isimli performansının prömiyerini 15 Mayıs Cuma akşamı saat 20.30’da Arter’in performans salonu Karbon’da yapacak.
Beden, sistem ve zaman arasındaki dönüşümü 12 yaratıcı dansçı, canlı ses tasarımı ve görsel ritüellerle sahneye taşıyan performans, izleyenleri bedenin sınırlarını ve koreografik dünyanın anlamını yeniden düşünmeye davet ediyor.
Ekin Bernay imzalı Human Was, canlı sanat alanında konumlanan, izleyiciyi yalnızca izleyen değil, tanıklık eden bir noktaya taşıyan çok katmanlı bir performans deneyimi sunuyor. 12 performansçı ve canlı ses tasarımıyla şekillenen bu yapı; koreografi, ses ve görsel ritüeller aracılığıyla seyirciyi hareketin ve dönüşümün merkezine davet ediyor. Beş bölümden oluşan performans; tekdüze sistemler içinde aynılaşan insan figüründen yola çıkarak, küresel yıkımların izlerine, zamanın beden üzerindeki etkilerine ve nihayetinde bir arınma ihtimaline doğru evriliyor. Her an yeniden kurulan bu dünyada, doğaçlamalara yer veriliyor; her temsil, kendine özgü bir dönüşüme açılıyor. Human Was, hâlâ insanken tutunabileceğimiz hisleri ve yüzleşmemiz gereken gerçeklikleri sahneye taşıyor.
Human Was 15 Mayıs Cuma akşamı prömiyerini yaptıktan sonra, 16 Mayıs Cumartesi 16.30’da ve 20.30’da Arter’in performans salonu Karbon’da sahnelenecek. Biletlere Mobilet ve Biletix üzerinden ulaşabilirsiniz.
Emel Kayin’ın “Kül Tepesi” başlıklı Emrah Çoban küratörlüğünde gerçekleşen ilk kişisel sergisi 24 Mayıs’a kadar Barın Han’da sanatseverlerle buluşuyor.
Emel Kayin’in üretim pratiği, mekânı durağan bir düzlemin dışında dönüşen ve iz biriktiren canlı bir yapı olarak ele alıyor. Farklı disiplinlere yayılan çalışmalarında sanatçı, bulunduğu alanın arşivsel niteliğini görünür kılıyor.
“Kül Tepesi”, mekânın tekil bir deneyim alanı olarak kavranmasına karşılık, farklı zamansal katmanların eşzamanlı olarak var olabildiği bir yapı öneriyor. Bu yaklaşım, sürekli yeniden kurulan bir zamansallık üzerinden geçmişe ait izlerin, kırılmaların ve katmanların iç içe geçtiği çoğul bir oluş alanını düşündürüyor.
Sergide yer alan resimler mevcut mekânın içine yeni zamansal katmanlar açarak, görünür olan ile saklı kalan arasındaki ilişkiyi açığa çıkarıyor. Katmanlar arasında oluşan boşluklar, geçmişe ait izlerin mevcut anın içinde yeniden belirmesine imkân tanıyor. Böylece mekân, bir yüzey olmaktan çıkıyor; geçmişin tortularını taşıyan canlı bir hafıza alanına dönüşüyor.
Sergiye adını veren “Kül Tepesi”, bu birikim hâlinin metaforu olarak ortaya çıkıyor. Kül, geride kalan bir kalıntıyı ve dönüşümün izini taşıyor. Bu anlamıyla sergi, mekânın içinde biriken zamansal izleri görünür kılarak, geçmiş ile şimdi arasındaki geçirgen ilişkiye odaklanıyor.
Künye:
1. Emel Kayin, Tablo | The Painting, 2026, Tuval üzerine mum boya | Wax Crayon on canvas, 65x84 cm
2. Emel Kayin, Halı | The Carpet, 2026, Tuval üzerine mum boya | Wax Crayon on canvas, 48x73,5 cm
3. Emel Kayin, Kül Tepesi | Ash Heap, 2025, Tuval üzerine mum boya | Wax Crayon on canvas, 115x55 cm
Yayını olan, baskı materyalleri, metinler ve edisyonlu işler üzerine çalışan-üreten sanatçılar ve inisiyatifler ile yayım yapan müze, galeri, kurum ve enstitüleri bir araya getirerek kitap üretimleri üzerinden ortak alan yaratan border_less ARTBOOK DAYS’in sekizinci edisyonu 15-17 Mayıs tarihleri arasında Salt Galata’da gerçekleşecek.
border_less ARTBOOK DAYS gerçekleşecek bu yeni edisyonunda 12 farklı ülkeden 67 katılımcıyı yan yana getirerek izleyici ile buluşturuyor. Bu sene ikinci kez, en iyi tasarlanan masa ödülü border_less ARTBOOK DAYS danışma kurulu tarafından belirlenerek katılımcılardan birine verilecek. Ödülün sahibi bir sonraki edisyon için öncelikli katılım hakkı kazanacak.
Etkinlik süresince yayın pratiklerine odaklı konuşma programı, atölye ve çeşitli yayın lansmanları ziyaretçileri bekliyor. Programın detayları ileri bir tarihte border_less sosyal medya hesaplarından duyurulacak.
border_less ARTBOOK DAYS hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
S. J. Watson’ın hafızasını her gün yeniden kaybeden bir kadının gerçekleri arayışını konu alan romanı Uyuyana Kadar, Şen Süer’in çevirisiyle Koridor Yayıncılık’tan çıktı.
Watson, okuru şüphe, sırlar ve beklenmedik yüzleşmelerle dolu bir hikâyeye davet ediyor. Romanın başkahramanı Christine her sabah tanımadığı bir yatakta, bir yabancının yanında uyanır. Banyodaki aynaya baktığında tanımadığı orta yaşlı bir yüzle karşılaşır. Ve her sabah, yanında uyandığı adam sabırla ona kocası olduğunu açıklar. Bir kaza sonucu hafızasını kaybettiğini. Birbirlerine âşık olduklarını.
Christine bir anı defteriyle ve fotoğraflarla kendini tanımaya çalışır. Çok geçmeden, onu gizlice tedavi ettiğini söyleyen doktor ona günlüğünü hatırlatır: Günlükte, doktorundan ve kocasından edindiği bilgiler, zihninin derinlerinden aniden gün yüzüne çıkan geçmişinin anıları kayıtlıdır. Fakat sayfalar doldukça tutarsızlıklar belirginleşir ve Christine içini kemiren soruların peşine düşer. Mahvolmuş hayatının parçalarını birleştirdikçe gerçeğe biraz daha yaklaşır ve gerçeğin sandığından çok daha karanlık, çok daha ölümcül olduğunu keşfeder.
Led Zeppelin’in efsanevi solisti Robert Plant, Saving Grace projesiyle 2 Temmuz Perşembe akşamı, 33. İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda müzikseverlerle buluşacak.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Garanti BBVA sponsorluğunda düzenlenen 33. İstanbul Caz Festivali, 2 Temmuz Perşembe akşamı saat 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda Robert Plant’i konuk edecek.
Led Zeppelin’in ardından da müzikal yolculuğunu sürekli dönüştüren, farklı türler ve sesler arasında yeni yollar açan Robert Plant, bu kez “Robert Plant with Saving Grace and Suzi Dian” projesiyle festival izleyicisiyle buluşacak. Suzi Dian’ın eşlik ettiği Saving Grace; folk, blues, country ve gospel arasında dolaşan, gösterişten uzak ama derinlikli tınılarıyla Plant’in müzikal hafızasını bugünle buluşturuyor.
Robert Plant’in son yıllardaki en rafine ve en kişisel canlı performanslarından biri olarak öne çıkan Saving Grace, sanatçının kariyerindeki yeni yaratıcı evreyi sahneye taşıyor. Bu projede Plant, yıllardır içinden geçtiği müzikal coğrafyayı daha sade, daha yakın ve daha güçlü bir dille yeniden kuruyor. Klasik rock mirasının izleri bu kez daha sakin, daha katmanlı ve daha derin bir anlatının parçası hâline geliyor.
Saving Grace, uluslararası müzik basınında son yılların en dikkat çekici canlı projelerinden biri olarak öne çıkıyor. The Guardian’ın “gösterişten uzak bir süperstar hâlâ hayranlık uyandırıyor” sözleriyle değerlendirdiği proje, The Times tarafından “mistik bir ustalık dersi”, Financial Times tarafından ise “elektrik yüklü” olarak tanımlandı. Eleştirmenler Saving Grace’i, Robert Plant’in nostaljiye yaslanmadan müzikal mirasını yeniden kurduğu en güçlü sahne projelerinden biri olarak değerlendiriyor. Konser, bir nostalji gösterisinden çok daha fazlasını vadediyor. Robert Plant’i bir rock ikonundan öte, hâlâ dönüşen, araştıran ve yeniden kuran bir sanatçı olarak izleme fırsatı sunuyor. Saving Grace ile Harbiye sahnesine taşınacak bu özel repertuvar, yazın en dikkat çekici canlı performanslarından biri olmaya hazırlanıyor.
33. İstanbul Caz Festivali hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Bozlu Art, Gamze Taşdan’ın “Hoş Vakit” başlıklı kişisel sergisini 8 Mayıs-4 Temmuz tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Gamze Taşdan, “Hoş Vakit” sergisinde, erken Cumhuriyet döneminde modern yaşamın inşasını eğlence kültürü üzerinden ele aldığı yeni üretimlerine yer veriyor ve kadınların kamusal eğlence hayatında görünür olmalarını kendine has üslubu ile ortaya koyuyor.
Serginin başlığı olan “Hoş Vakit” keyifle geçirilen bir zamanı ya da zihinsel bir dinlenme hâlini ifade ediyor olsa da sadece eğlenmekten ibaret bir anı tanımlanıyor. Alt metninde bir modern yaşam inşası barındırıyor. Genç Cumhuriyet’te eğlencenin sadece boş zaman pratiği değil yeni bir toplumsal kimliğin sahnesi olduğunu vurguluyor. Bu sahnenin başrol oyuncuları olan kadınlar Taşdan’ın resimlerinde odak merkezini oluşturuyor.
“1923 ve 1950 yılları arasına tarihlenen Erken Cumhuriyet dönemi, Osmanlı’dan devralınan eğlence alışkanlıklarının hızla dönüşüp modern ‘Batılı’ bir şehir kültürüne evirildiği çok canlı bir zaman dilimidir. Osmanlı’daki meddah, Karagöz-Hacivat, orta oyunu gibi sözlü ve doğaçlama eğlenceler yerini giderek tiyatroya, operete ve sinemaya bırakmaya başlamış, özellikle İstanbul ve Ankara bu dönüşümün sahnesi olmuştur. Bu değişim sürecinin en önemli yanı kadınların kamusal eğlence hayatına daha görünür şekilde katılmasıdır. Batı müziği ve dansların hızla popülerleşmesiyle karma eğlence ortamları yaygınlaşmıştır.
Erken Cumhuriyet’in en karakteristik eğlence mekânları dönemin gazinoları, barlar ve kulüplerdi. Yeni Maksim, Garden Bar, Taksim Belediye Gazinosu, Kristal Gazinosu, Kulüp 12, ve Rejans İstanbul’un en popüler mekânlarıydı. Bunların yanı sıra dönemin sembolik etkinliklerinden biri de balolardı. Cumhuriyet baloları sadece eğlence amaçlı partiler değil, aynı zamanda devlet eliyle kurulan ideolojik birer vitrindi. Pera Palas Oteli, Park Otel ve Ankara Palas gibi yerler hem seçkin konaklama mekânları hem de baloların merkeziydi. Bu balolar, yeni Cumhuriyet’in vatandaşlarının nasıl yaşayacağını gösteren bir model olurken, kadınların kamusal alanda dans etmesi bile başlı başına bir devrimdi.
Sokaklar ve yarı kamusal alanlar da Erken Cumhuriyet dönemi eğlence kültürünün en canlı biçimde yaşandığı alanlardı. Büyük oteller ve gazinolar daha çok vitrinse, sokak, mesire ve ada kültürü gündelik hayatın kendisiydi. Özellikle Büyükada, Heybeliada ve Burgazada hafta sonu eğlencesinin merkezleriydi. Erken Cumhuriyet döneminde kadınlar ilk kez bu kadar yoğun biçimde kamusal eğlence hayatının parçası hâline geldiler. Balolara katılmak, akşam yürüyüşlere gitmek, Lebon ya da Markiz pastanesinde oturmak kadınları ‘eşlik eden’ olmaktan çıkarıp sosyal hayatın öznesi hâline getirmişti. Dönemin en popüler ‘modern’ alışkanlığı olan dans kadınlar için çarpıcı dönüşümlerden birini de beraberinde getirdi. Dans daha önce de belirtildiği gibi insanlara özgürlük ve sosyal cesaret sunarken, öte yandan kadınlar için toplumsal cinsiyet bağlamında zarafet sınırlarını aşmamak ve sürekli bir denge kurmak gibi sınırlar da çiziyordu.
Erken Cumhuriyet’i doğrudan bir tarih anlatısıyla sunmak yerine dönemin atmosferini ve kolektif hissiyatını yansıtan görsel bir dil üreten Taşdan, eserlerinde belgeci bir yaklaşımı değil, hafıza ve temsil üzerine odaklanan bir bakış açısını benimsiyor. Bu bağlamda ‘Hoş Vakit’ yalnızca bir boş zaman etkinliğini, eğlence anlarını değil; inşa edilen bir dönem kültürünü ve kadınların bu süreçte yaşadıkları ikilemleri görünür kılıyor ve içinde yaşadığımız krizlerle örülü dünyada geçmişteki keyifli zamanları hatırlatarak feminen bir direniş olasılığını gündeme getiriyor.”
Künye:
1. Gamze Taşdan, Beyaz Kuğu, 2026, tuval üzerine akrilik, 95 x 130 cm
2. Gamze Taşdan, Kızılay Balosu, 2026, kâğıt üzerine akrilik, 35 x 50 cm
3. Gamze Taşdan, Kulüp 18, 2026, kâğıt üzerine akrilik, 25 x 35 cm
4. Gamze Taşdan, Macar Artistleri, 2025, kâğıt üzerine akrilik, 35 x 50 cm
5. Gamze Taşdan, Safiye Ayla, 2026, kâğıt üzerine akrilik, 35 x 25 cm