
Psikiyatr ve tarihçi George Makari’nin insanlık için en utanç verici duygu olan yabancı düşmanlığını ele alan kapsamlı çalışması Korkuya ve Yabancılara Dair: Zenofobinin Tarihçesi, Özlem Yüksel’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
Makari, yabancı düşmanlığının yeniden yükselişe geçtiği bugünlerde “zenofobi” teriminin tarihçesini anlatarak okurları insan dünyasının en derinlerinde yatan akıldışı korkular üzerine düşünmeye çağırıyor. Zenofobinin Batı ulusalcılığı, sömürgecilik, kitlesel göçler ve soykırımlarla tekrar tekrar gündeme gelip farklı anlamlara büründüğünü keşfeden Makari, özellikle Batı’daki yabancı korkusunun görece yeni bir olgu olduğuna ve yeterince üzerinde durulmamış bir dizi inanılmaz olaya dayandığına dikkat çekiyor. Dolaşıma girip popülerleşen, zaman içinde karşı tarafı tanımlama işlevi gören zenofobi kavramı önce kitlesel katliamları ve 20. yüzyıla damga vuran soykırımları, daha sonra da bunları önlemek amaçlı etik ilkeyi tanımlamak için kullanıldı. Gelgelelim günümüzde gücünden hiçbir şey kaybetmeyen yabancı düşmanlığı halen insanları hiçe saymaya, siyaset belirlemeye devam ediyor.
Bu çalışmasında Joseph Conrad, Albert Camus, Richard Wright, James Baldwin gibi romancıların, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Frantz Fanon, Theodor Adorno, Michel Foucault gibi düşünürlerin eserlerine başvuran Makari tarih, psikoloji, sosyoloji, felsefe, iktisat gibi farklı disiplinlerden güç alıyor. Stereotip, öteki, yansıtma, koşullu tepki, Otoritaryen Kişilik gibi kavramlara da açıklık getiren yazar, son olarak nasıl barış ve adalet üzerine kurulu bir dünya inşa edeceğimiz konusunda düşüncelerini paylaşıyor.
Uluslararası belgesel sinemasının önemli isimlerinden Gianfranco Rosi’nin 82. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen son filmi Pompei: Bulutların Altında, 17 Nisan’da MUBI’de yayımlanacak.
İstanbul Film Festivali’nin 2026 onur konuğu olan Gianfranco Rosi, filmin müziklerine imza atan Oscar ödüllü müzisyen Daniel Blumberg ile birlikte festival kapsamında sinemaseverlerle buluştu. Dünya prömiyerini yaptığı 82. Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen, ardından Toronto, Londra ve New York gibi festival duraklarında izleyici karşısına çıkan film, yıkım tehdidinin gölgesinde yaşama, sevme ve yeniden inşa etme gücüne dair evrensel bir portre sunuyor.
Altın Ayı ödüllü Denizdeki Ateş’in (Fire At Sea) ardından rotasını Napoli’ye çeviren Rosi, dört yıl boyunca bu şehirde hayata karışarak kamerasını Vezüv Yanardağı’nın kül bulutlarına ve sarsıntılarla yaşamaya alışmış bu toplumun gündelik hayatına çeviriyor. Film, yeraltındaki antik kalıntıları gün yüzüne çıkaran arkeologları, toprağın uğultularını dinleyen çocukları ve her an teyakkuzda bekleyen itfaiyecileri aynı gözlemci bakış açısıyla perdeye taşıyor. Oscarlı müzisyen Daniel Blumberg’in antik Baia kentinde (su altı Pompeisi) hidrofon ve özel ekipmanlarla su altında gerçekleştirdiği deneysel kayıtlarla oluşan tınılar, filmin tekinsiz ve zamansız atmosferini tamamlıyor.
45. İstanbul Film Festivali’nin bu yılki onur konuğu olarak filminin gösteriminde izleyicilerin sorularını yanıtlayan Rosi, filmin özünü şu sözlerle tanımladı: “Pompei: Bulutların Altında, kaçınılmaz bir felaket beklentisinden ziyade, o bekleyişin içindeki yaşam inadına odaklanıyor. Bugün her coğrafyada, bir yanardağ olmasa da insanları tetikte durmaya zorlayan doğal ya da politik tehlikeler var. Napoli’de zamanın katmanları arasında dolaşırken, aslında insanın yıkımın kıyısında bile yaşamın nasıl devam edilebildiğini görüyoruz.”
Galeri Bosfor, Mithat Şen’in son dönem üretimlerinden oluşan “Yeryüzü Gökyüzü” başlıklı kişisel sergisini 14 Nisan-23 Mayıs tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor.
“Kırk yılı aşkın bir süredir sanat pratiğini sürdüren Mithat Şen, bu sergide ilk kez tek bir doğa formuna odaklanıyor: Selviye. Osmanlı şiirinde sevgilinin boyunu imgeleyen, Divan edebiyatında bahçenin minaresi olarak adlandırılan; İstanbul'un mezarlıklarında ölümü değil ölümün ötesindeki sürekliliği temsil etmek üzere dikilen selvi ağacı bu kez Mithat Şen’in parşömen eserlerinde hayat buluyor. Toprakta köklü, gökyüzüne uzanırken, tam da serginin isminde söylendiği gibi: aynı anda yeryüzü ve gökyüzünü simgeliyor selvi...
Mithat Şen, önceki serilerinde bedeni şemaya, şemayı birime, birimi istife dönüştürdü. Bedenin başlattığını istifle sürdürdü; istifin düzenlediğini âlem sardı. Her seri yeni bir derinleşmeydi: aynı sarmal, kendini yineleyerek farklı formlarda genişletti. Mithat Şen, şimdi selvi ile bu devamlılıkta yeni bir ifadeye çıkıyor. Tüm Akdeniz'in siluetini tanıdığı, İstanbul’un sırtlarını süsleyen, Osmanlı kültüründe hayat ağacı ve yaşamla ölüm arasındaki manevi köprü olan selvi, bir simge değil zarif bir hatırlatıcı olarak yorumlanıyor.
Derin bir sistematik anlayış ve zengin bir ifade gücü ile inşa edilen eserler, sanatçının uzun yıllar boyunca geliştirdiği kendine özgü dil ve malzemelerle selvi ağacının özünü araştırıyor. Şen, selvinin formunu kendi diline çeviriyor. Selviyi resmetmiyor; selvinin yukarıya doğru büyüme ilkesini, toprağa bağlı kalırken gökyüzüne uzanma hâlini kendi sistemi içinde yeniden üretiyor.”
Premio Strega ödüllü yazar Paolo Giordano’nun modern dünyanın kırılganlıklarını bireysel bir çöküş anlatısıyla iç içe geçiren romanı Tasmanya, Yelda Gürlek’in çevirisiyle Kafka Yayınevi’nden çıktı.
Roman, iklim krizi, terör, teknolojik tehditler ve varoluşsal kaygılar arasında sıkışmış bir zihnin haritasını çıkarıyor. Tasmanya, bir yazarın gözünden hem dünyayı hem de kendi hayatını anlamlandırma çabasının romanı. Dünyanın sonuna dair kehanetlerin havada uçuştuğu bir çağda, kişisel yıkımların gölgesinde hayatta kalma sanatına dair bir anlatı.
2015 sonbaharı… Anlatıcı Paolo, hayatının en büyük kişisel krizlerinden birini yaşıyor. Eşi Lorenza ile yıllardır süren çocuk sahibi olma çabaları sonuçsuz kalmış, Lorenza artık “devam etmek istemediğini” söylemiştir. Paolo ise bu kaybı kabullenememekte, sadece babalık hayalini değil, geleceğe dair tüm umutlarını yitirmektedir. Evliliği çatırdarken, kendi “küçük felaketi”nin gölgesinde küresel felaketler ona hem çok uzak hem de tuhaf biçimde yakın görünür.
Paolo, bu kişisel tıkanıklığı aşmak için kendini işine verir. Corriere della Sera için Paris’teki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nı takip etmek üzere yola çıkar. Tam da Kasım 2015 Paris saldırılarından hemen sonra, şehrin askeri bir atmosfere büründüğü, tedirginlik ve yasın hâkim olduğu günlerde… İklim krizine dair konuşmalar ona bayat ve sıkıcı gelirken, terör saldırıları peşini bırakmaz. Hiroşima ve Nagazaki’ye, atom bombasının kurbanlarına dair uzun zamandır üzerinde çalıştığı kitap projesiyle Avrupa’nın çeşitli kentlerine, nihayetinde Japonya’ya uzanan bir yolculuğa çıkar.
Alternatif rock sahnesinin parlayan isimlerden Wednesday, %100 Müzik katkılarıyla 17 Ağustos’ta Blind sahnesinde müzikseverlerle buluşacak.
Kuzey Carolina çıkışlı grup, indie rock, country ve gürültü estetiğini kendine özgü bir dengede buluşturarak son yılların en dikkat çeken isimlerinden biri hâline geldi. Karly Hartzman önderliğindeki Wednesday, güçlü hikâye anlatımı ve sahnedeki yoğun enerjisiyle öne çıkıyor.
Yeni albüm Bleeds, eski üye ve grubun önemli isimlerinden MJ Lenderman’ın da katkılarıyla, gündelik hayatın sıradan detaylarını çarpıcı, yer yer karanlık ama her zaman samimi bir dille ele alıyor. Bir önceki albümleri Rat Saw God ile büyük beğeni toplayan grup, yeni şarkılarında da indie rock’ın sınırlarını zorlamaya devam ediyor.
Wednesday, son yıllarda uluslararası festival sahnelerindeki performanslarıyla da adından sıkça söz ettiriyor. Grup; Primavera Sound gibi önemli festivallerde sahne alarak global indie sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı.
%100 Müzik Sunar: Wednesday konserinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Ka ve Galeri Siyah Beyaz, “Güneş Hiç Gölge Görmedi” başlıklı sergiyi 2 Mayıs’a kadar iki mekânda eş zamanlı olarak sanatseverlerle buluşturuyor.
Oğuz Karakütük ve Umut Sur’un ortak küratörlüğünde kurgulanan “Güneş Hiç Gölge Görmedi”, fotoğraf ve resim arasında bir diyalog kuruyor. İki mekâna yayılan ancak tek bir anlatı olarak düşünülen yapısıyla sergi, görüntünün üretimi ve okunması üzerinden iki medyum arasındaki sınırları, geçişleri ve kör noktaları görünür kılmayı amaçlıyor. Fotoğrafın “kayıt”, resmin ise “yorum” olarak kodlandığı yerlerde oluşan gerilimi; taklit, ödünç alma, müdahale ve melezleşme üzerinden yeniden düşünmeye davet eden sergi, medyumların karşıtlığından çok, birbirine sızdığı ve birbirini dönüştürdüğü alanla ilgileniyor.
Sergide yer alan sanatçılar; Deniz Aktaş, Ayşe Aydoğan, Yoann Bac, Mustafa Boğa, Burçak Bingöl, Rachelle Bussières, Erdem Çolak, Máté Dobokay, Ece Erbil, Görkem Ergün, Ahmet Elhan, Vittoria Gerardi, Yusuf Günler, Mehmet İçöz, Rebuar Rezzak İlge, Gülnihal Kalfa, Murat Kahya, Onur Kaymak, Kayahan Kaya, Sıtkı Kösemen, Ali Kotan, Doruk Kumkumoğlu, Alix Marie, Murathan Özbek, Metehan Özcan, Ardan Özmenoğlu, Argun Okumuşoğlu, Ayline Olukman, Thomas Paquet, Alina Saranti, Anıl Saldıran, Kaan Sezgin, Yusuf Murat Şen, Esat Tekand, Erdem Varol, Begüm Yamanlar, Pınar Yolaçan, Tereza Zelenková.
Künye:
1. Ayline Olukman, 2023, Citrus Still Life, 68x92 cm, 8ED
2. Begüm Yamanlar, 2023, İsimsiz Unitled, Photo Rag Print, 100x150cm, 3 ED
3. Pınar Yolaçan, İsimsiz Untitled, 2012, Archival inkjet print, 81x61cm, ED6
4. Esat Tekand, Çeşme The Fountain, 1998, Tuval üzerine yağlı boya Oil on canvas, 138x98cm
5. Onur Kaymak, Self Portrait ll, Pencil on paper, 30x41cm, 2025
Psikolog Ulrike Bossmann’ın hayatın her alanında ve sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarını önceleyerek yaşamayı şiar edinmiş kişileri incelediği çalışması Herkesi Memnun Etme Çabası, Atilla Dirim’in çevirisiyle İletişim Yayınları’ndan çıktı.
Kendi ihtiyaçlarını dile getirmenin bencillik değil sağlıklı ilişkilerin olmazsa olmazı olduğunu vurgulayan Herkesi Memnun Etme Çabası, okura farkındalığın ve öz şefkatin değerini hatırlatıyor.
Ailede, arkadaş çevresinde ya da iş hayatındaki gerçek ve güvenilir ilişkiler, anlamlı ve mutlu bir hayatın vazgeçilmezlerindendir. Bu yüzden pek çok insan sevdiklerini kaybetme korkusuyla isteklerini dile getirmekten kaçınır ve onların esenliğini kendilerininkinden üstün tutar. Bossmann şu soruların peşinden gidiyor: Herkesi memnun etme çabası ne demektir ve çatışma fikriyle nasıl bir ilişki içindedir? Başkalarının üzüleceğini düşünerek kendi ihtiyaçlarını geri plana atmanın duygusal bedelleri nelerdir? Sağlıklı öfkeyi ifade etmenin yapıcı ve hayatla uyumlu yolları var mıdır? Başkalarını memnun etmeye çalışan kişilerin karakteristik özellikleri hangileridir? Başarısızlık korkusu, utanç ve hayal kırıklığı bu kişiler için ne anlama gelir? Herkesi memnun etme çabası, kişileri nasıl kıskacına alır ve onları hangi yöntemlerle yönetir? Vicdan azabını yönlendirmek ve kontrol etmek mümkün müdür? Empati nasıl kişinin özdeğerini yükselten bir işlev görebilir? Herkesi memnun etmeye çalışan kişiler hangi becerileriyle toplum hayatına katkıda bulunabilirler?
Elif Çağlar’ın elektronik müzik odaklı projesi Donna Mobile, “Airplane Mode” isimli yeni teklisini müzikseverlerle buluşturdu.
“Airplane Mode”, evde beklemekten sıkılıp kendini şehrin gece ışıklarına atan bir karakterin hikâyesini anlatıyor. Sözler; ulaşılmamak için telefonu uçak moduna alırken özgürleşme ve kalabalığın içinde kendi alanını koruma hissine odaklanıyor. Elektronik, yer yer karanlık ama eğlenceli altyapı; yoğun vokaller ve doğrudan anlatımla birleşiyor. Airplane Mode, bağlantıyı kesip gerçekten anın içinde kaybolmak isteyenler için bir gece yürüyüşü gibi.
“Airplane Mode” teklisini buradan dinleyebilirsiniz.
İzzet Keribar’ın “Prag & Bohemya - Tarihten Yansıyan Işık” başlıklı sergisi nisan sonuna kadar Galeri Işık Teşvikiye’de sanatseverlerle buluşuyor.
Fotoğraf sanatının önemli isimlerinden İzzet Keribar’ın hem geçmiş yıllara hem de son seyahatine uzanan güçlü görsel hafızasını yansıtan sergi, izleyiciyi zamansız bir yolculuğa davet ediyor. Yarım asrı aşan sanat yolculuğunu Avrupa’nın en şiirsel coğrafyalarından Prag ve Bohemya ile buluşturan sanatçı, bu seçkisiyle yalnızca bir coğrafyayı değil; zamanın, ışığın ve hafızanın katmanlarını görünür kılıyor.
Orta Avrupa’nın kalbinde yer alan Prag ve Bohemya, yüzyıllar boyunca sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin ilham kaynağı oldu. Keribar, bu eşsiz coğrafyayı yalnızca belgelemiyor; adeta yeniden yorumluyor. Onun kadrajında şehir, tarihsel bir dekor olmaktan çıkarak yaşayan, nefes alan bir anlatıya dönüşüyor. İzzet Keribar’ın farklı dönemlerde gerçekleştirdiği seyahatlerden oluşan bu özel seçki, Bohemya’nın masalsı atmosferini ve Prag’ın zamana direnen estetiğini güçlü bir görsel dil ile ortaya koyuyor. Özellikle son seyahatinde çekilen fotoğraflar, Keribar’ın yıllar içinde derinleşen bakışını, sabrını ve sezgisel ustalığını çarpıcı biçimde yansıtıyor.
“Bu sergi hem Prag’ın hem Bohemya’nın olağanüstü güzelliklerine duyduğum hayranlığın bir yansıması hem de bir fotoğrafçının iç dünyasının izlerini taşıyan bir yolculuğun hikâyesi olacak” diyen İzzet Keribar, izleyiciyi yalnızca görmeye değil, hissetmeye davet ediyor.
Çekya Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu’nun katkıları ve Yüce Auto Skoda destekleri ile hayata geçirilen “Prag & Bohemya - Tarihten Yansıyan Işık” sergisi, nisan ayı boyunca Galeri Işık Teşvikiye’de ziyaret edilebilir.
William March’ın insan özünde iyidir tesellisine sırtını dönen saf bir dehşet hikâyesi anlatan kitabı Kötü Tohum, Burcu Denizci’nin çevirisiyle Tersine Kitap’tan çıktı.
Masumiyetin pembe yanaklı maskesini tek hamlede düşüren, kötülüğün genetik kodlarıyla oynayan bir roman. Kötü Tohum, yayımlandığı anda hem eleştirmenlerden hem de okurlardan büyük ilgi gördü; Oscar adayı bir filme ve Tony kazanan bir Broadway oyununa uyarlandı. Kitap yayımlandıktan birkaç hafta sonra hayatını kaybeden March, Kötü Tohum’u kaleme aldığında bir alttür şaheseri yarattığının farkında mıydı bilinmez fakat “kötücül çocuk” arketipi için öyle bir çıta koydu ki Bradbury ve King gibi bu yolun müdavimi yazarların yanına yazdırdı adını.
Sekiz yaşındaki Rhoda Penmark örnek bir çocuktur: temiz, saygılı, ölçülü. Annesi Christine için kusursuz çalışan küçük bir saat gibidir. Büyüklerin sözünü kesmez, reverans yapmayı bilir, takdirleri hak ettiğine inanır. Bu yüzden sınıf arkadaşı Claude’un okul pikniğinde iskeleden düşüp boğulması, evde uzun süren bir keder yaratmaz. Olsa olsa, yanlış kişiye verilmiş bir madalyanın telafisidir. Rhoda’nın evinde iştahla yemeğini yemesi de kimseyi şaşırtmamalıdır haliyle. Ama apartman görevlisi Leroy’un, Rhoda’nın acımasızlığına dair imaları ve Christine’in karanlık geçmişine dair anıları, kusursuz görünen küçük kızın zihninin, aslında başka türlü işlediğine dair soru işaretlerine sebep olur. Her çocuk masum doğmaz. Rhoda Penmark da istediği küçük parlak şeylere ulaşmak için önüne çıkan engelleri kaldırırken, masumiyetin ne kadar keskin bir silah olabileceğini son derece nazik biçimde gösterecektir.
“Birden, şiddet kalbin kaçınılmaz bir unsuru, belki de hepsinden önemlisiymiş gibi geldi ona; iyiliğin, şefkatin, sevginin kucaklayışının ardında yatan, kökü kazınamayan bir şey, âdeta kötü bir tohum gibi. Bazen derinlerde gizlenir, bazen yüzeye yakın durur ancak her zaman oradadır, doğru koşullar altında, mantıkdışı tüm dehşetiyle ortaya çıkmaya hazırdır.”