
Avrupa Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen, Ecem Dilan Köse’nin Maddeye Dönüşmek eseri ile Bilkent Üniversitesi İz Stüdyo’nun altı işten oluşan İz seçkisini bir araya getiren sergi 17 Mayıs’a kadar Ankara’daki CerModern’de sanatseverlerle buluşuyor.
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Aivo Orav’ın ev sahipliğinde, Avrupa Günü etkinlikleri kapsamında hayata geçirilen dijital sergi, Ecem Dilan Köse’nin Maddeye Dönüşmek adlı eseri ile Bilkent Üniversitesi İz Stüdyo’nun İz başlıklı çalışmasını bir araya getiriyor. Doğa ile teknoloji arasındaki ilişkiye odaklanan sergi Ankara’nın ardından İstanbul’da da izleyicilerle buluştu. İstanbul’daki Galata Kulesi’nde gerçekleştirilen özel yansıtma çalışmasıyla 9 Mayıs Avrupa Günü kapsamında gerçekleştirilen kutlamalar kamusal alana taşındı. Ecem Dilan Köse’nin Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu için COP31 çerçevesinde hazırladığı çalışmalar, Galata Kulesi’nin cephesine yansıtılarak iklim krizi, sürdürülebilirlik ve ortak gelecek temalarına dikkat çekti. İki kıtayı selamlayan Galata’nın duvarlarında hayat bulan çalışma, Avrupa Günü’nü, gezegenin geleceğine dair ortak bir çağrıyla görünür kıldı.
Çok katmanlı ve sürükleyici bir deneyim sunan sergi, farklı disiplinlerden iki güçlü üretimi aynı çatı altında buluşturuyor. Sergide yer alan Maddeye Dönüşmek, Ecem Dilan Köse’nin sürükleyici bir dijital yerleştirmesi olarak öne çıkıyor. Eser, Köse’nin pratiğinin temel sorularından birini ele alıyor: Ya teknoloji, doğayla kurduğumuz ilişkiyi bozan bir unsur değil, onun zaman içinde açığa çıkan bir katmanıysa? Köse, çağdaş sanatın sıklıkla geleceği bir çöküş olarak ele aldığı bir dönemde, geleceğin hâlâ yeniden kurgulanabilir olduğuna işaret ediyor.
Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Bölümü bünyesinde, Andreas Treske liderliğinde İz Stüdyo tarafından geliştirilen üretken medya işi İz ise serginin anlatısını tamamlayıcı bir rol üstleniyor. Çalışma, doğadan elde edilen verileri üretken görsel sanat pratiğine dönüştürüyor. Serideki işler, Tuz Gölü’nden toplanan saha kayıtları ve tuz kristallerinin mikroskobik görüntülerinden besleniyor. TouchDesigner ile işlenen bu veriler, manzara ile soyutlama arasında yeni bir görsel dil kuruyor. Stüdyonun ismi de projenin temel sorusunu yansıtıyor: Bir anın ardından geriye ne kalır, ölçüm araçlarımız neyi görünmez kılar?
Künye: European Union, 2026
Zilberman İstanbul, Eşref Yıldırım’ın “O gün çok yağmur yağdı” başlıklı kişisel sergisini 14 Mayıs-18 Temmuz tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Eşref Yıldırım’ın “O gün çok yağmur yağdı” sergisi, kayıp kavramını yalnızca bireysel bir deneyim olarak değil; kaybın bedenlerde, mekânlarda ve imgelerde bıraktığı izlerin etrafında şekillendiriyor. Yıldırım’ın geçtiğimiz yıl kaybettiği köpeği Yağmur’un ardından şekillenmeye başlayan sergi, üretim süreci boyunca ailesinden bir kayıp daha yaşamasıyla birlikte bir yas alanına dönüşüyor. Bu alan, kaybı temsil etmeye çalışmaktan çok, onun gündelik hayatta bıraktığı boşluklar, tekrarlar ve kırılmalar ekseninde ilerliyor. O gün çok yağmur yağdı, kaybı yalnızca eksilme üzerinden ele almayan; yasın bireysel olduğu kadar kolektif bir dayanışma biçimi olabileceği düşüncesini merkezine alan bir anlatı olarak var oluyor. Yıldırım, hatırlama edimini, yalnızca geçmişe dönük bir eylem olarak değil, aynı zamanda birlikte var olabilmenin ve kaybın etrafında yeni bağlar kurabilmenin ihtimalleri üzerinden bir araya getiriyor.
Yıldırım’ın son dönem üretimlerinde su hem fiziksel hem de simgesel olarak hafızanın taşıyıcısı olarak öne çıkıyor. Marina Abramović Institute ile Museum Schloss Moyland iş birliğinde gerçekleştirdiği Kamuflaj (2025) performansında sanatçı, Joseph Beuys’un performatif mirasıyla ilişki kurarak bedenin görünürlük ve silinme arasındaki kırılgan sınırlarını araştırırken; Moyland’ın bahçesinde gerçekleştirdiği Yağmuru Düğümlemek (2025) performansında, suyun tutulamazlığı ile kaybın kavranamaz doğası arasında bir ilişki kuruyor. Gümüşlük Müzik Festivali kapsamında gerçekleşen, Çözünme (2025) performansı ise bu hattı dağılma, çözülme ve dönüşüm süreçleri üzerinden genişletiyor. Yıldırım’ın performanslarında beden, yalnızca bireysel bir varlık olarak değil; toplulukların ortak ritüelleri, kolektif hafızaları ve kırılgan dayanışma biçimleri ile birlikte düşünülen edimsel bir alan hâline geliyor. Bu performanslarda beden ile birlikte devinen su, sabitlenemeyen, sürekli biçim değiştiren kinetik bir unsur olarak bedeni taşıyanı görünmezleştiriyor.
Sergide Yıldırım’ın performanslarının kayıtları, yasın akışkan doğasını taşıyan birer hafıza alanı olarak yer alıyor. Sergi boyunca yağmur, kişisel bir anı olarak değil; birikemeyen, tutulamayan ve sürekli biçim değiştiren bir kavram olarak beliriyor. Bedenlerde, nesnelerde ve imgelerde farklı biçimlerde dolaşmaya devam ediyor. Yıldırım’ın işleri, yası yalnızca kişisel bir kırılma olarak görmekten ziyade, yasın toplumsal ve politik bir deneyim olduğunu hatırlatıyor. Yıldırım, bu dolaşımın izini sürerek kaybın doğrudan temsil edilemeyen yapısını, gündelik olanın içine sızan sessiz yoğunluğunu ve yasın imgeler aracılığıyla nasıl taşındığını araştırıyor. Sergide yas, tamamlanması gereken bir süreç değil, bedende ve hafızada farklı biçimlerde yaşamaya devam eden kolektif bir duygu olarak açığa çıkıyor.
Malcolm Devlin’in sahte anlatıların gücü ve bizi nasıl birbirimize düşürebildiğine dair katmanlı bir hikâye anlattığı kitabı Sonra Birden Uyandım, Gökhan Sarı’nın çevirisiyle Magus Kitap’tan çıktı.
Dünya “tuhaf” bir salgının pençesinde. Canavarlar etrafta kol geziyor. Bazıları belki de en yakınlarınız. Üzerinde durduğunuz zemin bile çatırdar hale gelmiş. Kendinizden başka güvenebileceğiniz hiç kimse kalmamış... Ya işin aslı bambaşkaysa? Kendinize güvenmeniz bile mümkün değilse?
Spence, Ironside tesisinde kalan “iyileşmiş” hastalardan biri. İçini kemiren vicdan azabıyla başa çıkmakta zorlanıyor ve dışarıdaki dünyayla yüzleşmeyi reddediyor. Ancak tesise yeni gelen Leila adlı bir kadın her şeyi değiştiriyor. Akla mantığa sığmayan planını uygulamak için Spence’in yardımına ihtiyacı var. Peki kimin hasta, kimin sağlıklı olduğuna iktidardakiler karar verirken, neyin akla yatkın olduğunu nereden anlayabilirsiniz? Yakalandığınız hastalık gerçeklik algınızı etkilerken, herhangi bir şeyden nasıl emin olabilirsiniz?
Alsancak, Darağaç ve Bornova aksında kentsel bellek, ekoloji ve dönüşüm temalarını odağına alan “Flamingo Hattı” başlıklı kent sanatı projesinin ikinci sergisi 30 Temmuz’a kadar Bayetav Sanat’ta sanatseverlerle buluşuyor.
Institut français İzmir, ArtMeet, Darağaç Kolektifi ve Bayetav Sanat iş birliğiyle hayata geçirilen proje, kamusal alan müdahaleleri ile sergi mekânlarını buluşturarak şehir içinde alternatif bir güzergâh öneriyor. Proje, sokakları, duvarları ve unutulmuş yüzeyleri yalnızca fiziksel alanlar olarak değil; toplumsal hafızanın, karşılaşmaların ve değişimin izlerini taşıyan katmanlı yüzeyler olarak ele alıyor. Böylece şehir, sabit bir yapı olmaktan çıkıyor; silinme, birikme, yeniden yazılma ve dönüşüm süreçleri içinde okunan canlı bir organizmaya dönüşüyor.
Bu çerçevede projenin ikinci sergisi, Joachim Romain’in kamusal alandaki afiş katmanlarını kentsel bir arkeoloji olarak yeniden yorumlayan yaklaşımı ile Suatilyus’un geri dönüştürülmüş malzemeler ve doodle estetiği üzerinden geliştirdiği eleştirel görsel dili bir araya getiriyor. Kolaj, yerleştirme, fotoğraf ve bas-relief biçimlerinde üretilen yapıtlar; sokağın geçiciliğini, iz bırakma arzusunu ve sürekli dönüşen maddeselliğini görünür kılıyor. “Flamingo Hattı,” İzmir’in kentsel peyzajını yalnızca bir arka plan olarak değil; toplumsal ilişkilerin, ekolojik kırılganlıkların ve müşterek hafızanın müzakere edildiği etkin bir alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.
Künye:
1-2. Joachim Romain
3-4. Suatilyus
Édouard Louis’nin şiddet ve yoksullukla dolu hayatını değiştirmeye cesaret eden bir kadının, annesi Monique’in öyküsünü anlattığı Monique Kaçıyor, Ayberk Erkay’ın çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı.
Monique Kaçıyor, kendi kaderini baştan çizmeye çalışan bir anne ile onun en güçlü müttefikine dönüşen oğlunun samimi bir portresini sunuyor. Bir kadının kendini yeniden keşfetme cesaretine, yeniden doğuş ve özgürleşmenin bedeline dair bu anlatı, ortak tarihlerinin ağırlığına rağmen birbirini yeniden bulan bir anneyle oğlu arasındaki bağı gözler önüne seriyor.
Atina’da kaldığı otel odasında annesi Monique’ten gelen bir telefon, Édouard için her şeyi değiştirir. Monique Paris’te birlikte olduğu adamın, tıpkı Édouard’ın babası gibi şiddet ve utanç dolu bir döngü yarattığını anlatmaktadır. Monique’in bu karanlık döngüden kurtulabilmesi için kaçmaktan başka çaresi yoktur. Ancak hayatı boyunca başkalarının çizdiği yollarda yürümüş, özgürlüğü hiç tatmamış bir kadın için hayatını yeniden inşa etmek mümkün müdür? Monique’in bu sarsıcı yolculuğu, yalnızca fiziksel bir kaçış değil; korkuyla özgürlük arasındaki o ince çizgide verilen amansız bir kimlik mücadelesidir.
“Yorgunluk, annemin hayatındaki adaletsizliğin merkezî işareti olmuştu hep. Evin sınırlarına hapsedilmenin yorgunluğu, aşağılanmanın yorgunluğu, kaçmak zorunda kalmanın yorgunluğu, savaşmak zorunda kalmanın yorgunluğu, sürekli her şeye yeniden başlamak zorunda kalmanın yorgunluğu.”
Gazeteci ve editör Suat Kavukluoğlu, ilk romanı Son Güzel İstanbul için yazdığı şarkıları müzikseverlerle buluşturdu.
Henüz yayımlanmayan romanın içinden doğan şarkılar, projenin çıkış noktasını oluşturuyor. Son Güzel İstanbul’un soundtrack albümü, dinleyiciyi kitabın dünyasına davet eden ilk kapı niteliği taşıyor. Albümde yer alan “Fotoğraf”, “Benim İçin Bana Gel” ve “Sonsuz Denizlerde”, sadece birer şarkı değil; yakında yayımlanacak romanın karakterlerine, duygularına ve hikâyesine açılan ipuçları sunuyor.
Sözleri Suat Kavukluoğlu tarafından yazılan şarkılar, Türkiye’de Ajda Pekkan, MFÖ, Murathan Mungan ve Nükhet Duru gibi önemli isimlerle yaptığı çalışmalarıyla tanınan Türk asıllı Amerikalı müzisyen Fuad imzası taşıyor. Pandemi döneminde yazılıp bestelenen şarkılar, bir orkestrasyon sürecinin ardından hayata geçirildi. Projede, düzenlemelere son dokunuşlar ve vokal kayıtları yapay zekâ desteğiyle yapılarak, geleneksel müzik üretimi ile yeni teknolojiler bir araya getirildi.
Son Güzel İstanbul’u buradan dinleyebilirsiniz.
Elektronik müzik ile Orta Doğu ezgilerini bir araya getiren Orange Blossom, Pulse organizasyonu ve +1 katkılarıyla 23 Ekim’de Jolly Joker Ankara’da, 24 Ekim’de ise JJ Arena Ataşehir’de konser verecek.
Müziğini stüdyolardan çok coğrafyalarda kuran; yerel müzisyenlerle birlikte üretim yaparak elektronik ile etnik sesleri özgün bir dilde buluşturan Orange Blossom, bugüne kadar yayımladığı albümler ve enerjik canlı performanslarıyla büyük bir hayran kitlesine ulaştı.
Fransa çıkışlı Orange Blossom, yıllardır sahnede kurduğu hipnotik dünya ile dinleyicisini adeta sınırların ötesine taşıyan bir müzikal deneyim sunuyor. Elektronik altyapıları; Arap vokalleri, geleneksel enstrümanlar ve güçlü ritimlerle harmanlayan grup, her performansında kültürler arası bir köprü kuruyor. Sahnedeki enerjisi ve katmanlı sound’u ile tanınan Orange Blossom, ismini Akdeniz coğrafyasının en karakteristik sembollerinden biri olan portakal çiçeğinden alıyor. Grubun müziğinde; trip-hop, dub ve elektronik ögeler, doğu tınılarıyla iç içe geçerken, özellikle vokallerdeki derinlik ve sahne üzerindeki canlı performans dinamizmi dikkat çekiyor. Her biri farklı coğrafyalardan beslenen bu sesler, Orange Blossom’ın özgün kimliğini oluştururken, dinleyiciyi keşif dolu bir atmosferin içine çekiyor.
Onur Erler’in benliğin katman katman söküldüğü ve yeniden kurulduğu bir iç arkeoloji sürecine işaret eden “İç Kimse” başlıklı kişisel sergisi 24 Mayıs’a kadar Decollage Art Space’te sanatseverlerle buluşuyor.
“Onur Erler’in pratiği geçişkenlik alanında durur. İşleri katı bir benliği temsil etmeyi amaçlamaz; aksine kimliği parçalı, akışkan ve sürekli hareket hâlinde bir yapı olarak görselleştirir. Dijital ortamda üretilmiş olan bu işler geçiciliği kabul etmez. Arşivlik kâğıda basılarak, ekranın uçuculuğundan maddi bir varlığa dönüşürler. Işık ağırlık kazanır; veri silinmeye direnir.
‘İç Kimse’, dijital çağın gürültüsü içinde sessiz bir yüzleşme alanı açar. Sergide yer alan işler, aynı duygusal spektrumun farklı titreşimleri olarak düşünülebilir. Bunlar ayrı anlatılar değil, tek bir sorgulamanın parçalarıdır. Yüzler ve sınırlar bulanıklaşır, figürler varlık ile silinme arasında askıda kalır. Benlik kimi zaman dağılır, kimi zaman kısa süreliğine kristalleşir. Sezgisel olduğu kadar kontrollü bir görsel disiplinle kurulan bu dünyada, figür çevresini kontrol eden bir özne olmaktan çok, onunla aynı ritimde var olan bir unsur gibidir. Figürlerin bakışları izleyiciyle temas kurar; ancak bu temas bir yönlendirme ya da çağrıdan çok, sessiz bir farkındalık hâlidir.
Bu işkilli imgeler huzur mu verir, içe dönük bir soruyu mu tetikler, direnç mi uyandırır, yoksa merak mı? Bu tepkiler, eserden çok izleyiciye dair ipuçları taşır. Figürler, bu anlamda, birer ‘iç kimse’ye dönüşür. Her biri, sanatçının içsel boşluk, yalnızlık ve benliğin kırılganlığıyla sürdürdüğü diyaloğun sessiz tanıklarıdır.”
Dirimart ve Minoa Pera’nın hazırladığı, Alman küratör ve ödüllü sinemacı Heinz Peter Schwerfel’in yönettiği seçili sanatçı belgesellerinden oluşan “Çağdaş Sanata Tanıklık” başlıklı film gösterim programı 10 Mayıs’ta başlıyor.
Programın üç bölümden oluşan ilk gösteriminde, yönetmenliğini Schwerfel’in üstlendiği An American Destiny – Jeff Koons (1990) [Jeff Koons – Bir Amerikan Talihi], Georg Baselitz (1987/2017/2025) ve The World According to [Anish] Kapoor (2011) [Anish Kapoor’a Göre Dünya] başlıklı üç film izleyiciyle buluşacak.
10 Mayıs’ta Georg Baselitz (1987/2017/2025) gösterimleriyle başlayacak program, Sahne Minoa Pera, İstanbul’da (Meşrutiyet Cad. No: 99, Beyoğlu) gerçekleşecek. Biletine ve detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.
An American Destiny – Jeff Koons (1990, 45 dk.), 1980’ler Amerika’sında kentli “beyaz yakalı”lar olarak nitelendirilebilecek “yuppie” kültürü, reklamcılık, ihtişam ve parayla tanımlanan bir on yılı yansıtıyor. Belgesel, Jeff Koons’un yanı sıra başlıca koleksiyonerleri, danışmanları ve galericileriyle yapılan söyleşilere yer verirken sanatçının, herhangi bir dış anlatı kullanılmadan, kendi ifadeleri, üslup ve üretimi üzerinden değerlendirilmesine olanak tanıyor. Schwerfel, New York merkezli Koons’un ortaya çıktığı fiziksel ve psikolojik çevreyi ustalıkla sahnelerken, onu 1980’lerin belki de en ilgi çekici ve kuşkusuz en manipülatif ve muğlak figürlerinden biri olarak belgeliyor. Film aynı zamanda Friends, 11 Eylül ve “iptal kültürü” öncesinde New York’un nasıl göründüğüne dair de nadir bir bakış sunuyor.
Ich, Georg Baselitz (1987, 43 dk.), Georg Baselitz (2017, 15 dk.) ve Georg Baselitz (2025, 20 dk.), Schwerfel’in efsanevi ressam üzerine çektiği dokuz filmden üçünü içeriyor. Art arda gösterilecek bu üçlemenin ilk filmi, Almanya’daki “çirkin” resim geleneğini Dürer ve Cranach’tan başlayarak Baselitz’in kendi uyumsuz ve ters çevrilmiş figürleriyle ilişkilendiren, uzun ve provoke edici bir söyleşiyi kayda alıyor. 2017 tarihli ikinci filmde Baselitz, otuz yıl sonra önceki fikirleriyle yüzleşmeye davet edilirken bu karşılaşma, sanatçının genç benliğiyle kurduğu olağanüstü bir diyaloğa dönüşüyor. 2025 tarihli filmde ise sanatçı, 2015 Venedik Bienali’nden güncel resimlerine uzanan son on yıllık üretimini değerlendiriyor. Film, sanatçının aynı dönemde Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen sergisinin ardından yayımlandı.
The World According to Kapoor (2011, 52 dk.), Anish Kapoor’un Grand Palais, Paris’teki “Monumenta” serisi kapsamında gerçekleştirdiği anıtsal yapıtı Leviathan vesilesiyle çekildi. Günümüzün en yenilikçi heykeltıraşlarından birinin dünyasına sinematografik bir yolculuk olarak tasarlanan film, Kapoor’un pratiğine adanmış ilk yapım olma özelliğini taşıyor. “Aynanın içinden bir adım” olarak tanımlanan film, sanatçının algıyı, imajımızı ve gerçekliğimizi bozma ve yeniden çerçeveleme niyetini yansıtıyor. Londra, Paris, Mumbai, Yeni Delhi, Chicago ve Bilbao’da çekilen filmde Schwerfel’in kamerası, Kapoor’un geniş ve büyüleyici heykelleri arasında dolaşarak sanatçının dünyasına ve fikirlerine dalan bir araca dönüşüyor.
“Çağdaş Sanata Tanıklık” Gösterim Programı
10 Mayıs 15:00—16:30
Ich, Georg Baselitz, 1987, 43’
Georg Baselitz, 2017, 15’
Georg Baselitz, 2025, 20’
17 Mayıs, 19:00—20:00
The World According to Kapoor, 2011, 52’
24 Mayıs, 15:00—16:30
Ich, Georg Baselitz, 1987, 43’
Georg Baselitz, 2017, 15’
Georg Baselitz, 2025, 20’
7 Haziran, 18:00—19:00
An American Destiny – Jeff Koons, 1990, 43’
14 Haziran, 15:00—16:30
Ich, Georg Baselitz, 1987, 43’
Georg Baselitz, 2017, 15’
Georg Baselitz, 2025, 20’
21 Haziran, 18:00—19:00
The World According to Kapoor, 2011, 52’
28 Haziran, 18:00—19:00
An American Destiny – Jeff Koons, 1990, 43’
Koç Topluluğu’nun 100. yılı kapsamında Meşher ve Sadberk Hanım Müzesi (SHM) iş birliğinde düzenlenen “Seyahat Sanatı: Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonlarından” sergisi 8 Mayıs’tan itibaren (bugün) sanatseverlerle buluşuyor.
15. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ilk çeyreğine uzanan geniş bir zaman diliminde Osmanlı topraklarına yapılan yolculukları, seyahat motivasyonları üzerinden kurgulayan “Seyahat Sanatı: Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonlarından” sergisi, Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonları’ndan seçilen nadir eserlerden oluşuyor. Koç Topluluğu’nun 100. yılı kapsamında açılan sergi, topluluğun 100 yıllık insanî değerlerle örülü yolculuğunu temsil eden bir kurguyla Sadberk Hanım Müzesi tarafından hazırlandı. Sergi, seyahat kavramını yalnızca bir yer değiştirme değil, bilinçli bir seçme ve kaydetme pratiği olarak ele alan seyahatnameleri odağına alıyor. Seyahatnamelerin yanı sıra, dönemin dünyasını yansıtan tablolar ve Osmanlı coğrafyasına dair objeler de bu görsel ve düşünsel üretim sürecinin parçaları olarak sergide görülebiliyor. Küratörlüğünü Sadberk Hanım Müzesi’nden M. Merve Uca’nın, koordinasyonunu ise Sadberk Hanım Müzesi Direktörü Hülya Bilgi’nin üstlendiği sergi, doğanın mucizelerinden diplomatik armağanlara uzanan bir seçkiyle ziyaretçileri çok katmanlı bir tarihsel anlatıya davet ediyor.
Serginin ana omurgasını Sadberk Hanım Müzesi (SHM) ve Ömer Koç Koleksiyonları oluşturuyor. Buna ek olarak, Rahmi M. Koç ve Caroline N. Koç koleksiyonlarından da seçili ödünç eserler sergide yer alıyor. Özellikle Çiğdem Simavi bağışıyla SHM’ye kazandırılan ve yeni bir koleksiyon grubunun ilk adımlarını teşkil eden diplomatik seyahatler sonucu üretilmiş tablolar ve bir portolan haritası serginin merkezinde yer alıyor. Bunun etrafında seyahat temasını merkeze alan, birbirleriyle ortak bir anlatı oluşturan eserler bir arada görülebiliyor. Öne çıkanlar eserler arasında Albrecht Dürer, Jacopo Ligozzi, Louis-François Cassas gibi tanınmış sanatçıların eserleri, seyahat kitapları, İstanbul manzaraları, diplomatik hediyeler, haritalar ve Osmanlı dünyasını belgeleyen önemli görsel kaynaklar bulunuyor. Sergi, hem bu istisnai koleksiyonların güçlü yönlerini görünür kılmak hem de bütünlüklü bir hikâye anlatmak amacıyla kurgulandı.
Sergi, kronolojik bir anlatıdan ziyade, seyahat motivasyonlarına göre kurgulanmış tematik bölümler üzerinden bir okuma sunuyor. Merak, inanç, diplomasi, savaş, ticaret ve turizm gibi başlıklar altında, insanların neden yola çıktığını ve bu yolculukların nasıl görsel ve maddi izler bıraktığını inceliyor. Batı literatüründe “Ars Apodemica” olarak adlandırılan ve “Seyahat etme sanatı” anlamına gelen külliyattan yola çıkılarak kurgulanan sergide ziyaretçiler, yalnızca geçmişte yapılmış seyahatleri değil, aynı zamanda karşılaşmaların, bilgi alışverişinin ve kültürel etkileşimin nasıl yeni eserler ve yeni bakış açıları ürettiğini görme şansını yakalayacak. Bu yönüyle sergi, seyahati bir hareket olmanın ötesinde, dönüştürücü bir deneyim olarak ele alıyor.