
Ruzy Gallery, sanatçılara “masal” kavramını kişisel, toplumsal ve politik bir metafor olarak ele almalarını sağlayan bir anlatı alanı yarattığı “My Fairy Tale” (Benim Peri Masalım) başlıklı karma sergiyi 20 Nisan’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
“My Fairy Tale”, hikâye anlatıcılığını ve görsel sanatı, insanları diğer canlılardan ayıran ve her bireyin kendine özgü yaratıcı özelliklerini ortaya çıkaran bir yeti olarak inceliyor. Bu iki sanat biçimi, doğrudan politik eleştiriden uzaklaşmak amacıyla, metaforik masal imgeleri aracılığıyla toplumsal normları ve yaşam kalıplarını bozabilir. “My Fairy Tale” sergisi, sanatçıların gerçeklik algılayışına dair yeni bakış açılarını ortaya koyuyor. Sanatçıların hikâye anlatımı aracılığıyla izleyicinin gerçeklik algısını sorgulamasını ve farklı bakış açıları geliştirilmesini amaçlayan sergide; Abrahamm Creative Studio, Gülin Karabacak, Kemal Özen, Nina Murashkina, Pamir Yıldıran, Sinan Çınar, Simay Bahçıvan, Vildan Hoşbak ve Xavier Escala galeriye özel ürettikleri işlerle yer alıyor. Sanatçıların masal teması etrafında şekillendirdikleri yeni eserleri ilk defa Ruzy Gallery’de izleyici karşısına çıkıyor.
Sanatın tartışılması ve paylaşılması için disiplinler arası ilişkiler geliştirmeyi hedefleyerek yola çıkan Ruzy Gallery, geleneksel galeri estetiğine kıyasla şeffaf ve açık tasarlanan ve 3 kata yayılan sergileme alanıyla sanatseverlerle buluşuyor. Geçirgen ve ışığın adapte edildiği mimari yapının içinde konumlanan galeri alanında gerçekleştirilen tüm etkinlikler sanat endüstrisine katkı sağlamayı hedefliyor.
“My Fairy Tale” sergisini 20 Nisan’a kadar Ruzy Gallery’de ziyaret edebilirsiniz.
Künye:
1-2. Foto: Ruzy Gallery
3. Abrahamm Creative Studio (İbrahim Yıldızbaş) Foto: Ruzy Gallery
4. Vildan Hoşbak - Dün Bugün Daima I 2025 Karışık Teknik (Ahşap mdf,balsa,polimer kil,akrilik,altın varak) 40 x43 cm Foto: Ruzy Gallery
5. Pamir Yıldıran (soldaki) Bu Gece Yalnız Uyumak İstemiyorum ( sağdaki)Sessiz Ev
6. Xavier Escala - Mnemosyne
7. Sinan Çınar - After Gustave Doré - (Le Chat Botté)
Başrollerinde Nicole Kidman, Matthew Macfadyen ve Gael García Bernal’ın yer aldığı Holland filmi, 27 Mart’ta tüm dünyada Prime Video’da yayımlanacak.
Andrew Sodroski’nin senaryosunu yazdığı Holland’ın yönetmen koltuğunda Mimi Cave oturuyor. Bu gerilim filminde, Nicole Kidman titiz bir öğretmen ve ev hanımı olan Nancy Vandergroot’u canlandırıyor. Toplumun saygın bir üyesi olan kocası (Matthew Macfadyen) ve oğlu (Jude Hill) ile lale tarlalarıyla ünlü Holland, Michigan’da sürdürdüğü kusursuz hayatı, beklenmedik bir şekilde karanlık bir hikâyeye dönüşür. Nancy ve dostane meslektaşı (Gael García Bernal) bir sırrın peşine düşerken, hayatlarındaki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını keşfederler.
Holland filminin fragmanını buradan izleyebilirsiniz.
Hancan Sanat Koleksiyonu’nda yer alan Fikret Muallâ eserlerinden oluşan “Zihnin Sınırlarında Bir Rota: Fikret Muallâ” başlıklı sergi, 7 Eylül'e kadar Erimtan Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi ve Bor Sanat iş birliğiyle düzenlenen “Zihnin Sınırlarında Bir Rota: Fikret Muallâ” sergisinin küratörlüğünü Doç. Dr. Ebru Nalan Sülün üstleniyor. Bor Holding Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Cem Hancan’ın girişimiyle oluşturulan Hancan Sanat Koleksiyonu’nda yer alan Fikret Muallâ eserlerinden seçki sunan, sanatçının farklı dönemlerine ait eskizlerinin, guaj çalışmalarının ve resimli mektupların yer alacağı sergi; yakınlarının tarih anlatıcılığı ve eleştiri metinleri yoluyla hem geçmişi hatırlatmayı hem de yazılı arşiv aracılığıyla Muallâ’nın yaşamına dair dönemsel bir analiz yapmayı hedefliyor.
Serginin kurgusu; sanatçının Paris’e kesin gidiş yaptığı dönemin öncesine/sonrasına tarihleniyor. Sergi, Muallâ’nın duygu durumlarının en iyi temsili olma özelliğindeki, çizgisel çalışmalardan oluşan “Çizginin - Tinin Ötesinde” bölümü ile başlıyor. Bu bölümde; İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından 935 sayı yayımlanan “Yeni Adam” dergisini ve Fikret Muallâ desen ve çizgilerini hatırlatmayı amaçlayan “Bir Hatırlatma: Varoluşçu Bir Adam/ Yeni Adam - 1936/1937” parantezi yer alıyor. Sergilemenin ikinci bölümü Fikret Muallâ’nın 1939 sonrası sanatına, yaşamına, üslubuna odaklanıyor. “Bir Gidiş / Bir Paris / Bir Fikret Muallâ - 1939/1967” başlığı altında izlenecek bölüm; sanatçının daha çok tanınan olgun dönem çalışmalarını barındırıyor. Üçüncü bölüm; “Sınırlar Ötesi: Mektuplar”, Hancan koleksiyonunda bulunan iki resimli mektup aracılığı ile Fikret Muallâ’nın yazı ve resim üslubunu görünür kılıyor. Deneyimi önceleyerek tasarlanan “Arşiv Alanı” 1967-1989 yılları arasında Fikret Muallâ’ya dair yazı ve yorumları barındıran gazete arşivine yer veriyor. İzleyicilerin sanatçıya dair güncel yayınları inceleyebilmesine olanak tanıyan “okuma alanı” ise bir inceleme/düşünme yeri oluşturabilme önceliği hedefliyor.
“Zihnin Sınırlarında Bir Rota: Fikret Muallâ” başlıklı sergiye atölyelerin ve söyleşilerin dahil olduğu kapsamlı bir etkinlik programı da eşlik edecek. 28 Şubat'ta kapılarını açan sergiyi, 7 Eylül'e kadar Erimtan Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.
Künye:
1. Fikret Muallâ, İsimsiz, 75x93 cm, 1950, Kağıt Üzeri Mürekkep, Hancan Sanat Koleksiyonu
2. Fikret Muallâ, Au Marche, 85x78 cm, 1957, Kağıt Üzeri Guaj, Hancan Sanat Koleksiyonu
3. Fikret Muallâ, Makyaj Masası, 31.5x24 cm, 03 Şubat 1956, Kağıt Üzerine Mürekkep, Hancan Sanat Koleksiyonu
4. Fikret Muallâ, İsimsiz, 36x25 cm, 1939, Tuval Üzeri Karışık Teknik, Hancan Sanat Koleksiyonu
Burak Dak’ın izleyiciyi erkeklik ve toksik erkeklik kavramları üzerine düşünmeye davet ettiği “Eli Cebinde Gezen Erkekler” başlıklı kişisel sergisi 6 Mart-5 Nisan tarihleri arasında x-ist’te sanatseverlerle buluşacak.
Burak Dak’a göre erkeklik, tarih boyunca belli normlar ve kalıplarla tanımlanan, iktidar ve güç kontrolü üzerine kurulu bir kimlik olarak inşa edildi. “Toksik Erkeklik” ise bu baskıların sonucunda oluşan zararlı ve yıkıcı bir “erkeklik” kavramını ortaya çıkartıyor. Sergiye adını veren “Eli cebinde gezenler” tabiri, toplumun güç sembolü olarak algıladığı “erkek” kimliğine, rahatlık ve umarsızlık yakıştırmalarıyla eleştirel bir gözle yaklaşıyor. Sanatçının çalışmaları, toplum tarafından meşrulaştırılan “erkeklik” maskelerinin ardındaki gerçeklerin yıkıcı sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu maskeler ardında gizlenen baskıyı, manipülasyonu ve istismarcı tutumları gizliyor. Sergideki erkek figürleri bu tür bir istismarın kurbanı olarak hedef aldığı kişide yarattıkları hasarlardan beslenip kendini var ediyorlar.
Burak Dak resimlerindeki erkeklerin yarattığı bu yıkıcı hasarları durdurmak için, erkeklerin duygusal özgürlüklerini ve kırılganlıklarını kabul etmeleri gerektiğine inandığına vurgu yapıyor. Duygusal ifadenin ve empati göstermenin, insanın içsel dengesini bulması sonucu olacağını savunan sanatçı, “Eli Cebinde Gezen Erkekler” sergisinde, erkekliğin gölge taraflarının, toplumsal düzende görmezden gelinerek nasıl haklı çıkarıldığını ele alıyor. Sanatçı izleyiciyi eserlerindeki maskelerin altındaki görünmeyen karanlık yanları ortaya çıkarmaya davet ediyor.
Rebecca Solnit’in yürümenin tarihini irdelediği, insanlığın en temel ve etkileyici eylemlerinden birine yeni bir bakış açısı getirdiği kitabı Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi, Elvan Kıvılcım’ın çevirisiyle Minotor Kitap’tan çıktı.
Solnit, Yol Aşkı’nda yürüyüşçülerin izlediği tarihi, siyasi ve felsefi yolları yeniden keşfetmenin kapılarını açıyor.
“İster doğada, ister kentin içinde, ister bir hac yolculuğunda isterse bir protesto yürüyüşünde olsun, yürümek ne anlama gelir? Yürümenin tarihini irdeleyen Rebecca Solnit, onlarca ilgi çekici hikâyeyi buluşturarak insanlığın en temel ve etkileyici eylemlerinden birine yeni bir bakış açısı getiriyor.
Yürümenin keyif verdiği kadar siyasi, estetik ve sosyal anlamlar da taşıdığını savunan Solnit, Antik Yunan filozoflarından Romantik dönem şairlerine, sürrealistlerin gezintilerinden dağcıların tırmanışlarına dek gündelik ve sıra dışı eylemleriyle kültürümüzü şekillendiren yürüyüşçülere odaklanıyor.” (Tanıtım metninden)
ISTANBUL’74 tarafından düzenlenen İstanbul Uluslararası Sanat ve Kültür Festivali (IST.FESTIVAL) 15. yıl özel edisyonunu ile 30 Mayıs-1 Haziran tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak.
2019’da Roma’daki ilk uluslararası edisyonun ardından, festival doğduğu ve ilhamını aldığı şehir İstanbul’a geri dönüyor. Sanat, tasarım, film, fotoğraf, moda, edebiyat, müzik ve teknoloji gibi disiplinleri bir araya getirerek kültürel diyaloğu teşvik etmeyi amaçlayan IST.FESTIVAL, disiplinler arası yaklaşımıyla sanat aracılığıyla diyalog kurmayı, iş birliklerini desteklemeyi ve kalıcı bağlar oluşturmayı hedefliyor. IST.FESTIVAL’in 15.yıl edisyonu, festivalin şehre geri dönüşünü ve 2025 küresel kültür takvimine önemli bir katkıyı simgeliyor. Cannes Film Festivali'nin hemen ardından başlayacak olan festival, 53. Venedik Uluslararası Tiyatro Festivali'ne bağlanan bir köprü oluşturacak.
Geçmiş katılımcılar arasında Alex Prager, Anton Corbijn, Edward Enninful, Franca Sozzani, Ferzan Özpetek, Giambattista Valli, Gore Vidal, Haider Ackermann, Harvey Keitel, Hussein Chalayan, JR, Kim Jones, Kirsten Dunst, Michael Stipe, Michéle Lamy, Parker Posey, Peter Beard, Ryan McGinley, Serra Yılmaz, Silvia Venturini Fendi, Sophie Calle, Terry Gilliam, Thurston Moore, Tilda Swinton, Tim Walker, Waris Ahluwalia, Zaha Hadid ve Zülfü Livaneli yer alıyor.
Üç gün sürecek festival boyunca, ISTANBUL’74’ün Arnavutköy’deki alanında ve iş birlikçi kurumların ev sahipliğinde sergiler, paneller, film gösterimleri, atölye çalışmaları ve canlı performanslar düzenlenecek. Toplumsal katılımı desteklemek üzere IST.FESTIVAL, panellerden sergilere kadar geniş bir yelpazeye yayılan etkinlikleriyle halka açık ve ücretsiz bir program sunuyor.
IST.FESTIVAL 2025 teması, katılımcıları ve mekânlarıyla ilgili detaylar yakında açıklanacak.
Grand Theft Auto’nun kaotik dünyasında Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet’i sahnelemeye çalışan iki İngiliz aktörün, Sam Crane ve Mark Oosterveen’in hikâyesine odaklanan Grand Theft Hamlet, MUBI’de gösterime girdi.
Grand Theft Hamlet, ünlü video oyunu Grand Theft Auto evrenine Hamlet’i uyarlamaya çalışan Sam Crane ve Mark Oosterveen’in hikâyesini izleyiciye sunuyor. Crane’in, Pinny Grylls ile birlikte aynı zamanda yönetmenliğini de üstlendiği ödüllü belgesel, pandemi döneminin zorlukları arasında yaratıcı bir çıkış yolu arayan iki aktörün GTA evrenindeki sıra dışı girişimini anlatıyor.
2024 SXSW Film Festivali’nde En İyi Belgesel Film Ödülü ve 2024 Vancouver Film Festivali’nde Seyirci Ödülü başta olmak üzere pek çok ödüle layık görülen Grand Theft Hamlet, klasik tiyatroyla dijital oyun dünyasını birleştirerek izleyicilere alışılmışın çok dışında bir deneyim sunuyor. GTA Online içerisinde kaydedilen görüntülerden oluşan belgesel, Shakespeare’in efsanevi trajedisini modern suç dünyasının aksiyon yüklü karanlığıyla buluşturuyor. Sam Crane ve Mark Oosterveen farklı GTA Online oyuncularını prodüksiyona dahil etmeye uğraşırken, oyunun teknik sınırlarıyla da başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Bu sırada düşman oyuncular da projeyi sabote etmek için her fırsatı değerlendiriyor.
“COVID-19 salgınında tiyatrolar kapanınca belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalan iki oyuncu, Grand Theft Auto Online oyununun sanal kaosunda teselli bulur. Kendilerine bir amaç arayan ikili, en sevdikleri oyunun sürprizlerle dolu dünyasında ‘Hamlet’i sahnelemeye karar verir.”
Alman sanatçı Franz Erhard Walther’in Türkiye’deki ilk kapsamlı kişisel sergisi “Heykel Olma Teşebbüsü”, 27 Şubat’tan (bugün) itibaren Arter’de sanatseverlerle buluşuyor.
Franz Erhard Walther Foundation’ın iş birliğiyle, Selen Ansen’in küratörlüğünde gerçekleştirilen “Heykel Olma Teşebbüsü”, Franz Erhard Walther’in 1960’lardan bu yana ağırlıklı olarak kâğıt, baskı, boya ve kumaş kullanarak ürettiği yapıtlarını Arter’in 4. ve 3. kat galerilerinde bir araya getiriyor. İzleyiciyi, heykeli alışılmış tanımlardan uzak bir biçimde, bedensel eylemler ve hayal gücü aracılığıyla deneyimlemeye davet eden sergi, Walther’in zaman ve mekânda yeni bedensel mevcudiyet biçimleri yaratmaya yönelik süregelen üretimini ziyaretçilerin beğenisine sunuyor. Walther’in altmış yılı aşkın bir zaman dilimine yayılan pratiğinin kavramsal dönüm noktalarını kronolojik olmayan bir güzergâh içerisinde bir araya getiren sergi, sanatçının heykeli açık uçlu bir süreç ve eylem olarak yeniden tanımlama çabasının temelini oluşturan aynı adlı eserinden hareketle şekilleniyor.
1960’lardan itibaren ürettiği süreç odaklı çalışmaları ile izleyicinin hayal gücü veya bedensel eylemleri aracılığıyla eserin gerçekleştirilmesinde etkin bir rol üstlenmesine imkân tanıyan Walther, yaşayan bedeni bir malzemeye dönüştüren yeni bir eser anlayışı ortaya koyuyor. Sanatçının heykelsi nitelikler taşıyan yapıtlarının çoğu iki farklı formda / durumda deneyimlenebiliyor: Nesnelerin katlanıp depolandıklarında aldıkları “muhafaza formu” (Lagerform) veya birer “kullanıcı”ya dönüşen seyirciler tarafından etkinleştirildiklerinde kazandıkları “eylem formu” (Handlungsform).
Franz Erhard Walther’in pratiğinin temel kavramları etrafında kurgulanan “Heykel Olma Teşebbüsü” sergisi, farklı dönemlere ait eser grupları arasında dinamik bir diyalog kurmayı amaçlıyor. Kontur Çizimleri ve Sözcük Resimleri gibi erken dönem kâğıt işleri, malzeme olarak havayı kullanan yastık formları, Yapıt Çizimleri ve 1960’larda üretilen El Nesneleri ile mimari ve insan oranlarını birleştiren Katman Çizimleri, Eylem Yolları ve Duvar Oluşumları gibi daha yakın tarihli eserler sergi alanında bir arada sunuluyor. Ayrıca serginin iki katında, Walther’in anılarını ve düşüncelerini zaman ve mekânla ilişkilendirdiği, çizimler ve el yazısı metinlerden oluşan otobiyografik yapıtı Yıldız Tozu’ndan kapsamlı bir seçki izleyiciyle buluşuyor. Tamamı ilk kez 1969’da New York’ta MoMA’da gösterilen ikonik eseri Birinci Yapıt Grubu ise, sanatçının sanatın nesnelliğine meydan okuma ve anlam üretimini nesneden eylem hâlindeki bedene kaydırma çabalarını vurgularken, esnek ve giyilebilir bir malzeme olan kumaşın pratiğindeki merkezi rolü gözler önüne seriyor. Kaidesinden inerek mimariyle ilişkilenen heykel, insan yaşamının gerçekliğine katılmak üzere alışıldık durağanlığından ve katılığından sıyrılıyor. Asla sabit olmayan / asla tamamlanmayan heykel, sayısız şekle ve mevcudiyet biçimine bürünerek gerçekleştirebilecek (ya da gerçekleştiremeyecek) kolektif bir çabayla, farklı hızlarda, yeniden izleyici karşısına çıkıyor. Üçüncü kattaki etkinleştirme alanı, ziyaretçilere belirli gün ve saatlerde Birinci Yapıt Grubu’nun 12 farklı sergi kopyasını etkinleştirme imkânı sunuyor.
Künye: Franz Erhard Walther: Heykel Olma Teşebbüsü Sergiden görünüm Küratör: Selen Ansen Arter, 2025 Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
New York Times’ın “21. yüzyıl edebiyatını icat eden yazar” olarak tanımladığı Haruki Murakami’nin uzun bir aradan sonra okurla buluşan romanı Şehir ve Belirsiz Duvarları, Ali Volkan Erdemir’in çevirisiyle Doğan Kitap’tan çıktı.
Murakami için belki de onun için yüreklerimizde bizim bile varlığından haberdar olmadığımız yerlerin haritasını çıkaran bir kâşif de denebilir. Şehir ve Belirsiz Duvarları kayıp bir aşka, yalnızlığa yazılmış bir ağıt…
Yaz çimlerinin üzerine oturuverdin, hiçbir şey demeden göğü seyrediyordun. Keskin bir ötüşle gökyüzünde iki kuş hızla birbirinin yanından geçti. Sessizliğin içinde, alacakaranlık bizi sarmaya başladı. Yanına oturunca tuhaf bir hisse kapıldım. Sanki görülmeyen binlerce ip, senin bedeninle benim yüreğimi birbirine bağlıyordu…
David Martirosyan’ın “Göçebe Yalnızlık” başlıklı ilk kişisel sergisi 22 Mart’a kadar Galeri 77’de sanatseverlerle buluşuyor.
David Martirosyan’ın yaşadığımız çağda var olmanın sessiz çığlıklarını gözler önüne seren 22 farklı eserini bir araya getiren “Göçebe Yalnızlık” sergisi, sanatçının 2020-2024 yılları arasında ürettiği çalışmalarına odaklanıyor. Sergi, sanatçının cesur, ritmik ve dokulu fırça darbeleriyle şekillendirdiği dışavurumcu resimsel yaklaşımını ve güçlü bir fotoğrafik nitelik taşıyan kompozisyonlarını gözler önüne seriyor.
“Teknolojik ilerlemenin eşi benzeri görülmemiş hızı, durmaksızın ve çoğu zaman çelişkili bir şekilde akan bilgi akışıyla birleştiğinde, modern bireyleri mevcut paralel gerçeklikler içinde kendilerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakmıştır. İnsan, bu ezici “seçim” ve erişim lüksünün gerçek bir anlayışa ve entelektüel özgürlüğe yol açacağını varsayabilir. Ancak paradoksal bir şekilde, bunun tersi gerçekleşiyor gibi görünüyor; insanlar giderek gerçekliği sentezleme yetilerini kaybediyor.
David Martirosyan’ın eserlerinde yalnızlık duygusu kırmızı bir iplik gibi işlenir.
Sanatçı, yapıtlarını tek bir tema etrafında şekillendirmez. O, tarafsız bir gözlemci ve düşünceli bir analisttir. Herhangi bir olay veya durum, onun derin düşüncelerine yol açan bir katalizör hâline gelebilir. Aynı yoğun dikkatle, içinde bulunduğu çevreyi -yaşadığı ortamı- inceler; ister basit bir plastik sandalye, bir çocuk oyuncağı, bir manzarada beklenmedik şekilde yerleştirilmiş bir araba, isterse insan ilişkilerinin karmaşıklıkları olsun, içinde yankı uyandıran her şey onun ilgisini çeker.
Martirosyan, her şeyden önce insan varlığına ve onun özüne ilgi duyar. Bireyin kaçınılmaz varoluşsal yalnızlığı, düşüncelerinin temel konusunu oluşturur. Bu duygu, eserlerinde, hatta figürlerin doğrudan yer almadığı manzara veya natürmortlarında bile hissedilir; burada insan figürü fiziksel olarak yoktur ama varlığı her an sezilir. Sanatçının felsefe ve sanat tarihi konusunda derin bilgiye sahip olduğu açıktır; ancak bu bilgiyi kendine özgü bir entelektüel süzgeçten geçirerek, ona ait benzersiz bir görsel dil oluşturur.”