
Modern dansın efsane ismi Maurice Béjart’ın kurucusu olduğu Béjart Ballet Lausanne, 20, 21 ve 22 Şubat 2026 tarihlerinde Zorlu PSM’de sanatseverlerle buluşacak.
Béjart Ballet Lausanne, İstanbul’da üç bölümden oluşan bir programla sahnede olacak. Riva & Repele ikilisinin Béjart Ballet Lausanne için hazırladığı yeni eseri OSKAR’ın dünya prömiyeri bu programda yer alacak. OSKAR Türkiye’de ilk kez izleyiciyle buluşacak. Programın diğer iki bölümünde ise Béjart’ın iki başyapıtı yer alıyor: Igor Stravinsky’nin müziğiyle sahnelenen Firebird, yeniden doğuşun simgesi olan Anka Kuşu’nun hikâyesini Béjart’ın özgün koreografisiyle sahneye taşıyor. Ravel’in müziğiyle özdeşleşen Boléro ise, hareketin ve ritmin sahnede yarattığı büyüleyici gücüyle dans tarihinin en unutulmaz eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Béjart Ballet Lausanne bir yandan kurucusu ve çok sayıda efsanevi koreografinin yaratıcısı Maurice Béjart’ın hâlâ dünyanın dört bir yanında büyüleyiciliğini koruyan eserlerini sahnelerken, diğer yandan da repertuvarına yeni eserler kazandırmayı sürdürüyor.
GeoGallery ve Galeri Siyah Beyaz iş birliğiyle Rüzgar Polat’ın “Still Forming” başlıklı sergisi, 4 Şubat-4 Mart tarihleri arasında GeoGallery İstanbul’da sanatseverlerle buluşacak.
“Still Forming” sergisi, beden formunu soyutlayarak varlık ile yokluk arasındaki sınırları sorguluyor. Polat, resimlerinde kullandığı formları, iç dünyamızdaki boşluklar, üzerimize düşen gölgeler ve tamamlanamayan duyguları ele alarak kendi içlerinde bölümlere ayırıyor. Beden ve boşluk birbirini var eden iki alan olurken sert ve keskin çizgiler hayatın akışını oluşturan unsurlar olarak sergide yerini buluyor.
Resmin yüzeyini bedenin, düşüncenin, sessizliğin ve mekânın kesiştiği bir boşluğa dönüştüren sanatçı, eserlerindeki kurguyu karşıtlıklar üzerinden oluşturuyor. Siyah ile beyaz, varlık ile yokluk, boşluk ile doluluk, gürültü ile sessizlik gibi zıtlıkları birer metafor olarak kullandığı resimlerinde, sınırlı alanlara yerleştiği formlar aracılığıyla bu zıtlıkları yansıtıyor.
Kimliğin görünür izlerinden sıyrılan içi boşaltılmış insan postlarına ait maskeler, yüzlerin yanı sıra bilinci de örten bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Figürler, izleyiciyi kırılgan varlıklarına tanıklık etmek üzere bir adım yakınına çağırırken varlık ile yokluk arasındaki ince çizgiye vurgu yapıyor.
Künye:
1. Rüzgar Polat, Disappearances, tuval üzerine yağlı boya, 100x120
2. Rüzgar Polat, Fragments, tuval üzerine yağlı boya, 60x70 cm
3. Rüzgar Polat, Escape, tuval üzerine yağlı boya, 40x40 cm
4. Rüzgar Polat, White Jacket, tuval üzerine yağlı boya, 40x40 cm
Tanya LLoyd Kyi’nin dayanışma duygusuyla büyüyen bir mücadelenin hikâyesini anlattığı kitabı Kayıp Kediler Şehri, Genç Timaş’tan çıktı.
Kayıp Kediler Şehri hem merak uyandıran olay örgüsü hem de duygu yüklü anlatımıyla genç okurları empati kurmaya ve çözüm üretmenin gücünü düşünmeye davet ediyor.
Fiona, her zaman olduğu gibi teyzesine sinirlenmiş ve evi terk etmiştir. Bu evden kaçışında yolu eski bir malikâneye düşer. Kapıdan içeri adım attığında, buranın aslında terk edilmiş olmadığını hızla fark eder. Çünkü geniş salonlarda ve karanlık odalarda çok sayıda kedi yaşamaktadır. Üstelik bu kediler yalnızca barınmakla kalmayıp sanki kendi düzenlerini kurmuş gibidir. Fiona önce duruma anlam vermeye çalışır ancak kısa süre içinde kedilerin ciddi bir yardıma ihtiyaç duyduğunu anlar. Malikâne yıkım kararıyla karşı karşıyadır ve hayvanlar her an tehlikeye girebilir. Bu noktadan sonra Fiona, yalnızca merak eden bir ziyaretçi olmaktan çıkar; kedileri korumak için adım atan, çözüm arayan bir karaktere dönüşür. Ancak süreç beklediğinden daha zorlu ilerler. Hayvan kontrol ekiplerinin gelişi, tüm kedilerin lideri konumundaki Piper adlı kedinin yakalanması, yerel yönetimin planları ve malikânenin geleceği derken Fiona kendisini küçük bir mücadeleden çok daha büyük bir sorumluluğun içinde bulur.
6 Emmy Ödülü sahibi Ryan Murphy’nin yeni dizisi The Beauty, ilk 3 bölümüyle Disney+’ta izleyicilerle buluşuyor.
11 bölümden oluşan dizinin yeni bölümleri her hafta perşembe günü yayımlanacak. The Beauty, uluslararası süpermodellerin gizemli ve de vahşi şekillerde hayatlarını kaybetmeye başlamalarıyla yüksek moda dünyasının karanlık yüzünü açığa çıkarıyor. Bella Hadid, Ben Platt, Isabella Rossellini, Lux Pescal, Nicola Peltz Beckham ve Vincent D’Onofrio gibi yıldız isimlerin konuk oyuncuları arasında yer aldığı The Beauty, Ryan Murphy ile birlikte Matthew Hodgson’ın imzasını taşıyor. Jeremy Haun ve Jason A. Hurley’nin birlikte yazdığı çizgi roman serisinden uyarlandı.
FBI ajanları Cooper Madsen (Evan Peters) ve Jordan Bennett (Rebecca Hall), bu gizemli ölümle sonuçlanan vakaların ardından gerçeği aydınlatmak üzere Paris’e gönderilir. Soruşturma derinleştikçe, sıradan insanları fiziksel mükemmelliğe ulaştıran ancak ölümcül sonuçları olan bir virüs keşfederler. Bu gerçek onları, gizemli teknoloji milyarderi The Corporation’ın (Ashton Kutcher) hedefi hâline getirir. Kutcher’ın hayat verdiği karakter, gizlice “The Beauty” olarak bilinen mucizevi bir ilaç geliştirmiştir ve trilyonluk imparatorluğunu korumak için The Assassin kod adlı tetikçisini (Anthony Ramos) devreye sokmak dahil her şeyi yapmaya hazırdır. Salgın büyürken kaosun tam merkezinde kalan Jeremy (Jeremy Pope) ise kendi amacını bulmaya çalışır. Ajanlar Paris, Venedik, Roma ve New York’u kapsayan dünyanın dört bir yanındaki kovalamacada insanlığın geleceğini değiştirebilecek bu tehdidi durdurmak için zamana karşı yarışır.
Anna Laudel İstanbul, ilk kez galerinin dört katını da ziyaretçilere açarak fotoğraf, kâğıt, heykel ve dijital sanat olmak üzere dört farklı sanat disiplinini buluşturan “PPSD Weeks”in ilk edisyonunu 22 Şubat’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
“PPSD”, izleyicileri farklı ifade biçimleri üzerine düşünmeye çağırıyor. Katlar sırayla, izleyiciyi dokusal olandan teknolojik olana uzanan farklı bir karşılaşmaya davet ediyor. Sergide yer alan sanatçıların geçmiş ve güncel üretimlerini bir araya getiren seçki, algılar ve vizyonlar arasında süreklilik kuran kültürlerarası bir diyalog alanı oluşturuyor. Sergi, giriş katında yer alan fotoğraf seçkisi ile başlıyor. Bu bölümdeki eserler, fotoğrafı hem sanat nesnesi hem de kavramsal bir ifade biçimi olarak ele alıyor. Bu seçkide Brigitte Spiegeler, Cansu Yıldıran, Lennart Brede’nin de aralarında bulunduğu sanatçıların işleri sunuluyor.
Birinci kata geçildiğinde ziyaretçileri, ifade biçimi ve materyal olarak kâğıt yüzeyini kullanan bir seçki karşılıyor. Materyalin kendisinin araca dönüşümüne odaklanan kat; çizim, resim ve kâğıt üzeri karma teknik çalışmalar aracılığıyla farklı deney ve araştırma süreçleri görünür kılıyor. Ardan Özmenoğlu, Ruth Biller ve Tuğçe Diri başta olmak üzere, kürasyon birbirinden farklı tarzda eserleri ve sanatçıları bir araya getiriyor.
Galerinin bir sonraki katı, formun mekânı doldurduğu ve izleyiciyi formun boyutlarını deneyimlemeye davet ettiği bir disiplin olarak heykeli tanıtıyor. Malzemenin ağırlığı, ölçek ve mekânsal ilişkiler, ziyaretçiyi harekete geçirerek izleme eylemini fiziksel bir deneyime dönüştürüyor; Bilal Hakan Karakaya, Ramazan Can ve Anke Eilergerhard’ında aralarında bulunduğu sanatçıların eserleri bu katta sergileniyor.
Serginin son katında, Cem Sonel, Ecem Dilan Köse ve Sarp Kerem Yavuz’un çalışmaları, alışılmış teknik ve disiplinleri bir adım öteye taşıyan bir alan yaratıyor ve geleneksel ifade biçimlerini yeniden yorumluyor. Burada eser sabit olmak yerine zaman içinde hareket ederek izleyiciyi etkileşime girmeye, teknolojinin görme ve üretme biçimlerimizi nasıl dönüştürdüğü üzerine düşünmeye davet ediyor.
Bu dört karşılaşma bir araya gelerek, sanatsal ifadenin farklı malzemeler ve teknikler üzerinden nasıl evrildiğini inceleyen, teknik ve disiplin temelli bir keşif alanı olan “PPSD”yi oluşturuyor.
Künye:
1. Cansu Yıldıran, Çobanın Düşü - Ben miyim Yoksa?, 2023, Courtesy of the artist and Anna Laudel Gallery
2. Tuğçe Diri, Sessiz Tanıklar Serisi, 2025, Courtesy of the artist and Anna Laudel Gallery
3. Ramazan Can, Indigenization XI, 2023, Courtesy of the artist and Anna Laudel Gallery
4. Cem Sonel, Symmetry II, 2021, Courtesy of the artist and Anna Laudel Gallery
Orhan Koçak’ın Edip Cansever ile Immanuel Kant’ı edebiyatla felsefenin kesiştiği bir hatta bir araya getirdiği kitabı Cansever / Kant – Estetik Yücenin Serüveni, Metis Yayınları’ndan çıktı.
“Cansever ile Kant’ın karşılaşmasını kayda geçirmek istiyorum bu kitapta, ya da olabildiğince sahnelemek: bu iki usta, filozof ile şair, birbirine baktığında, birbirini okuduğunda ne oluyor, bir şey oluyor mu, bir zevk ve düşünce faydası ortaya çıkıyor mu?
İki temel soruyla uğraşıyorum: Edip Cansever’deki zevk-acı ya da haz-hazsızlık eşleşmesini, onun ‘ben güzel şiir yazmak istemiyorum’ ve ‘düşüncenin şiiri’ gibi eleştirel motifleriyle nasıl ilişkilendireceğimize yanıt arıyorum. İkincisi, Kant’ın çeşitli tutarsızlık ve çıkmazlarıyla zenginleşen o muazzam Üçüncü Kritik’ini Cansever için nasıl özelleştirebilir, nasıl faydalı kılabiliriz. Bu genel konuyu şöyle özelleştirmeyi yeğledim: Cansever’in yapıtı bağlamında okunduğunda Kant’ın estetik teorisi ne hale geliyor?”
Müzik, yaratıcılık ve teknolojiyi bir araya getiren Sónar Istanbul, 10 ve 11 Nisan 2026’da Zorlu PSM’de gerçekleşecek özel yıl dönümü edisyonundan isimler açıklamaya devam ediyor.
10 ve 11 Nisan’da %100 Müzik katkılarıyla ve Kia alt sponsorluğunda Zorlu PSM’de gerçekleşecek festival, 10. yılını elektronik müziğin ünlü isimlerinden oluşan bir kadroyla kutlayacak.
Daha önce tekno dünyasının ünlü ismi Charlotte de Witte’in festivalde yer alacağını duyuran Sónar Istanbul, bir diğer global yıldız Eric Prydz’ı da line-up’ına ekledi. Duygusal derinliğiyle Apparat, neşeli dünya ritimleriyle Polo & Pan, ileri teknik performanslarıyla Stef Mendesidis ve Cora Novoa, deneysel ses manzaralarıyla Novi_sad eşlik edecek. Festivalin kulüp enerjisi ise Gerd Janson’ın house seçkileri, LOVEFOXY’nin canlı seti ve CEM & SALOME’un özel b2b performansıyla canlanacak. Bu kapsamlı program, Sónar’ın keşif ve senteze dayalı vizyonunu yansıtırken, aynı zamanda açık çağrıyla sanatçılarını bekleyen Sónar+D Istanbul ile teknoloji ve dijital kültürün geleceğine de 10 ve 11 Nisan’da Zorlu PSM’de odaklanmaya hazırlanıyor.
Sónar Istanbul’un biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Yapı Kredi Müzesi; Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz’in eserlerini müze koleksiyonundan parçalarla bir araya getirdiği “Islık Çalan Hafıza” başlıklı yeni sergisini 7 Haziran’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Yapı Kredi Müzesi Nümizmatik ve Gölge Oyunu Tiyatrosu koleksiyonlarından yola çıkarak hazırlanan “Islık Çalan Hafıza” sergisi, tiyatro ve gösteri tarihinden Osmanlı Dönemi arkeolojik kazılarına, Mezopotamya’ya uzanan bir anlatı sunuyor. “Islık Çalan Hafıza” geçmişe sabit ve kapanmış bir yapı olarak değil, her çağrıda yeniden şekillenebilen, canlı bir anlatı alanı olarak yaklaşıyor. Hafızayı sessiz bir kayıt olmaktan çıkarmaya, tarih yazımını doğrusal bir aktarım yerine, bedenle, nefesle, sesle kurulan bir yeniden canlandırma pratiği olarak düşünmeye davet ediyor.
Yapı Kredi Müzesi direktörü Burcu Çimen’in küratörlüğünde hazırlanan serginin sanatçıları; Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz tarih yazımı ile hikâye anlatımı arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Michael Rakowitz’in sergideki eserleri, Irak Savaşı’nın sebep olduğu yıkımı ve bu yıkımın Mezopotamya’daki kültürel mirasın yok oluşuna etkilerini görünür kılıyor. Akram Zaatari, Osman Hamdi Bey’in Sayda kazıları arşivini, fotoğraflar ve yeni çeviriler yoluyla incelediği eserleriyle sergiye dahil oluyor. Hilal Can ise Karagöz ve Hacivat’ın ışık ve gölgeyle kurulan anlatı dilini mitolojiler ve bedenin politik konumu üzerinden yorumluyor.
“Islık Çalan Hafıza” tarihin nasıl ve hangi dillerle anlatıldığına odaklanıyor.
Serginin mart ayında yayımlanacak kataloğunda Seçil Epik, Edhem Eldem ve Vid Simoniti sergi sanatçılarının pratikleri üzerine kaleme aldıkları metinlerle yer alacaklar. Kitapta Osman Hamdi Bey’in 1892 yılında Théodore Reinach ile birlikte yazdıkları Sayda kazılarına ait rapor niteliğindeki anılarından oluşan metni de ilk kez Türkçe çevirisiyle okurlarla buluşacak. Serginin ve yayının editörlüğünü Sanat Dünyamız dergisi editörü Fisun Yalçınkaya üstleniyor.
Künye:
1-2. Akram Zaatari
3-4. Michael Rakowitz
5-6. Hilal Can
Hera Büyüktaşcıyan’ın Nilüfer Şaşmazer küratörlüğündeki “Hayalet Kuartet” başlıklı kişisel sergisine eşlik eden aynı başlıklı kitabı Arter Yayınları’nın 100. kitabı olarak yayımlandı.
Türkçe ve İngilizce iki ayrı edisyon hâlinde yayımlanan kitaplar sanatçının görünmezlik, döngüsellik, bellek, mimari, şehir ve doğa kavramlarını odağına alan pratiğini çok katmanlı bir biçimde ele alıyor. Nilüfer Şaşmazer’in Hera Büyüktaşcıyan’la gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşi ile açılan yayında, sanatçının kişisel hafızasıyla kentin tarihsel kırılmaları arasındaki ilişki “hayalet”, “tersten perspektif”, “yüzey gerilimi” gibi çeşitli biçimsel ve düşünsel araçlarla inceleniyor. Aykan Safoğlu’nun “Zamanın Kabuk Hâlinde” başlıklı yazısı, sanatçının Kurtuluş’tan Tarlabaşı’na uzanan geçmişini ve bu geçmişin üretimindeki yansımalarını bir yürüyüş anlatısı içinde yeniden kurgularken; Anne Barlow’un “Manzara İçinde Manzara” başlıklı metni, Büyüktaşcıyan’ın uluslararası sergilerinde ortaya koyduğu zamansal ve mekânsal duyarlılıkları geniş bir bağlamda değerlendiriyor. Katerina Gregos’un “Huzursuz Zemin” başlıklı yazısı ise, sanatçının kimlik ve yerinden edilme temalarına odaklanan çok katmanlı pratiğini, bastırılmış tarihleri görünür kılan şiirsel bir arkeoloji olarak değerlendiriyor. Tasarımını Utku Lomlu’nun üstlendiği kitapta, Murat Germen’in çektiği fotoğrafların yanı sıra sanatçının defterlerinden taranmış görseller ile arşiv fotoğrafları da bulunuyor.
Arter’in 3. kat galerisinde düzenlenen “Hayalet Kuartet”, sanatçının bu sergi bağlamında ürettiği yeni eserlerini, bir bölümü Arter Koleksiyonu’nda yer alan daha erken tarihli yapıtlarıyla buluşturuyor. Kaybın ardından süren varlık hissini tanımlayan ve aslen tıp alanında kullanılan ‘hayalet uzuv’ terimine gönderme yapan Hayalet Kuartet, dış mekânı galeri içine taşıyan Nekropol, Avlu, Cadde ve Bakış adlı dört bölümden oluşuyor. Bu dörtlü yapı, eserlere farklı biçimlerde sızan ateş, hava, su ve toprak elementleri üzerinden yankılanıyor. Geçmiş, bugün, gelecek ve araf olmak üzere dört ayrı zamansallığı da birbirine dokuyan sergi, nesne, form, yüzey, ses ve renk gibi öğelerin içlerinde saklı hayaletlerin belirdiği bir duyumsama alanı yaratıyor.
Hera Büyüktaşcıyan: Hayalet Kuartet başlıklı kitap, Arter Kitabevi’nden satın alabilir veya kitabevi@arter.org.tr e-posta adresi üzerinden sipariş edebilirsiniz. Ayrıca, İstanbul Kitapçısı aracılığıyla arter.org.tr/yayin adresinden de satın alabilirsiniz. Salı-pazar günleri 11:00-19:00, perşembe günleri ise 11:00-20:00 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebilen Arter Kütüphanesi’nde kitabın sayfalarını karıştırabilirsiniz.
Cumhuriyet dönemi ve Türkiye modern tarihinin en önemli kadın sanatçılarından Semiha Berksoy’un çok yönlü üretimlerini bir araya getiren “Tüm Renklerin Aryası” başlıklı sergiyi, 6 Eylül’e İstanbul Modern’de kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Türkiye’deki en kapsamlı Semiha Berksoy sergisi olma özelliğini taşıyan, Flormar sponsorluğunda düzenlenen “Tüm Renklerin Aryası”, Semiha Berksoy’un sahne sanatlarından görsel sanatlara, sinemadan edebiyata uzanan üretimini bir araya getiriyor. Sanatçının opera, tiyatro, resim ve edebiyat arasında kurduğu özgün ilişkiler, 200’ü aşkın yapıt aracılığıyla izleyiciye aktarılıyor. Erken dönem desenlerinden sahneye taşıdığı opera temalı resimlerine, otoportre ve portrelerinden çarşaf resimlerine uzanan seçki, Berksoy’un kişisel mitolojisini ve sahneyle kurduğu derin bağı tematik bir kurguyla izleyiciye sunuyor. Sanatçının başrolünde yer aldığı operalar, sahne aldığı tiyatro oyunları, yayımlanan öyküsü ve Türkiye’nin ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında” gibi üretimleri de onun sanat dünyasına yaptığı katkıların kapsamını gözler önüne seriyor. Semiha Berksoy’un yaşamının dinamizminden beslenen bu yapıtlar, bir yandan sanatın evrenselliğine dair düşünme biçimimizi genişletirken, bir yandan da insan ruhunun yaratıcı gücünü anlamamıza aracılık ediyor.
İstanbul Modern’deki “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi, müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk tarafından hazırlandı. Sanatçının üretimini Almanya’da ilk kez kapsamlı biçimde görünür kılan “Semiha Berksoy: Singing in Full Color” sergisi, 6 Aralık 2024-11 Mayıs 2025 tarihleri arasında Berlin’deki Hamburger Bahnhof – Nationalgalerie der Gegenwart’ta gerçekleşti. Sam Bardaouil ve Till Fellrath küratörlüğünde, Emily Finkelstein ve Agnes Lammert’ın asistan küratörlüğünde operatik bir sahne olarak kurgulanan sergi, Berksoy’un Berlin ile süregelen bağını, farklı disiplinlerdeki üretimlerini ortaya koyuyordu. İstanbul Modern’de gerçekleştirilen sergi ise, ölçeği genişletilip yeni bir başlık ve küratöryel çerçeveyle sunularak ses kayıtları, görüntüler, efemera ve fotoğraflarla zenginleştirilen çok katmanlı bir anlatı sunuyor.