17 KASIM, PERŞEMBE, 2016

“Zamanın Ruhu ve Bizim Ruhumuz Aynı”

Doğan Kitap, yazarlarını okurlarıyla buluşturacağı “Odak Yazar” buluşmalarının ilkini yazar Nermin Yıldırım’la gerçekleştirdi. Biz de bu buluşmada gerçekleşen hoş sohbetin notlarını tuttuk…

“Zamanın Ruhu ve Bizim Ruhumuz Aynı”

Geçtiğimiz günlerde Doğan Kitap Proje Koordinasyon Müdürü ve yazar Meriç Mekik, bir maille her ay farklı bir yazarla okurlarını buluşturacakları bir proje başlatacaklarını ve medya sponsoru olarak yer almak isteyip istemediğimizi sordu. Elbette bu harika teklifi kabul etmekten başka bir ihtimal olmadı aklımızda. İşte bu projenin ilki Nermin Yıldırım’la 15 Kasım Salı günü, Kalamış Havasu Kafe’de gerçekleşti. Doğan Kitap sosyal medya hesaplarını takip eden üç şanslı okur, Yıldırım’la üç saat süren yemekli bir edebiyat sohbeti gerçekleştirdi.

Nermin Yıldırım, gazetecilik yaptığı yıllarda kaleme aldığı Unutma Beni Apartmanı (2011) ile edebiyat dünyasına giriş yaptı. Ardından Rüyalar Anlatılmaz(2012), Saklı Bahçeler Haritası (2013) ve Unutma Dersleri (2015) isimli kitaplarını yayımladı. Bunların yanı sıra öyküleriyle pek çok öykü kitabı projesinde yer aldı: Kar İzleri Örttü, Öyküden Çıktım Yola, Kadınlar Arasında, Güçoburlar. Eserleri pek çok yabancı dilde yayımlanan Nermin Yıldırım, Köln Kültür Dairesi’nin Türkiye’den davet ettiği ilk yazar oldu. Yazar ayrıca dünyadaki pek çok edebiyat festivaline davet ediliyor ve buralarda atölyeler düzenliyor. 2013’ten bu yana Ot Dergi’de Dış Hatlar köşesinde yazan Yıldırım, Barselona ve İstanbul’da yaşıyor. 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Buluşma olması gerektiği gibi ufak bir tanışma faslıyla başladı. Seçilen üç kişi de tesadüf eseri öğretmen ve sıkı birer Nermin Yıldırım takipçisiydi. Söyleşinin ilk konusu hayatımızın her anına hakim olan sosyal medya oldu. Yazdıklarımız ve paylaştıklarımızla bir şeyleri değiştirebileceğimiz inancının bir parça yitirildiği, bunun sebebinin de olaylara fazlaca maruz kalmaktan kaynaklandığı üzerine duruldu. Nermin Yıldırım, “ Uzakta yaşadığım için olayları en çok bu kanallarla takip edebiliyorum ve bazen olduğundan bile daha büyük görüyorum. Siz burada bir şekilde normal hayat rutinine devam ediyorsunuz, yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen hayat akıyor, öyle de olmalı zaten. Ama ben oradan normal rutinin devam ettiğini göremediğim ve sadece kötü habeler aldığım için, sürekli bir 'dünyanın sonu' duygusu yaşıyorum. Mesela çok yakın zamana kadar cep telefonunu pek fazla kullanmıyordum, ama bir zaman sonra yastığımın yanında durmaya başladı. Arada uyanıp telefona bakıyorum, bir yerlerde bomba patlamış mı, bir şey olmuş mu diye. Nihayetinde telefonumdan Twitter’ı sildim, bir süredir sadece bilgisayarımdan bakabiliyorum artık. Mesela yabancı biri bana “nasılsın?” diye mesaj attığında hemen Twitter’ı açıp bakıyorum, yine bir şey mi oldu diye.” Açıklamasıyla sosyal medyanın hayatlarımıza olan hakimiyetini örnekledi. Konuşmalar esnasında tesadüflerin üst üste geldiği anlar oldu. Bunlardan ilki konuklardan biriyle geçtiğimiz Pazar günü, TÜYAP’ta imza gününde tanışmış olmaları; diğeri ise konuklardan bir diğerinin kardeşinin geçtiğimiz hafta Mim Sanat’ta Nermin Yıldırım’ın düzenlediği atölyeye katılmış ve ardından iki kardeşin kendi aralarında bir “Nermin Yıldırım Çalıştayı” kurmaları oldu.

Karşılıklı sohbet akışıyla ilerleyen buluşmanın ilk sorusu,“Hikâyenin sonu en başında belli oluyor mu?” oldu. Yıldırım’ın cevabı, “Ben yazmaya başlamadan evvel her şeyi kuruyorum, kitaplarımın sonunu biliyorum; çünkü bir derde binaen yazdığım için onu ne şekilde anlatacağımı biliyorum aslında. Önce dert geliyor, sonra karakterler ve konu geliyor. Notlar almaya başlıyorum, kendi içinde bir süre –bu bazen aylar, bazen yıllar boyunca- gelişiyor, kökleniyor ve bir çerçeve oluşuyor, hikâyenin örülmesine, oraya çıkmasına  izin veriyorum önce. Hangi bölümde ne olacağına dair küçük haritalar çıkarıyorum kendime. Masaya oturmadan önce ne yazacağımı biliyorum.” Yıldırım, romanlarını yazma sürecinde kahramanlarına içeriden bakmaya başladığında, empati duygusunun daha hakim olmaya başladığını ve bazen öncesinde o kahramana biçtiği davranış ya da söylemesini planladığı sözlerin ona değil, bizzat kendisine ait olduğunu fark ettiğini, o zaman, yani o kahraman gibi hissetmeye başladığında değişiklikler yaptığını belirtti. Durumu örneklemek açısından şunları söyledi, “Adamın intihar etmesine karar vermişim, o kısım geliyor ve intihar etmiyor; çünkü o adam öyle biri değil. O gibi olmaya başlayınca bunu görüyorum ve kendi gibi davranmasına izin veriyorum. Bana rağmen intihar etmemiş kahramanım var. Benim ona kurduğum kadere karşı geldi ve benden daha güçlü oldu bir anlamda.” 

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

 “Yeni kitap ne zaman?”

Yıldırım’ın cevabı beklenmeyen netlikte oldu: “Yazdım. Zaten yazacağımı bilerek oturduğum için kitabı belli  periyotlarda bitiyorum. Asıl sonrasında kitapların diliyle çok uğraşıyorum, birkaç kez de üstünden yazıyorum. Şimdi de yazdım, demleniyor o. Bir süre yollarda olacağım, romanın başına tekrar ocak ayında oturabileceğim ve birkaç tur daha üzerinden yazacağım.” Yollarda olacağım sözü üzerine Yıldırım, önümüzdeki günlerde Hindistan’da düzenlenecek edebiyat festivalinde Türkiye’yi temsilen bulunacağı ve bir panele katılacağının haberlerini verdi. Yeni kitabın müjdesini alan okurlardan birisi yazara “Bir kitabı yazma süreniz ne kadar?” sorusunu sordu. Gazetecilik yaptığı sırada kaleme aldığı Unutma Beni Apartmanı’nı dört senede yazdığını belirten Yıldırım, şimdi tüm mesaisinin yazarlık olmasından dolayı ortalama 1,5 sene sürdüğünü belirtti. Hatta yazarken yoğun çalıştığını söyleyen Yıldırım bir anısını anlattı: “Son kitabımı yazarken gözlerimi epey hırpaladım. Normalde belli bir yazma ritmim var ama belli dönemlerde bazen hiç evden çıkmadan sadece yazı yazıyorum. Unutma Dersleri’ni yazarken hiç evden çıkmadığım, uyku haricindeki zamanlarda sürekli ekrana baktığım bir üç hafta oldu. Üç haftanın sonunda Barselona’ya beni ziyarete gelen kuzenimle buluşmak için ilk kez evden çıktığım gün, gözlerimde bir acayiplik olduğunu hissettim. Uzaktan ona benzeyen biri geliyordu ama sadece dış hatlarını görüyordum, dibime gelene kadar yüzünü seçemedim. Sonuç olarak artık gözlük kullanıyorum.” Yazı yazarken zaman ayırma konusunda Yıldırım, verili zamanı belli hayat şartları için duruma göre ayırmayı tercih ettiğini ama metinle arasındaki bağı koparmamak için her gün masa başına oturduğunu ifade etti. Her gün mutlaka yazdığını, bazen sayfalarca yazabilirken, bazen de bir şeye takılıp günlerce onunla uğraştığını ekledi.

Meriç Mekik, Nermin Yıldırım’a geçen sene Çin’deki edebiyat deneyimini merak ettiğinden bahsedince Yıldırım, Şangay’da bir yazar evinde üç ay kaldığını, burada dünyanın her yerinden gelen yazarlarla tanıştığını söyledi. Bu tür festivallerde arkadaşlık ilişkilerinin yanı sıra dünya edebiyatını ve edebiyatçılarını daha yakından tanıma fırsatı bulduğunu belirtti. Yıldırım: “Çoğu zaman diğer yazarlarla ortak çalışmalar yapıyorsunuz ve aslında dünyada her anlamda ihtiyacımız olan şey de bu. Dışarıdan bakınca birbirimize hiç benzemiyoruz, ortak dertlerimiz ve ortak mutluluklarımız olamaz sanıyoruz ama bu bizi birbirimizden uzaklaştırmaktan başka işe yaramayan korkunç bir ön yargı. Bunu kırsak pek çok problemi çözebiliriz. Birbirimizi anlamaya başladığımızda korku, nefret azalır, belki savaşlar bile.” 

Birçok farklı ülkede edebiyat festivaline katıldığını söyleyen Yıldırım, buralarda farklı yazarlarla, onların yazma dertleriyle tanıştığını, birbirimize ne kadar benzediğimizi anladığını söyledi ve şunu ekledi: “Her ne kadar farklı coğrafyalarda geçse de, hikayelerimizde insanların temel dertleri, temel mutlulukları var. Birbirimizi anlamaya başladığımızda birbirimizden nefret etmekten de vazgeçiyoruz.” Ardından bir anısını anlattı bizlere: “Ben aslında Fransız edebiyatına girdim. Ama eserlerimden önce ismimle girdim. Çin’de kaldığım sırada oradaki Fransız yazar Olivier Rolin, bir novella yazıyordu. Olay Meksika’da geçiyordu, kahramanlarından birisine de benim adımı verdi, ama Nermin yapamadı Meksikalı olsun diye Nermina yaptı.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

“Unutma Beni Apartmanı’ndaki N. Y. karakteri kim?”

Okuyuculardan gelen bu sorunun sebebi, yazarın isminin başharfleriyle yarattığı karakterin isminin aynı olması, aynı zamanda da pek sevilmeyen bir karakter olması. Nermin Yıldırım, orada bir oyun yapmak istediğini söyledi. “Kitapta esas kız bir hayalet yazar, başkası adına kitaplar yazıyor. O başkası da dünyanın en antipatik insanı olan N.Y. Roman bittiğinde okurda “Bak, yaptıysan söyle bak” duygusu oluşsun istedim. :)” Yıldırım, romanları arasında gizli bağlantılar kurduğunu, bir romanındaki kahramanların diğer romanlarına da girip çıktığını söylüyor. Bunu yapma sebebini de bütün romanları okuyan okurlara ortak bir evren yaratmak olarak açıklıyor. “Romanlarda genellikle her şey orada son bulmuş duygusu veren  büyük finaller yapıyoruz ama hayat böyle değil, ölene dek devam ediyor. Romanlar arasındaki bu bağlantıyla, hikayesi bir önceki romanda biten kahramana sonra ne olduğunu ya da çok daha önce ne olmuş olduğunu gösteriyorum, bu küçük bir oyun.” Karakterleri kurarken plastik karakterler olmaması için, psikolojik derinliği olmasına özen gösterdiğini de ayrıca belirtti.

“İçinde yaşadığımız zaman ve coğrafya bizim ruhumuzu biçimlendiriyor. Zamanın ruhuyla bizim ruhumuz neredeyse aynı. Diyelim ki problemsiz bir aileden geliyoruz, müthiş imkânlarımız var ama şurada Suriyeli bir çocuk çıplak ayakla geziyor, burada da bomba patlamış. Biz elbette bunlardan etkileniyoruz. Bizzat aynı dertleri yaşamasak bile etrafımızdakilerin derdini taşıyoruz. Romanlarda da genellikle yaşadığımız coğrafyanın, zamanın ruhunun bizi etkilemesi üzerine yazıyorum.”

“Yazarlar genelde çekingen yapılı olur ama siz sosyal birisiniz, insanlar meslekleri söz konusu olunca bir role bürünüyorlar, siz de acaba normal hayatınızda daha sakin misiniz?”
 sorusu yöneltildiğinde Yıldırım düşünülenin aksine çekingen ve içine kapanık sayılabileceğini söyledi. Okurlardan biri bunu yazdığı karakterlerde de sezdiğini hep içe dönük olduklarını belirtti.

“Çocukken çok içine kapanık biriydim, sokağa çıkıp oynamazdım ama çok kitap okurdum. Kitaplardan arkadaşlar edinirdim, hatta Pal Sokağı Çocukları kutsal kitap gibi başucumda dururdu, kaç defa okuduğumu bilmiyorum. Yıllar sonra Budapeşte’ye gittim, Pal Sokağı’nı buldum, Nemeçsek’in evini buldum. O okula gittim, oradaki yeni Pal Sokağı çocuklarıyla tanıştım.”

Okumayı yazmayı öğrendiğinden beri hep bir şeyler yazdığını söyleyen Yıldırım, okuduğu kitapların ona arkadaş temin edebildiğini fark ettiği noktada, kendi dünyasını kurma fikriyle küçük öyküler, şiirler yazmaya başlamış. “Yazmak için travmalarla dolu korkunç bir çocukluk yaşamak gerekmiyor bana kalırsa ama hayatta hiçbir derdi olmayan, çok mutlu bir insanın da yazmaya çok ihtiyacı olmayabilir.”

“Yazmak zaten anlamaktır. Bir şeyi düşünürüz ama düşünce uçar. Düşüncemizi birine anlattığımızda fikir netleşir, biz de kendimizi daha iyi anlarız. Ben başkalarına anlatmak için yazmıyorum aslında, kendim anlamak için yazıyorum.”

“Amcamın büyük bir kitaplığı vardı. Dokuz yaşındayken Kafka’nın Dönüşüm eserini okudum. Ama ben bunu fabl türünde bir eser sanıp öyle okudum. Gregor Samsa adlı bir böceğin maceraları olduğunu düşünmüştüm. Tabii ileriki yaşlarda tekrar okudum, öyle değilmiş :)
.”

“Peki Nermin Yıldırım neler okuyor?”

Yıldırım bu soruya sinema ve kitaplar üzerinden şu cevabı verdi: “Okurken bir yazarı ya da yönetmeni beğendiysem onun tüm eserlerini araya hiçbir şey sokmadan okumaya ya da izlemeye çalışıyorum. Her iyi yazarın kendine ait bir evreni oluyor. Onu arka arkaya okuduğunuzda artık onun sembollerini kolay çözebiliyor, metinlerini daha iyi anlıyorsunuz. Elbette sevdiğim pek çok yazar var. Birkaç tane örnek vermek gerekirse mesela hemen Camus, Kafka, Salinger, Virginia Wolf isimlerini sayabilirim. Yerli edebiyatta Ahmet H. Tanpınar, Yusuf Atılgan, Kemal Tahir, Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal geliyor aklıma ilk. Bunlar okuyarak büyüdüğüm ve beslendiğim yazarlar. Kendi kuşağımın bütün yazarlarını okumaya çalışıyorum. Bir kısmı zaten arkadaşım, yazdıklarını çok merak ediyorum. Aslında hepsini takip etmeye çalışıyorum ama hemen birkaç isim vermek gerekirse: Burhan Sönmez, Hakan Bıçakcı, Seray Şahiner, Hikmet Hükümenoğlu, Kemal Varol, Murat Özyaşar, Aslı Perker, Hakan Günday’ı sayabilirim. Hakan Günday mesela bizim medar-ı iftiharımız. Kendine has çok güçlü bir kalemi var. Yurt dışında da hızla parlayan, çok bilinen ve sevilen yazarlardan biri. Bizim kuşağımızdan böyle yazarlar çıkması çok sevindirici ve umut verici.”

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

“Peki En Sevdiğiniz Şairler?”

Nermin Yıldırım’ın bu soruya cevabı: “Ben kelimelere değil, şiire inanıyorum” oldu. Yazarın yoğun yazma dönemlerinde şiir okumaya daha fazla yöneldiğini, sebebinin dile olan merakı ve özeni olduğunu öğrendik. “Siz bir roman yazıyorsunuz 300 sayfa, ama şair sizin 300 sayfayla anlattığınızın daha derinini tek bir dizeyle anlatıyor.” Şiir konusu konuşulurken Yıldırım çocuk anılarından birini daha paylaştı: “Dokuz yaşıma geldiğimde amcam şiirlerinden seç sana kitap yapacağım, dedi. Sonra seçtiğim şiirleri daktiloda çoğalttı, karton kapakla ciltledi hatta önsöz bile yazdı, 20-30 tane kitap verdi bana. Bu benim hikâyemde belirleyici bir nokta oldu bence. Okumayı öğrendiğim andan beri yazıyorum ama o kitap beni kesinlikle daha çok yazmaya motive etmiştir.”

Buluşmaların ilki de böylece Nermin Yıldırım’ın tüm sorulara içtenlikle verdiği cevaplarla, Kalamış’ın gün batımında son bulmuş oldu. Diğer ayların “Odak Yazar” buluşmaları için Doğan Kitap sosyal medya kanallarını takipte kalın.

0
4206
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle