22 ARALIK, PERŞEMBE, 2016

“Yol Olasılıkların Ötesindedir”

Edebiyatçı kimliğinin yanında yaptığı yolculuklarla da tanıdığımız Doğuş Kökarttı ile çıktığı yolculukları, bu yolculukların nasıl geçtiğini ve edebiyatı konuştuk…

“Yol Olasılıkların Ötesindedir”

Uzun zamandır çeşitli ülkelere ve şehirlere yolculuklar yapıyorsun. Tam olarak ne zamandan beri yoldasın? 

Bunu asla tam olarak bilemeyeceğim. Başlangıç, her zaman uzun ve gölgeli bir kelime oldu. Sanırım insan, ilk büyük yolculuğuna o sıcak rahimden dışarı çıktığında başlıyor. Yaşam ilk nefesle birlikte bizler için bilinmeyenin içine doğru giden bir hareketler bütünü. Ben bu nedenle 'yol’u, tüm yaşam süresinin bir izdüşümü olarak görmeyi isterim. Bu yüzden benim için her yaşam, bir yol hikâyesidir.

Ama fiziksel olarak ne zamandır yollarda olduğumu soruyorsan, on dokuz yaşından beri diyebilirim. Sırt çantasıyla tek başıma gerçekleştirdiğim uzun yolculuklara on sekiz- on dokuz yaş döneminde başladım. Dört yıl olmuş. Üç yıldır da bu yolculukları tamamen otostopla gerçekleştiriyorum. Dört yılın tamamını yolda geçirmedim, gitmekten aldığım hazzı geri dönüşlerimde bulmasam da epeyce geri döndüm. Burada yapmam gereken şeyleri tamamen bırakamadım. Ama bir flanör, şehirdeyken de yoldadır. Ayrıktır, gözlemler. Onun için şehirler ve şehir insanları; otobandaki birer şerit veya üzerinde yürünen farklı bir kasaba gibi belirgin, deneyime açıktır. Anlayacağın otobandaki berduş, geri döndüğünde flanör olarak yürümeye devam ediyor. Nefes ile birleşen her gün doğumu yolun gerçekliğini ispatlıyor.  

Peki, ilk yolculuğuna çıkmanda ne etkili oldu, ilk gideceğin yeri neye göre seçtin?

Ben de bu sorunun nedenini zaman zaman düşünüyorum ama bunu yalnızca bir nedene bağlamak adil olmaz. Bu yüzden “şu oldu da çıktım” diyemiyorum. Bir sürecin sonucunda oluşmuşa benziyor. Çocukken çok fazla kitap okudum. Birçoğu da macera kitaplarıydı. Jack London ve Jules Verne başlarından pek ayrılmadığım dostlarımdı. Lisede okumalarımı sürdürdüm ve düşünmeye de başladım: "Burada neler oluyor?" Sakin ve normal geçirdiğim bir 18 yılın ardından üniversiteye başladığımda bende bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. Sanırım “yaşamak” deneyiminin bende ifade ettiği üzere farklılaştım. Geleneksel hayatlar, garip toplum normları, para, ün, mülk edinimi, güç benim için varolmuyor, bunu anladım.

Yol düşüncesini kuvvetlendiren farklı etmenler de oldu; bunların arasında Beat Kuşağı deneyimi ve Kerouac’ı sayabilirim. Herkes yanlış yüzyılda doğduğunu ve geçmişe dönmek istediğini söylese de ben bunu doğru bulmuyorum. Benim için önemli olan yüzyıl değiştirmek değil, yüzyılı kendine çevirebilmektir. Ayrıca bugün insanların bu kuşağa yoğun bir ilgisi var gibi gözükse de bu deneyimlerin tam olarak kavranıldığını zannetmiyorum. "Popüler kültür"leşiyor ve içi boşalıyor. Bütün bunlardan sonra, içimdeki yoğun arayış, macera yakınlığı ve merak duyusunu bastırmak istemedim ve kendimi yola vurdum.

Yolda olmak, bir harekete sahip olmak; benim için hayatın ilk özlerinden biri. İnsan gerekli farkındalığı yakalayabilirse anlayabilir ki her şey hareket eder. Ben de kendimi olabildiğince buna yaklaştırıyorum. Yol olasılıkların ötesindedir. Olasılık dışıdır, çizginin dışıdır. Yol Zen’dir. Yol meditasyondur. Yol bilgeliğe gider. Arındırır, gölgeler kalkar. Yolda mutlak özgürlük vardır. Yolda aşk ve macera, doğanın mütevazılığı, çılgınlık, aklın damarlardan dışarı sızımı vardır. Yolda arayış vardır. Yolda belki de hayatın hiçbir kısmında kolayca karşılaşılamayacak kadar yoğun dostluklar vardır. Yolda mutlak samimiyet vardır. 

Aslında özellikle yurt dışı yolculukları büyük bir maddi güç istiyor. Bunu nasıl hallediyorsun? 

Para insanın sonradan yarattığı bir şey ve yolculuk için aslında pek de gerekli değil. Gerçeğe ve deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki, bütün dinamikleriyle akan bir yol, kendi hikayesini ve kendi kaynaklarını yaratabilir. Birkaç yıl önce –daha çılgın zamanlarımda- hiç para kullanmadan uzun yolculuklar gerçekleştirdiğim oldu. Son bir yıldır, sağlık durumuma zarar vermemek için az da olsa para kullanıyorum. Ama bu konuda gezginlere veya gezgin olmak isteyenlere her zaman anlattığım bir konu var. Yolculukta üç temel ihtiyaç vardır: Ulaşım, barınma ve yiyecek. Uzun yıllardır otostopla ulaşımı sağladığım için bu ihtiyacı parasız hallediyorum. Barınma için doğadaysam, kamp kuruyorum. Şehirde ise genellikle diğer gezginlerin evinde kalıyorum. Göründüğü gibi burada da paraya ihtiyaç yok. Kiliselerde, camiilerde, parklarda, istasyonlarda veya kafelerin üst katlarında da kalınabilir. Yapmadığım şeyler değil. Yiyecek ihtiyacını ise süpermarketlerden, evinde kaldığım gezginlerden, doğadan ya da doğaçlama oluşturulan yollarla karşılıyorum. Göründüğü gibi bunlar paraya çok bağımlı değiller. Bazen uzun mesafe geçmem gereken yerler için uçak biletine harcama yapıyorum. Ama onlar da küçük miktarlar. Büyük yolculukların parayla yapıldığına olan inanç bir mitten ibarettir. Yol, kendi kaynaklarını ve bütün macerayı kendiliğinden yaratırken yaşama biraz güvenmemiz gerekiyor.

İlk yolculuktan sonra çıkacağın yolculuklar nasıl şekillendi?

İlk uzun sırt çantalı yolculuğumdan döndüğümde on sekiz yaşındaydım ve fark ettim ki bu deneyim biçimini öylece arkamda bırakmam mümkün değil. Yeni rotalar, yeni fikirler oluşturmaya başladım. Hayal, tutkuya bulanarak bir gerçekliğe dönüştü. Ve gerçeklik, devamlılığını büyük bir istençle var etti. Çünkü, yaşam kendini en duru haliyle yolda gösteriyor.

Asla iyi plan yapan ve bunları uygulayabilen bir adam olamadım. Gideceğim yerde beni çeken bir şeyler olmalı, bu bir şehirse –uzun zamandır şehirleri ziyaret etmekten pek hoşlanmıyorum- o şehrin kendine has bir ruhu olacağını hissetmeliyim. Genelde kendimi nasıl bir maceranın içinde bulabileceğimi, önümdeki yolun bana nasıl bir deneyim getirebileceğini düşünüyorum ama hesaplamıyorum, kesinleştirmiyorum, hiçbir şeyden emin olmuyorum. Kabataslak bir fikre doğru yüzüyorum ve kendimi o güzel akıntıya bırakıyorum.

Bildiğim kadarıyla yolculuklarını otostopla yapıyorsun. Nasıl geçiyor, yorucu oluyor mu?

Otostopla yapılan yolculuğu çok az şeyle değişebilirim. Bir otobanda ayakta durup baş parmağını kaldırdığında dünyadaki bütün olasılıklara açık haldesindir. Binlerce olasılık kesişir ve biri yükselerek seni de içine alır. Bu durum, bana her zaman ilham verici olarak gelmiştir. Dipsiz bir deneyim zinciri, yüzlerce insan, yüzlerce farklı an halkası, bağımsızlık ve mutlak bir özgürlük hali. Bunu parayla satın alamayız. Bu yüzden benim için her zaman yüce bir şey olarak kalacak.

Bazen yorulabiliyorum. Eğer çok ağır bir yükle seyahat ediyorsam ve çok sık araba değiştiriyorsam bu durum fiziki olarak beni yorabiliyor. Eğer yanlış bir davranışta bulunup, bir yere yetişmeye çalışırsam da psikolojik olarak yoruluyorum. Ama bütün yorgunluklar yaşanan güzellikler karşısında, hep küçük bir ayrıntı olarak kalıyor ve yolculuklar her zaman o güzellikler ile hatırlanıyor. 

Aslında otostopla yapılan yolculuklar çeşitli hikâyeler toplamana da katkı sağlıyor değil mi? Yazan birisin sonuçta…

Uzun otostop yolculukları, hiçbir yerden, hiçbir şekilde duyamayacağım hikayeleri önüme getiriyor. İnsanlar bazen sunduğum samimiyete karşılık verip, bazen de bir daha görmeyeceği birine içini dökmek için yaşamlarını çıplak bir biçimde anlatabiliyorlar. Bugüne kadar belki binden fazla arabaya bindikten sonra her insanın oldukça farklı, ilginç ve sonsuz olduğunu anlıyorum. Seni alacak şoför hakkında hiçbir fikrin yok. Bu şoför, bir şirketin yöneticisi de çıkabilir, bir ressam da. Bir fabrika işçisi de çıkabilir, bir öğretmen de. Herkesin farklı yaşamları, farklı sosyokültürel seviyeleri, yaşama baktıkları farklı açılar öylece anlaşılabiliyor ve bu iç içe geçmiş zamanlar bütünü yaşamın en büyük gözlem alanlarından birine dönüşüyor.

Otostopla hiç ara vermeden en uzun yolculuğunu nereden-nereye yaptın ve nasıl geçti yolculuk?

Sanırım en uzunu Norveç’in güney ucundan başlayıp bütün İzlanda’yı dolaştığım rotaydı. Norveç’te havaalanında indikten sonra hemen otobanı buldum ve yirmi günde bütün Norveç’i güneyden batıya, oradan da kuzey ucuna kadar geçtim. Aradaki okyanusu uçakla geçip, İzlanda’daki havaalanından otostopa devam ettim. Bütün adayı bir çember şeklinde dolaştım. Bu otuz günlük zaman diliminde otostopla yaklaşık yedi bin kilometre yol yapmıştım.

Yolculuklarını aslında bir projeye dönüştürdün. On bin insanla tanışıp çay içme gibi bir hedefin var. Projeden bahseder misin biraz?

Mutlulukla bahsederim. Bu projenin hayatımda gerçekleştirdiğim en güzel ve değerli şeylerden biri olduğunu hissediyorum. Ağustos 2015’te İzlanda’da bir kasabada yürürken aklıma gelen bir fikir, beni öylesine heyecanlandırıyor ki gerçekliğe dönüşmeyi fazla geciktirmiyor. Temelde, 198 ülkeden 10.000 insanla tanışıyorum. Projeyi tamamlayacak bir isme ve insanlarla tanışmak için güzel bir bahaneye ihtiyacım vardı. Çayı, evrensel bir samimiyet içerdiği ve doğanın güzelliğini ortaya koyduğu için seçtim. Aslında çay bir metafor, asıl olan insanlarla tanışmak.

Proje başladıktan kısa süre sonra Türkiye’de ve onlarca ülkede duyuldu. 130 ülkeden binlerce insan beni ülkelerine davet etti. Bu muhteşem bir şeydi tabii ki. Bunu her hatırladığımda mutlu oluyorum.

İnsan, gezegen üzerindeki en gizemli ve bilinemez varlık benim için. Deneyimlenmeye tamamiyle değer. Her insan o kadar farklı ve özel ki, farklı hikayeleri, karakterleri, deneyimleri ve bütüncül özgünlükleriyle onlara doğru bir yolculuğu gerekli kılıyor. Aynı zamanda bir gezegende aynı türden canlılarken, aynı yaşam döneminde birbirimizi tanımadan öylece geçip gitmek istemedim. Gezegenin bir hikayesi var, ben de buna başka bir hikayeyle katılıyorum. Yolun ve insanın peşinden gidiyorum.

Peki şu ana kadar kaç kişiyle tanışıp çay içtin?

Proje başladıktan sonra yaklaşık on beş ülkeyi ziyaret ettim ve tahminlerime göre dokuz yüz insanla tanıştım. Ama bu “sayı” durumu fotoğraflarla işliyor. Tanıştığım insanların fotoğraflarını çekiyorum ve bu yolla da insanları “sayabiliyorum”. Hepsi tek tek çok özeldi benim için.

Nasıl gidiyor proje, insanlarla gittiğin yerlerde planladığın etkinlikler vasıtası ile mi tanışıyorsun yoksa direkt yolculuklar sırasında rastgele tanışmalar mı?

Bunun belirli bir yolu ve kısıtlaması yok. Her şeye açık bir hareket hali. Uzak ülkelere gittiğimde beni önceden davet eden insanları bulmaya çalışıyorum veya buluşmalar düzenliyorum. Doğaçlama tanışmaları sürdürüyorum. Sokakta, bir barda veya bir istasyonda tanışabiliyorum insanlarla. Otostop sırasında da çok fazla insanla tanıştım ve buna devam ediyorum.

Türkiye’de şehir buluşmaları düzenliyorum ve buna katılanlarla tanışmayı sürdürüyorum. Benimle Bir Çay İçer Misin Türkiye? ismini verdiğim bir etkinlikle bir ülke turu gerçekleştiriyorum.

Proje konusunda ülkelerden davet alıyor musun?

Yüz otuz, belki de daha fazla ülkeden davet aldım. Dünyanın her yanından. Yeni Zelanda’dan Alaska’ya; Sibirya’dan Arjantin’e, Afrika’nın ücra köşelerine kadar her yerden insanlar beni bütün samimiyetleriyle ülkelerine, yaşadıkları yerlere davet ettiler. Ülkeleri ziyaret ederken de oradaki büyük gazeteler, haber oluşumları benimle röportaj yaptılar; ilgilendiler. Bu hikayeyi çok sevdiler. 

Yolculuklar sırasında başına ilginç olaylar gelmiştir muhakkak, bize anlatmak isteyeceğin bir hikayen var mı?

O kadar çok hikaye var ki anlatabileceğim, üzerine sabaha kadar konuşabiliriz. Ama A TeaWith 10.000 People ile tanıştığım çok güzel bir insanla ilgili beni çok mutlu eden ve bu yaşamda güzel bir şey yaptığımı hissettiğim bir anıyı anlatabilirim. Proje yeni başladığım zamanlarda, internet üzerindeki uluslararası bir gezgin grubunda Nepal’de yaşayan genç bir adam bir metin yayımladı. Kanser hastası olduğunu ama bununla savaştığını, bizlerin yolculuklarını takip ettiğini ve bir gün Avrupa’yı dolaşmayı hayal ettiğini anlattı. Dünya’nın birçok yerinden onlarca insan onu yaşadıkları yere davet etti ve güzel dileklerde bulundu. Ben de bu sırada İstanbul’daydım ve onu İstanbul’a davet ettim, 10.000 insanla tanıştığımı ve bu insanların içinde olmasından büyük bir mutluluk duyacağımı anlattım. Bir şekilde iletişimde kaldık. Sonra bir mucize oldu, bu gezginlerden biri ona bir uçak bileti alarak yolladı ve bütün masraflarını karşılayarak onu Avrupa’ya getirdi. Ben de Doğu Avrupa’dan batıya doğru ilerliyordum, Hollanda’da karşılaştık. Biraz vakit geçirince gerçekten kardeşim gibi hissettim. Benimle çay içmek için Nepal’den çay getirdiğini söyledi. Ocak ayında vücutlarımız soğuktan titrerken, Amsterdam kanallarında onun getirdiği çayı bir termostan içtik ve o anı sonsuza yolladık. Kardeşim Sanjay Nepal’e döndükten sonra Kanserli Gezginler adında bir organizasyon başlattı. Bu organizasyonla birlikte kanser hastası insanların seyahat etmelerini amaçladığını anlattı bizlere. Destek gördü. Bu organizasyonun ana açıklama metnini okurken hayatımdaki en güzel ve değerli anılarından birini yaşadığımı hissettim. Orada şöyle yazıyordu:

“Ben bu organizasyonun ilhamını, Amsterdam’da tanıştığım ve dünyayı dolaşarak 10.000 insanla tanışan bir gezginden aldım.”

Bunu okuduğumda tamamlanmış hissettim. Hayatta güzel bir şeye dokunabildiğimi ve yaptığım şeylerin bir işe yaradığını hissettim. Bunu asla unutamam. Yaşamın içinde insan çok değerli. Bazen kendi hikayemizi anlatmak yerine, katıldığımız hikayeleri anlatmak daha sıcak ve aydınlık oluyor.

Şu ana kadar gitmediğin ama özellikle gitmeyi çok istediğin ülkeler var mı, varsa neden? 

Afrika’nın içlerine gitmek istiyorum. Gerçek hayatı ve vahşiliği, ilkelliği deneyimlemek için. Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya gitmek istiyorum. Moğolistan, Peru ve Alaska’daki uçsuz bucaksız düzlüklerde yürümek istiyorum. Hepsinde egzotik bir şey var. Farklı ve kendilerine haslar. Başlı başına içerdikleri her şeyle güzeller ve deneyimlenmeye değerler.

Yola çıkarken bir plan yapıyor musun yoksa her şey yola çıktıktan sonra mı şekilleniyor?

Başımın içinde uçuşan fikirler oluyor. Yolda üzerinden geçeceğim ülkeleri az çok biliyorum bazen de kabataslak bir rotam oluyor. Ama asla yoğun, karmaşık ve çok belirgin planlar yapamıyorum. Üzerine fazla düşünmeyi sevmiyorum. Fazla düşündüğüm zaman, sihir ortadan kalkıyor. Kendimi öylece bırakıyorum, bir yerden sonra yol kendini gösteriyor. Açıklıklar ortaya çıkıyor. Böylesi çok daha özgür ve doğaçlama harekete açık.

Yolculuk ve tıp eğitimi dışında  edebiyatla da yakından ilgilisin. Bir şiir kitabın yayımlandı. Yakında yayımlanacak başka bir kitabın var mı?

Bundan dört yıl önce Üzüm Dalları, Güneş ve Güz isimli şiir kitabım basıldı. Benim için biraz eskimiş olsa da o zamanlar için yazılmış, sevimli bir kitaptı. Bir yıl önce biten bir şiir dosyası var elimde. Yayınevi görüşmeleri sürüyor. 2017’de basılmasını umuyorum. İsmi Nehir Yolcusu olacak. Yolda, otobanların üzerinde, farklı ülkelerin dağlarında yazılmış şiirlerden oluşuyor. Bu kitap için heyecanlıyım.

Yol hikayelerini anlattığın bir bloğun da var. Bunlardan bir kitap oluşturmayı planlıyor musun?

Hikayeleri anlattığım ve her şeyi bir araya topladığım bir internet sitesi var. Ayrıca projede tanıştığım insanların hikayelerini ve fotoğraflarını bir araya getirdiğim bir facebook bloğu var. Bugünlerde bir yol romanı yazmaya çalışıyorum. Tamamen gerçekliğe dayalı, yolculuklardan oluşan bir roman. Bunların dışında bir gün on bin insanla tanışmayı bitirebilirsem, üzerine iyice çalışarak bunun bir kitabını yazmak istiyorum. Belki bir filmini de çekerim.

Bir başka coğrafya için yola koyulmadan evvel okurlarımıza son olarak ne söylemek istersin?

Yaşam, her zaman üzerine söylenenlerden, anlatılanlardan; deneyimlerden ve görünenden daha derindir. Ve her yaşam kendi başına bir hikayedir. Eğer isterseniz, yol size keşfetmediklerinizi ve derindekileri gösterebilir. Güzel bir hikayeniz olsun, coşku ve aşkla kalın. 

0
5623
2
Fotoğraf: Doğuş Kökarttı
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle